HOŞ GELDİN EY HAYAT!
James Joyce’un “Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi” adlı romanı, bence edebiyat dünyasında değeri hâlâ tam olarak anlaşılmamış eserlerden biri. Joyce’un dili, alışıldık roman biçimlerini kıran; bilinç akışıyla, imgelerle ve ruh hâllerinin müziğiyle ilerleyen bir üslup. Okurken bazen bir çocuğun basit sezgilerine, bazen de yetişkinliğe yaklaşan bir zihnin ağır iç hesaplaşmalarına tanıklık ediyoruz. Joyce’un sayfaları, kelimelerden çok zihinsel bir ritim taşıyor; bu yüzden kitabı okurken yalnızca olayları değil, düşüncenin kıvrımlarını da takip ettiğimi hissettim.
Romanın içindeki bazı cümleler, estetik bilincin uyanışını öyle çarpıcı anlatıyor ki, okuyucu olarak benim de içimde bir “aydınlanma anı” yaratıyor. Örneğin Stephen’ın şu sözleri, Joyce’un sanat anlayışını neredeyse tek başına özetliyor:
“Hoş geldin ey hayat! Deneyimin gerçeğiyle milyonuncu kez yüzleşmeye gidiyorum.”
Bu satır bence sadece karakterin değil, Joyce’un tüm yazarlık serüveninin de manifestosu niteliğinde: hayatın kendisine defalarca, yeniden, korkusuzca bakma cesareti.
Joyce’un yalnızca bu romanı değil, Ulysses ve Dublinliler gibi diğer eserleri de aynı yoğunluk ve derinlikle örülü. Ama ilginçtir, ben dâhil pek çok okur, Joyce’un ancak akademik çevrelerde konuşulduğunu fark ediyor. Oysa bence herkesin —en az bir kez— Joyce okumayı denemesi gerekiyor. Çünkü Joyce, okura sadece bir hikâye sunmuyor; düşünmenin, hissetmenin ve dünyaya başka bir gözle bakmanın kapısını aralıyor. Bu yüzden Joyce, değeri hâlâ tam bilinmeyen bir yazar olarak duruyor benim için.
Romanı bitirdiğimde aklımda kalan en güçlü his şu oldu: Stephen’ın yalnızlığı, kırılganlığı ve sanat uğruna verdiği mücadele, aslında her gencin kendi kimliğini bulma arayışının evrensel bir yansıması. Ve Joyce bunu bize