·96 syf.··Beğendi
···Okunma: 01 Kasım 2025 12:11 Ayrılık üçlemesi mi? Daha adından belliydi bana ne yapacağı ya, bu kadar güzel mahvolacağımı bilmiyordum.
Parçalı bir metin bu, babanın parçalanan belleğini, kızın parçalanan duygularıyla yankıladığı için. Parçalı bir metin çünkü kırılmışlığın, dağılmışlığın doğru biçimi bu. Çünkü kaybın ağırlığını kelimeleri birkaç parçaya bölmeden anlatmak mümkün değil.
Babadan bahsediyor, sonra Berlin’in kireçli suyundan, sonra bilmem kimin çok içtiğinden…Bu daldan dala atlama biçimi, hem biçimsel hem duygusal bir strateji gibi: anlatıcının zihninin içinde dolaşıyoruz ve o zihin, bir yandan babasının kaybolan belleğini takip etmeye çalışırken, bir yandan da kendi geçmişinin, çocukluğunun, suçluluklarının parçalarıyla uğraşıyor.
‘Çıplak babalar’ aslında çoğul bir imge gibi, sadece bir Alzheimer hastasının çıplaklığı değil; otoritenin, babalığın, koruyuculuğun üzerindeki o kültürel zırhın soyulması.
Kim ister ki babasını çırılçıplak görmeyi? Elma ağacının yanında durup el sallayan, onu omuzlarına alıp gökyüzünde döndüren babayı daha yaşarken öldürüp yerine kapının yerini bulamayan kırılgan babayı koyan haksız zamanla kim dövüşebilir ki?
Kendi kızının babasının kucağında attığı kahkahaya bakıyor kitabın sonunda. Sessiz bir devir teslim töreni yani. Kitap boyunca yaptığı gibi, duyguyu çıplak hâliyle masanın üzerine -karanfillerin yanına, pencerenin önüne- koyup çekiliyor. Gerisini biz tamamlıyoruz: kendi babamızın sesiyle, kendi çocukluğumuzun yankısıyla.
…
“Hadi babacığım, sana sarılayım…Şimdi kucağına oturup kafamı omzuna koyayım çünkü tam oraya göre….
Salonda masanın üzerinde duran vazodaki karanfiller (hep o karanfiller!) bir daha asla şimdiki gibi kokmayacak ve eğer evdeki bir pencere çarparsa demek ki bir daha hiçbiri onun gibi çarpmayacak. Hele bir büyüyeyim o zaman ayağa kalkıp pencereyi kapatabilirsin babacığım. Ama şimdi yeter, artık yetsin.”