Ulysses, Dublin’in gündelik yaşamı üzerinden şairane bir metamorfoz yaratmayı hedefleyen ve dilin, zamanın, bilinç akışının sınırlarını zorlayan bir ustalık örneği olarak okunur; Joyce, tek kahraman odaklı basit bir hikâyeden ziyade, başlı başına bir kültür anatomisi kurar: Leopold Bloom’un sıradan bir gününü merkeze alırken, Poseidon’un dalgalarını andıran mitolojik arketipleri dille, iç monologlarla ve çeşitli üsluplarla teloğraflaştılarak canlandırır; bu süreçte yazar, kahramanlarının iç dünyasını, toplumsal yapıyı ve dilin kendini kurduğu kuralları aynı anda deşer ve sarsar. Roman, Dublin’i bir sahne olarak kullanırken, sayfalarda bulunan her cümle, her betimleme ve her diyalog, edebiyatın geleneksel anlatı sınırlarını kırar; bilinç akışı tekniğiyle karakterlerin iç seslerini çoğaltır, günlük olayları epik ölçekte değerlendirir ve minutae denilen küçük ayrıntılar aracılığıyla büyük meseleleri (kimlik, cinsellik, din, milliyet) okuyucunun yüzüne vurur. Özellikle dilin oyunbazlığı ve çok katmanlılık bu eseri benzersiz kılar: homüruplar, kelime oyunu, parodi ve referanslar ile dolu metin, okurun zihnini sürekli harekete geçirir; her sayfa, farklı yazarların üslubuna selam veren, başka edebi eserleri, mitolojik figürleri ve toplumsal figürleri içeren bir mozaik gibi işler. Ulysses sadece bir günün İstanbul veya Dublin’de geçmesiyle kalmaz; o gün, modern insanın deneyimini, rutinlerin içinde saklanan dramatik gerilimi ve varoluşsal arayışı açığa çıkarmak için kullanılır. Joyce’un şehir, beden ve dil arasındaki simyayı kurarken verdiği zorlayıcı ama büyüleyici mücadele, romanı bir referanslar bütünü haline getirir: farklı tekniğin ustalıkla birleştiği bu yapı,yorumlama eylemi gerektirir ve her okuma, metnin yeni katmanlarını keşfetmeye olanak tanır.
Nihai olarak