Düşlerimiz yaşantımıza karışıyor
10/10
·82 syf.··
Beğendi
·
2025 119. kitabı
Egalité Her biri düşsel öyküler içeren bu kitapta, genç-yaşlı, geleneksel-modern, iyimser-kötümser, geriye bakan-ileriye hevesli çeşitli insanların kendileri ve birbirleri hakkındaki çeşitli düşünce ve hayallerini okuyoruz. Her bir öykü ayrıntılarıyla ele alınmayı hak ediyor. Kendi gözümden algıladığım şekilde bunların özetini yapmaya çalışacağım: Kuskus adlı öyküde, "Dünyaya sağır, acımasız", yemek yapmakta ısrar eden ve bunun arkasındaki "[a]macı, asalakları çevresine toplamak, övülmek" olan, aslında "hiçbir şeyi - kendi babasını bile - sev"meyen anneannenin bir komşusuyla ve kendi torunuyla konuşurken kurduğu, görüntüyü kurtarmaya dönük düşler. Filizkıran Fırtınası'nda, denizle içli dışlı yaşayanlara "mavi-uçlular" diyor. Mavi-uçta zaman kesintisizdir, hiçbir reng, hiçbir ses gerçek perdesini bulamaz. Denizle "öte-kent" dediği deniz kenarında "yırtılan gökleri onaran, kovalarında bulut taşıyan" ozanlar, öykücüler, denizciler, balıkçılar, ressamlar, alkolikler, oyuncular vardır. Kent merkezi yerine "sarı-kent" dediği yerden kaçan, "gelirken de yanlarında birkaç solukluk dirim getiren bir düşçüler kalabalığı..." Yağcılar, sütçüler, zahireciler, fırıncılar ve midyeciler, bir de dönemeçler, aralıklar, geçitler de düşünüldüğünde, öte-kent eski Beyoğlu olarak karşımıza çıkar. Bu iki ayrıksı topluluğun önemli bir ilişkisi vardır: Mavi-uç yerlileri çağın gerisinde kalmış kumaş ve deri temizleme eczaları gibi işlerle meşgulken, düşçüler de onları gözlemler. Kaptanın gelmesiyle olumlu bir hava oluşut ve düşgücü artar. Ne yazık ki, mavilikleri de öte-kentten olanları da filizkıran fırtınası (tutuklanmaları) sarsar, tek çareleri gözlerini maviliğe dikmek, denizi içlerine çekmektir. Metal Yorgunlu öyküsünde, emekli hesap uzmanı Ferdi Bey, düşleri sınıflandıran DÜŞSA Anonim Şirketi tarafından ülkemize gönderilmiş Lin Bey adında birine, çocukluğunda İstanbul'da evlerinin yakınlarında çıkan yangını söndürmeye yardım için kendi ana-babası bile koşarken evde bu olaydan uzak tutulduğunu, iki büyük savaşın etkisinin de bir şekilde uzağında ama devletine sadık kaldığını, giderek yaşamlarına katlanamaz hale gelen karısıyla çıktıkları - Ferdi Bey'in işiyle ilgili - turnede karısının, gittikleri kasabada rastladıkları bir toprak ağasına vardığını, ama sonra intihar ettiğini anlatır. Bunlar onun için yarıda kalan düşler gibidir. Artık pişmanlık içinde, işyerinde bile yalıtılmış durumda, canı hiçbir şey yapmak istemiyor. Kısacası kendisini çok yorgun hissediyor. Bizim Bahçe'de, anneleri ölen bir kız bir erkek çocuğun, daha anneleri yaşarken okutulsunlar diye emanet edildikleri Mehlika Öğretmen'in ilk başta annelerini önyargıyla, içten içe yargılayıp (geçmişe bağlılık) sonraları - belli ki pişman olmuş - çocukları yeni düşüncesi doğrultusunda ("geçmişle kültür bağını yitirmesinler"!) yetiştirmesi, ama bir gün bu çocukların tutuklanıp götürüldüğünü görüp çaresizlik içinde kalması anlatılıyor. Oyun'da, oyun şeklinde anlatılan bu öyküde, otuz beş yaşındaki boşanmış çocuksuz bir ressam kadınla, beş yaşındaki bir boyacı kızıyla evcilik oyununu ve böylece ortaya dökülen bireysellik-gelenekçilik zıtlığından oluşuyor. Bu esnada, kız çocuğunun ve ressam kadının düşleri sergileniyor. Bayırdaki Ilgın'da, epey renkli bir öyküyle karşılaşıyoruz. 