Abum Rabum, okuru bir bilmeceyi çözmeye çağırır gibi başlar. Yüzyıllar öncesinden kalan esrarengiz bir el yazması kaybolmuştur. Bu yazmanın adının “ Abum Rabum” olması bile başlı başına bir gizemdir. İçinde ne olduğu tam bilinmese de eserin, kadim bilgelik taşıdığı ve okuyanın zihnini değiştirecek bir güce sahip olduğu söylenir.
Romanın kahramanı, bu kayıp metni bulma görevini üstlenir. Ancak bu görev, sadece bir kitap arayışı değildir; insanın kendi iç dünyasının karanlık köşelerine doğru bir yürüyüşe dönüşür.
Araştırma ilerledikçe kahraman, tarih sahnelerinde dolaşır: Mezopotamya’nın ilk yazıcıları, eski uygarlıkların sır saklayan rahipleri, satırlara şifre gizleyen bilginler… Hepsi “ Abum Rabum”un ardında iz bırakmıştır.
İskender Pala , kahramanı bu izlerin peşinde dolaştırırken ona bir yol arkadaşı verir: aşk. Romanda aşk, sadece bir duygu değil; insanın bakışını genişleten, hakikati fark ettiren bir pusuladır. Kahraman her adımda hem metne hem aşka biraz daha yaklaşır.
Yolculuk boyunca karşısına çıkan kişiler bilgeler, tarihçiler, sır bekçileri ona sürekli aynı şeyi hatırlatır:
“Hakikat dışarıda değil, içindedir.”
Kahraman bunu tam olarak, metnin aslında “insanı kendine gösteren bir ayna” olduğunu anladığında fark eder.
Abum Rabum’un sırrı çözülür:
Metin, insanın kalbini ve aklını aynı çizgide buluşturan bilgeliği taşıyan bir rehberdir. Kaybolan sadece bir yazma değil, insanlığın unuttuğu bir iç sesin simgesidir.
Hikâye sonunda kahraman, aradığı metni bulup bulmadığından çok daha önemli bir noktada durur:
Kendi içindeki boşluk kapanmış, yolculuk onu tamamlamıştır.
Böylece roman, “bir kitabı ararken kendini bulmak” duygusuyla son bulur.
Tarih, mana, aşk ve bilgelik; hepsi aynı potada erir.
Keyifli okumalar dilerim..