Evet, bu kitapla birlikte Peri Halkı serisinin sonuna gelmiş bulunmaktayız. Serinin birkaç tane novellası daha var ve hatta içlerinden biri hikâyenin kaldığı yerden devam ediyormuş ama teknik olarak yine de asıl seriyi bitirdik.
Hiçliğin Kraliçesi güzel bir final kitabıydı bence; gerek aksiyonu, gerek entrikası, gerekse romantizmi açısından dolu doluydu ve ben kendisini tatmin edici buldum. Zaten bütününe baktığımda da bu seriyi çok sevdiğimi söyleyebilirim ama üç kitap içinden favorim buydu.
Şimdi içinde periler vs. var deyince eminim bilmeyen insanların aklına böyle cicili bicili şeyler geliyordur ama alakası yok. Bu arkadaşlar peri peri olmasına da çevirdikleri dolaplar, dalavereler, entrikalar, taht kavgaları ve yarattıkları vahşet derken insanlardan beterler. Bizi aratmıyorlar desem yeridir. Hikâyede Jude ve Taryn gibi tek tük insanlar da var elbette ama bir noktadan sonra hangisinin fani, hangisinin peri olduğunu söylemek giderek zorlaşıyor. Çünkü iki türün arasındaki çizgi de zamanla bulanıklaşıyor.
(Bu arada mini spoiler: Taryn sen ne ettin be gülüm? Biz seni arada ihanet etsen de hanım gibi bir kız bilirdik, bakmadığımız anda hemen kocanı katletmişsin. Elfhame seni de bozmuş ne diyeyim. Ama fena da olmadı; hani en azından bu kitapta Locke gibi bir gereksizin varlığına tahammül etmemize gerek kalmamış oldu böylece.)
En son neler olmuştu bir hatırlayalım — mecbur yani, malum önceki kitapta ne yaşandığı unutulursa bir sonrakine devam edemiyor insan. Ufak bir hafıza tazeleme anı yaşayacağız birlikte.
Jude, Peri Kraliçesi olduktan sonra dakikasında kral tarafından fani dünyaya sürgüne yollandı ve eminim ki herkes de burada Jude gibi Cardan’a kıl olmuştur. Heather en son Elfhame’e yaptıkları ufak düğün gezisi yüzünden Vivi ile araları bozulmuş, hatta ayrılmanın eşiğine gelmişlerdi; o yüzden de artık beraber yaşamıyorlardı. Jude ise ondan boşalan yere yerleşti gibi oldu biraz. Oak her zamanki gibi okula gidip geliyor ama ileride Elfhame’in kralı falan olmak istemiyor. Jude ise aslında ablasının sihriyle kolayca paraya ulaşabilecekken “ille de kendim kazanacağım” diyerek insanlar arasında yaşayan perilerin işlerini görmeye başlıyor. Ama alengirli işler elbette ve hem onların âdetlerini bilip hem de efsunlarından etkilenmeyecek tek kişi olarak Jude’u geceleri epey zorlu görevler bekliyor.
Hatta bunlardan birinde, tıpkı babası gibi bir general olan (eski) kırmızılı bereli bir periyle bile kapışmak durumunda kalıyor. Ama Grima Mog bayağı sağlam bir teyze, onu söyleyeyim; ileride de bayağı bir faydalı olacak. Size o ve Jude arasında geçecek olan bir diyaloğu spoiler niyetine çıtlatabilirim:
“Ben seni öldürmeye çalıştım,” diye hatırlattı.
“Hayatımdaki bütün önemli ilişkiler böyle başladı zaten.”
Öyle işte yani. Sonra Jude, Grima Mog’u içeren görevinin dönüşünde evde hain ikizi ile karşılaşıyor ve ne dese beğenirsiniz? Yardım istiyormuş! Yüzsüz! Karnındaki bebek yumuşattı gene Jude’u, yoksa naneyi yemiştin Taryn. Jude bundan sonra kısa bir süreliğine kardeşinin yerine geçerek Elfhame’e gitmesi gerekiyor ama şu an sürgünde, yani yasağı çiğniyor ve eğer biri bunu fark ederse El-Fâtiha. Ondan sonra da olaylar olaylar.
Bu konuda bir şey söyleyeceğim: Bizim bu ikizler küçüklüklerinden beri ara ara birbirlerinin yerine geçerlermiş, yani antrenmanlılar. Ama buna rağmen Jude’u yıllarca büyüten Madoc ve Orianna, bizimkinin Taryn olmadığını bayağı uzun bir mühlet anlamazken Cardan’ın durumu anında çakması bayağı şaşırtıcıydı. Aşkın gücü… ama ben sevdim Cardan’ın bu farkındalığını.
İlk iki kitapta olduğu gibi yine ve yeniden tahtı gasp etmek isteyenler türüyor oradan buradan; başı da bizim Madoc çekiyor zaten. Arkadaş, tacın mı var derdin var be; iki dakika rahat durmuyorlar. Sürekli birbirlerinin kuyusunu kazma, arkadan iş çevirme, ihanet, entrika vs… Bu seferki tehdit de kuzeyden, Dişler Hanedanı’ndan geliyor.
Dediğim gibi, Hiçliğin Kraliçesi ’nde çok fazla olay ve aksiyon yaşanıyor; yaklaşan yeni savaşın yanında Jude bir ara bu kuzeye bile gidiyor. Sonra zıkkım bir kehanet var Cardan’ı içeren; o da şu şekilde:
Tacın yıkımı ve tahtın mahvolması onun elinden olacak… Yalnızca onun kanı dökülünce yüce bir hükümdar yükselecek.
Size spoiler: Hepsi harfiyen yaşanacak. Yani neymiş? Kehanet gerçekleştirme Cardan’dan sorulurmuş. Yalnız bizim bu küçük prens iyice adam oldu ve çok iyi bir kral olma yolunda ilerliyor; yani halkına kime itaat edeceklerine dair söz hakkı bile tanıdı ki daha n’apsın? Normalde Kan Tacı yüzünden mutlak bir hâkimiyet söz konusuydu, kimse de gıkını çıkaramıyordu bu konu hakkında. Zaten belki de bu yüzden bu taç pek tatlı geliyordu herkese ya.
Neyse, son olarak diyeceğim şey de Holly Black ’in serinin son kitabında şu yaklaşımı bir hayli benimsemiş olduğudur: Asla bir sonraki hamleni belli etme (╹▽╹). Yani öyle şeyler oldu ki bazıları bana bile şok etkisi yarattı ama her şey bittiğinde mutlu bir son bizleri bekliyor; yani çok da endişe etmenize gerek yok gençler.
Hiçliğin Kraliçesi bence diğer iki kitabından çok çok daha iyiydi ve finali de olabilecek en iyi şekilde yazılmıştı. Allah affetsin, Madoc’un sonuna pek bir güldüm. Happy happy happy. O zaman benden bu kadar; Peri Halkı serisinin novellalarında görüşmek üzere, hoşça kalın.