Puan vermedi·104 syf.····Okunma: 24 Kasım 2025 20:36 10 – Machado de Assis – Asabiyeci
İnsan ruhunu sınıflandırma arzusu, en sarsıcı biçimlerini çoğu zaman bilimin değil, bilimsiliğin gölgesinde üretir. Asabiyeci, tam da bu gölgede büyüyen bir hikâye. Machado de Assis, akıl ile iktidar, teşhis ile tahakküm, “iyileştirme” ile “uslandırma” arasındaki tehlikeli sınırı öyle incelikle kuruyor ki, roman bittiğinde insan en çok kendisine dönüp soruyor: Bizi hasta yapan şey gerçekten kendimiz mi, yoksa bizi tanımlamak için sıraya giren bakış mı?
Romanda Dr. Simão Bacamarte adlı bir “ruh hekimi”, kasaba halkını akıl hastalığının yeni ölçütleriyle değerlendirmeye başlar. İlk bakışta bilimsel gibi görünen bu girişim, çok geçmeden bir obsesyona dönüşür. Bacamarte’nın temel hatası, aklı sabitlemeye çalışmasıdır; insan davranışını yorumlamaya değil, hükmetmeye yönelmesidir. Otoritenin kendisini “aklın bekçisi” ilan ettiği her tarihsel dönemde olduğu gibi, burada da kontrol arzusunun kendisi patolojiye dönüşür.
Assis’in mizahi ve ironik tonu, romanın temasını daha da keskinleştiriyor: Aklı tanımlama iddiası, çoğu zaman aklın en büyük kaybı olur. Çünkü sınıflandırmak, bir noktadan sonra anlamaktan çok, ayırmaya; iyileştirmekten çok, itaat ettirmeye yarar. Bacamarte, insanları önce kategorilere ayırır, ardından bu kategorizasyonun esiri olur. Elinde tuttuğu “akılsal düzen” projesi büyüdükçe, kasaba küçülür, kişi küçülür, ruh küçülür.
Bu metni okurken, insan ister istemez kendi çağının teşhis kültürünü düşünüyor. Sosyal medyada hızla yayılan psikoloji jargonları, herkesin herkese tanı koyduğu ilişkiler, bir davranışın hemen bir bozukluk olarak etiketlendiği gündelik telaş… Asabiyeci, tam da bu yüzden güncel: Çünkü bir davranışı küçük bir kutuya yerleştirme isteği, insanı anlamaktan çok, ondan kaçmanın kolay yoludur. Bacamarte’nın tutkusu bize uzak değil; her şeyi bir çırpıda açıklama, bir terime indirgeme, bir şemaya yığma iştahı hâlâ bizimle.
Assis’in ironisi yalnızca güldürmez; insanı kendisine doğru eğen bir aynaya dönüşür. Roman ilerledikçe, akıl ile delilik arasındaki çizginin ne kadar geçirgen olduğunu fark ediyoruz. Bacamarte’nın nihai vardığı nokta—aklın zirvesinin aslında kendi iç sıkışıklığı olabileceği—romanın en güçlü darbesi. Çünkü kişi, dünyayı düzenlemeye çalışırken çoğu zaman kendi içindeki karmaşayı bastırmaktadır. “Normal” olanı yaratma arzusu daima bir güç gösterisi, bir hakimiyet kurma çabasıdır. Ve bu çaba büyüdükçe, insan ruhunun derinliklerine yaklaşmak yerine ondan uzaklaşırız.
Romandaki en etkileyici unsurlardan biri, “tedavi” adı altında yapılanların, aslında toplumsal normların sessiz zorbalığını açığa çıkarmasıdır. Bacamarte’nın sakinleri tek tek tecrit etmesi, onların iyileştirilmesi için değil—toplumun kendi huzursuzluğunu savuşturmak içindir. Bu yönüyle Asabiyeci, normalliğin politik boyutunu gösteren erken bir alegori. Assis, insanların beğenmediği davranışları “tedavi” görüntüsü altında ortadan kaldırmaya ne kadar meyilli olduğunu ustalıkla gösteriyor.
Bu, bugünün dünyasıyla fazlasıyla yakışıyor: Farklı olanın “problemli”, yavaş olanın “verimsiz”, acı çekenin “düzeltilebilir” olarak görülmesi… Her şeyin hızla tanıya, reçeteye veya çözüme dönüşmesi… İnsan ruhunun karmaşasının giderek daha az tahammül edilebilir bulunması… Bu anlamda Asabiyeci, yalnızca edebi bir metin değil; insanı, toplumu ve bilimin kendini konumlandırışını sorgulayan bir düşünce alanı.
Assis’in dili sade fakat keskin; sanki bir cerrah neşteriyle yalnızca olay örgüsünü değil, insanın kendini kandırma biçimlerini de açıyor. Bacamarte’nın kendine olan güveni, bilimin nötr olmadığı gerçeğini yeniden hatırlatıyor: Bilim, onu kimin tuttuğuna bağlı olarak yön değiştirir; insanı anlamanın yolu ise tek bir kesinliğe asla sığmaz. Romanın çizdiği portre, bilginin her zaman bilgelikle sonuçlanmadığını; hatta bazen bilginin kibirle karıştığında en tehlikeli ideolojilerden biri haline geldiğini vurguluyor.
Okur olarak bu hikâyenin içinde ilerlerken “sağlam” sandığımız yerlerin bir anda sarsılmasına izin veriyoruz. Çünkü Asabiyeci bize şunu düşündürüyor: Birini anlamanın en zor yolu onu açıklamaya çalışmaktır. Açıklamaya yöneldikçe insanı kaybederiz. Kavramlar çoğaldıkça yüzler silikleşir. Tanılar çoğaldıkça deneyimler daralır. Bacamarte’nın yaptığı tam olarak bu: İnsanı bir ölçüm sistemine yerleştirmeye çalışırken onun ruhunu, benzersizliğini ve karmaşıklığını yok ediyor.
Assis’in romanı, nihayetinde şu soruyu zihinlere bırakıyor:
Aklı kaybetmek mi daha büyük bir tehlikedir, yoksa aklı tek bir kişinin eline teslim etmek mi?
Bu sorunun cevabı romanda dramatik bir şekilde açığa çıkıyor; ama aslında her okurun iç dünyasında yeniden yazılıyor. Asabiyeci, dışarıdan bakanın iktidarını, içerden bakanın kırılganlığını, insan ruhunun tanımlanamaz bölgelerini görünür kılıyor.
Özellikle iç dünyasına dönmeyi seven bir okurun dikkatini en çok çeken şey ise şu: Bacamarte’nın düzen takıntısı, insanın iç karmaşasına karşı hissettiği tahammülsüzlüğün bir yansımasıdır. Kaosla barışamayan zihnin en kolay çözümü, onu başkalarına yamamaktır. Oysa insanın kendi iç düzensizliğini kabullenmesi, öznel varoluşun en temel başlangıcıdır.
Assis’in bu kısa ama yoğun metni, okura şunu anımsatır: Aklın kendisi bile sabit değildir. İnsan ruhu, tanımların çerçevesine sığmayacak kadar geniştir. Ve belki de en iyisi, bu genişliğe olduğu gibi bakabilmektir. Çünkü insanı güzelleştiren şey, düzeni değil; karmaşasıyla var oluşudur.
–Çağrı ÖZPOLAT, Bibliyosmia, 24.11.2025