Stefan Zweig, Clarissa’nın hikayesinde sadece bir aşkı değil, bir insanın içsel uyanışını anlatır. Akıl ve kalp arasında sıkışmış bir kadının, savaşın karanlığında bile duygularıyla yüzleşmesini. Clarissa, sessiz bir trajedinin kahramanıdır: kimseye haykıramadığı ama içinde yankılanan bir sevdanın.
Clarissa Schuhmeister, düzenli, disiplinli ve duygularını hep içinde tutmaya alışmış genç bir Avusturyalı kızdır. Babası asker, annesi erken yaşta ölmüştür; bu yüzden Clarissa, duygulardan çok kuralların içinde büyür. Kalbini susturmayı, düşünmeden itaat etmeyi öğrenmiştir.
Ancak hayat, en katı ruhları bile yumuşatacak bir karşılaşmayı gizlice hazırlar. Clarissa, İsviçre’deki bir sağlık merkezinde Leonard adında bir Fransız öğrenciyle tanışır. O, Clarissa’nın içine gömdüğü duyguları yavaşça yüzeye çıkarır; konuşmaları, bakışları, sessiz yürüyüşleri Clarissa’nın kalbinde ilk defa gerçek bir yankı uyandırır.
Fakat mutlulukları kısa sürer. Avrupa’da savaş bulutları toplanmaktadır. I. Dünya Savaşı patlayınca, Clarissa’nın dünyası ikiye bölünür: bir yanda kalbini teslim ettiği Leonard, diğer yanda asker babasının temsil ettiği görev ve vatan duygusu. Sevgiyle sadakat arasında sıkışır.
Leonard cepheye gider, Clarissa ise yalnız kalır. Savaşın acımasızlığı içinde sevdiğini kaybettiğini anladığında, içinde bir şey sessizce kırılır. Hayat artık onun için bir bekleyiştir ne barış, ne ölüm, sadece sessiz bir devam ediş.