Ahmet Ümit’in Beyoğlu Rapsodisi’ni bitirdiğimde içimde hem bir ağırlık hem de tarifsiz bir tat kaldı. Kitabı okurken sanki Beyoğlu’nun ara sokaklarında ben dolaştım, meyhanelerin buğulu camlarına ben baktım, insanın içini kemiren pişmanlıklara da ben dokundum.
Üç eski arkadaşın Selim, Kenan ve Nihat’ın bir gece boyunca Beyoğlu’nda gezinirken birbirlerinden ve kendilerinden kaçamamalarını okumak, bana kendi hayatıma dönüp bakma isteği bile verdi.
Aslında hikâye çok basit gibi başlıyor: üç dost, bir doğum günü, Beyoğlu’nun renkli ve karanlık yüzü. Ama ilerledikçe fark ettim ki asıl mesele sokaklar, ışıklar ya da içilen içkiler değil; insanın kendi içindeki o kırık yerler, eskiden görmezden geldiği hatalar, söyleyemediği sözler. Ahmet Ümit, karakterlerin ruhunu o kadar gerçek çizmiş ki, bir an durup “Ben olsam ne yapardım?” diye düşünmeden edemedim.
Kitabı beğenip beğenmediğime gelince…
Beğendim. Ama bu beğeni böyle sadece “güzeldi” deyip geçilecek türden değil. Biraz sarsıcı bir beğeni. Çünkü her karakterde kendimden bir parça buldum. Nihat’ın bastırdığı öfkesinde, Selim’in bitmeyen arayışında, Kenan’ın yüzeyde sakin ama içten içe çökmüş hâlinde… Üçünün de iç çatışmalarını okurken bazen sıkıldım, bazen kızdım, bazen de hüzünlendim. Fakat bu duygu yoğunluğu kitabı güçlü yapan şeydi zaten.
Beyoğlu’nun atmosferi ise başlı başına bir karakter gibiydi. O kalabalık, o renkli ama bir o kadar karanlık hava, yaşanan olaylara fon değil adeta yön veriyordu. Sokaklarda dolaşırken onların değil, benim anılarım canlandı sanki. Bu yüzden kitap bana sadece bir polisiye ya da dostluk hikâyesi gibi değil; biraz hesaplaşma, biraz iç konuşma, biraz da “hayat böyle işte” dedirten bir yüzleşme gibi geldi.
Sonlarına doğru yaşanan kırılma anı ise beni gerçekten sarstı. İnsanların bazen dostlukları bile nasıl yanlış yönlere sürükleyebileceğini görmek, kitap kapandıktan sonra bile kafamın içinde dönüp durdu. Bitirdiğimde “Keşke biraz daha devam etseydi” demedim, aksine “Tam yerinde bitti” dedim. Çünkü bazı hikâyeler yarım kalmışlık hissiyle daha güçlü.
Keyifli okumalar dilerim..
Ahmet Ümit’in seneler önce okuduğum ilk kitabıydı. Sanki kendimde geziyordum o sokaklarda. Beyoğlu Rapsodisi ile başlamıştı bendeki Ahmet Ümit okuma sevgisi…
Kitabın gerçekten o sokakları geziyormuş gibi bir hissiyat oluşturuyor. Ayrıca Beyoğlu’nun tarihi geçmişi adının nereden geldiğinden bahsediyor, bir polisiye romandan çok daha fazlasını içeriyor..