Deneme yazarı, şair, felsefeci,düşünür Oruç Aruoba nın yaşam ve ölüm konulu konferansı..
Şiirsel bir ölüm övgüsü ve alegorik bir yaşam yergisi.. Ölümün yaşama kattığı anlam ve oluşturduğu bütünsel düzlem üzerine duruyor. Ölüm ve yaşam arasındaki tezat dolu ilişkiden beslenen bir manifesto sunuyor.
Ölümün anlamını ve biz insanlar tarafından genel kabul görülen imajını minimize ederek yorumluyor ve bunu yaparken de yaşamın ölüme duyduğu mecburiyet ve ihtiyacı yakıt olarak kullanıyor.
Belirli bir mantıksal örüntüsü yok, random şekilde yaşam ve ölüm aforizmaları oluşturuyor konuyu. Belki de doğaçlama bir şekilde çoğunlukla aforizmalar üzerinden ilerleyen paragraflardan oluşan bir silsile amaçlanmıştır yazar burda. Olabilir.
(18)" Yaşayabildiklerimiz eninde sonunda doğum günlerimiz. Ölüm günlerimiz değil. "
İnsan doğum acısını ölüm acısından, daha cok benimser ve kucaklar. Ölüm tatsız olandır onun için, bahsedilmez, gudubet bir alarmdır.
(29) " Yaşam ancak ölümün bilinçlendirilmesiyle anlam kazanır. "
(51) Yasama güç verecek şey, güçsüzlük duyman olacak.
(59) Yaşamın ölümden sonra belli olacak, yani hiç belli olmayacak.
Duvar yazısı gibi görünse de, Çin felsefesi Ying-Yang' a benzettiğim tarafları var bu önermelerin. (): Zıtlığın uyumu, yaşamla ölümün zıt enerjisinin oluşturduğu bütünlük temasının kitabın kayda değer bir bölümüne yayılışı aşikar. "Hayat varsa ölüm var, hayat olduğu için ölüm olacak." tarzı çok basit, esasında öz cümleler.
Kitabın beni en çok etkileyen alıntısı belki de;
(35) "Ancak ölecek olan birisi, yaşar."
Yok etti bi süre. Muazzam bir totoloji. Üzerine uzun uzadıya düşünüyorum hala. Yaşama anlamını idrak etmenin, ölümün gerçek anlamını kavramaktan geçtiği, ancak bu derece havalı anlatılırdı.
(53. sayfa civarlarında alınan not;)
Bir dilemma anlatıcısı, oto-biyografik pişmanlıkların dahil olduğu bir bölüm büyük ihtimal. Ben bu hayatı sanırım yanlış yaşadım ve bununda söyle bir cazibesi var, diye bir ses duyuyorum 48-55 arası. Ben yandım, sen yanma dercesine olmasa da; 'Ben yandım, gerekirse siz de yanın' dercesine..
Bu yerlerde karşısında sadece okur değil, aynı zamanda kendi gençliği de var sanırım Oruç abimizin.
(86) "Yaşamın yapılmayan olarak kalacak."
Yapman gerekeni hiç yapmaman olacak. Bilmeden yaşayacaksın, yaşadığının ne olduğunu sonradan bilmeyeceksin. Bildiklerini de hiç yaşamayacaksın. "
Hadi buyur, yaşam koca bir yanılsama diyor adam, tek bir doğrunun peşine takılıp da onu doğru sanmak mıdır dersin yaşam dediğin ? Nedir bu koca dilemmayı oluşturan kozmik güç?
(96) "Yaşam, dopdolu ve bomboştur."
Hatalar, nefretlerle dolu hatıralar biriktir ve nefret et kendinden. Yaşayamamana sebebiyet ver. Yaşam kopuş ve bağlantı hikayesidir. Dengeyi bulmanın önemi bireyin sorumluluk bilinciyle endekslidir. Bir cümlenin içindeki yüklem ile koca hayatına taktığın tanım, değişebilir. Bu kadar basittir her şey..
Kitabın son bölümü, yaşam ve ölümün ardından felsefenin de doğası ile ilgili paragraflar barındırıyor. Sadece alıntılar sunup bırakacağım;
39. "Felsefe, çalkantılardan çıkan dinginlik umudu; huzursuzluklardan çıkan huzur umududur."
40. "Felsefe hep dinginliğe, huzura yönelir; çünkü, sürekli (-hiç) dingin olamayandır -sürekli (-hep) huzursuzluktur."
Felsefe, kişinin, başkalarını beslemeğe çalışırken aç kalmasıdır - üstelik de aç değilken...
53. "Felsefe, kişinin acıkmamışken oturduğu, ve acıkarak kalktığı bir sofradır. Felsefe, ne olduğu bilinemeyen birşeyin açlığıdır.
Felsefe, sözü edilemeyen birşeyin açlığıdır - işte : felsefe, birşeyin sözünü etme açlığıdır sözü edilemeyen; edilmeye çalışılmaması gereken; edilmesi olanaksız
birşeyin...
Filozofların Ölümü;
Felsefenin 'sonuna ulaşma' düşüncesi bakımından, filozofların (felsefe yapan ve yazan kişilerin) ölüm anlarında ilginç ipuçları bulabiliriz. Bunlarda, ucu açık bir süreci sona erdirmenin verdiği rahatlama gibi, ya da, (tersine, ama aynı anlamda) sonu gelmeyecek bir sürecin artık bitmesinin verdiği dinginlik gibi yaşantılar görebiliriz. Bu açıdan, bir tür huzur, hatta neşe, sevinç bile görülebilir bu ölüm anlarında.
Sokrates, baldıranı kendisi diker kafasına. Hossohbet, biraz da muzip bir havadadır. Gitmek üzere yüzünü kapamışken, yeniden açar, sağlık tanrısı Asklepios'a bir horoz borcu olduğunu hatırlatır dostu Menon'a. (Nietzsche'ye göre, busözler, Sokrates'in, yaşamı bir sayrılık, ölümü de bundan sağalma saydığını gösteriyor.)
Hume şakacıdır son demlerinde. Adam Smith'in anlattıklarına göre, ölüm kayığına binişini geciktirsin diye Kharon ile pazarlığa girişir. Kharon'un ağzından kendine verdiği yanıtlar, sonunda, "Bu işin sonu yok Dostum; haydi, bin artık kayığa" 'rica'sına, sonra da 'küfür'lere gelip dayanır.
Kant, hiçbirşey olmayacakmış gibi davranır; gücü tükenene dek, dizgesinin tamamlayıcısı olacak en son yapıtını yazmayı sürdürür. Yalnız, arada, her bahar gelip penceresinin önünde öten çitserçesini özler; Pirene dağlarının doruklarındaki soğuğu düşünüp, "küçük kuşum artık hiç gelmeyecek" der, hüzünlenir. Yapıt tamamlanamadan (çitserçesi de gelmeden) önce, "bir mum gibi", söner.
Nietzsche'nin fiziksel ölümü de Kant'ınki gibi sessiz sedasızdır - ama, tinsel ölümü sırasında, bir piyanoyu yumruklarıyla, dirsekleriyle döverek bağıra çağıra şarkı söyler. En son yazdıkları ise, buram buram ölüm özlemi kokan bir dizi coşkun şiirdir.
Wittgenstein ise, ölüm anında, öğrencilerine aktarılmak üzere (ve onlardan en azından birini de derin bir hayrete düşüren) sözü söyler: "...harikaydı yaşamım".