1977 yazında, bir kızla yeni tanışan bir erkek, kızın yeni fotoğraf makinesiyle, yarım kalmış bir kaçak villanın fotoğraflarını çeker. Muhtar aynı zamanda emlakçıdır. Bir de, muhtarın yanında, gayrı-resmi olarak iş ayarlayan biri vardır. Kızla erkek, muhtara soracaklarını sorunca muhtar aracılık yapanın yanında cevap vermez, edindiği bilgileri kendine saklar. Böylece, dönemin insanlarının bencilliklerini, fırsatçılığını görmüş oluyoruz. Sonra, bu kaçak yapının 1960'ta yapıldığını öğreniyoruz. Anlatıcının bir arkadaşının nişanlısı olan bir genç, bu villanın yasa-dışı işler çevirmek, eğlenceler düzenlemek için yapılmış olabileceğini söylüyor. Bir emekli yargıç da, bunun kaçak olduğunu ve ne amaçla yapıldığını bildiklerini söylüyor. Anlatıcının kendisiyse, en doğru bilginin bu villanın müteahhitinin kendisinde olduğunu söylüyor: "İleri görüşlülük"; 1950'ler, kentlerin kırlık alanlara doğru genişlemeye başladığı yıllardır (Kilyos, Topağacı gibi). Önceki dönemin kodamanları da Kalender gibi yerlerdedir. Öte yandan, köylerden kentlere vasıfsız işçi göçü vardır. Müteahhitin ikinci özelliği, geleceği görmesidir; haklarıda açılan davaları kolayca savuşturmuştur. En sonunda, köyden kente göçün eseri olan gecekondulaşma sürecinden söz edilir. Zula adlı, şiir şeklinde yazılmış bu kısa öyküde, emekli bir Üsküdarlı, gençliğindeki yaşamı yâd ediyor. Özellikle, geçmişindeki midye hazırlanışı üzerinden, eski günlere özlemini dile getiriyor. Rus Ruleti'nde, otobüs yolcuları, mola yerinde kendi aralarında duygusal bir şekilde kohuşuyor veya kendi kendilerine düş kuruyor. İlk genç yolcu, çağdaş bir yaşamdan yana, içinden eskide kaldığını düşündüğü diğer yolcuları eleştiriyor, hatta küçümsüyor, daha da ileri giderek bütün kadınların fırsat çıkınca aşifte olacağını iddia ediyor. Sonra, yaz sonunda bir balık lokantasındaki gençler aralarında konuşurken, kendi çağdaş yaşam görüşünü paylaşan onlardan birinin arkadaşı olduğunu öğrendiğimiz ilk baştaki genç, bir gezinti gemisindeki orta yaş Almanlar arasında yer alan Helga adlı kadınla yaşadığı bir gecelik birlikteliğini, katlanmakta güçlük çektiği otobüs yolculuğunu sona erdirmeyi, onu Roma'ya gelirse bekleyeceğini söylemiş olan bu kadının yanına gitmeyi düşünür. Daha sonra, otobüsün beklediği garajdaki çayevinde sohbet eden, bir pavyonda çalışan yirmi yaşındaki Türkân'la hayat arkadaşı zenne Mona Lisa, aynı otobüs yolcusu olan Mona Lisa'nın Eskişehir'e temelli gidecek olmasını ve onu asıl kendisinin ilgilendiği çocuğuyla başbaşa bırakacak olmasını tartışırlar. Ardından, yaz tatillerini biririp dönen bir karı-kocadan Ferhunde Hanım'ın gençleri küçümsediğine şahit oluruz. Yine sahneye giren Ferhunde Hanım bu defa kendi kızı da dahil gençler lehine kendilerini eleştirir. En sonunda, koruyacak olduğu, amcasının bir tanıdığının, bir koruma polisinin oğlunu karşılamak için bekleyen bir jandarmanın, bu çocuğun bir villada hem koruma görevini hem de bahçıvanlığını yapacak olmasını düşünür. Kuşluk Rakısı'nda, turizme açık bir ada köyünde, yaz sonunda, Alman eşi olan Osman adlı Girit kökenli bir köylüyle onun iki genç çocuğunun yardımıyla işlettiği pansiyon lokantasında sabah onda rakı içen bir yazar, oradan ayrılmak üzere olan müşterisi ana-kızla sohbet ederler. Yazar, sonbaharla gelecek olan günlerden ümitlidir.
Edebiyat
Yaz Düşleri Düş KışlarıTomris Uyar · Yapı Kredi Yayınları · 2019757 okunma
·
238 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.