Adı:
Ölüler
Baskı tarihi:
Ağustos 2012
Sayfa sayısı:
64
ISBN:
9786056309458
Kitabın türü:
Orijinal adı:
The Dead
Çeviri:
Bilge Makas
Yayınevi:
Alakarga Sanat Yayınları
Yirminci yüzyılın kült yazarlarından James Joyce, gençlik yıllarında kaleme aldığı ilk şiirlerinden sonra, ona ün kazandıran öykülerini yazmıştı. Dünyanın her yerinde edebiyat severlerin Dublinliler adıyla okuyup sevdiği bu öyküler iki yanıyla önemlidir: Birincisi, Joyce bu öykülerde modernizmin Avrupa'daki etkilerini, sanayinin insan ilişkileri üzerindeki baskılarını gözlemler.

İkincisi, yine bu öyküler, yazarın sonsuz arayışını duyurur.

Dublinliler'in içinde "Ölüler"in ayrı bir yeri vardır. Ölüler, Joyce'un burjuvaziye doğrudan saldırdığı, kentli ailelerin günlük yaşamını ince gözlemlerle paramparça ettiği unutulmaz bir öyküdür.

Öykünün ayrıbasımını ve yeni çevirisini okurumuzun dikkatine sunuyoruz.
(Tanıtım Bülteninden)
'Ölüler'i bir kez daha okudum. İçim yine kederle dolup taştı. Ağlamak istemedim, aşinayım ne de olsa Gabriel'in hikâyesine, ama yok, son sayfalarda yine ağlıyordum usul usul, ağlıyordum ve gözlerimin gerisinde hareket ediyordu bütün hayallerim, aynen Gretta'nın Michael Furey'i hatırlaması gibi, ve aynen içinin acısıyla kendini bırakışı gibi, ben de uzanıp yatağıma, bırakmak istedim kendimi. Artık hep aynı şeyi anlattığımı düşünüyorum, ama ben hep aynı şeyim zaten. Boynumuza bağlı bu ilmekle, bir hayat çemberinde daireler çizerek, ve çekildikçe ipimiz, ilmeğimiz çekildikçe, her an daha da yaklaşırız nihayetimize, ve nihayetimiz bize defalarca anlatılmış olsa da, yine de coşkuyla, yoksa bazen bir alışkanlıktan mı, yaşamaya devam ederiz. Başka ne yapabiliriz ki?

Kitabı rafa yerleştirdim ve diğer kitaplarıma baktım: neden aylardır Çehov okuyamıyorum? Arkadaşlarımın hediyeleri beni bekliyor, ama içim isteksiz, Bu loş ışıkta, Zeki Müren'in altmış sene önceki sesini dinleyerek uzandım yatağıma. Annem de ben de artık Dodi'nin ölümüne hazırlanıyoruz. Onu düşündüğümde hemen gözlerim doluyor. Aşinayım, elbette, ilk kez değil ölüm, benim hayatım da hepimizin hayatı gibi, nice ölüyle dolu. Yine de onu düşününce gözlerim daha hızlı doluyor, masum, mazlum varlığının kaderinden bihaber yaşamaya çabalaması ve inatla hayatı tırmalaması, rengi solmuş, bahtsız bedeninin cılızlığındaki çaresizlik hemen gözlerimi dolduruyor. Onu kucaklayıp kulağına seni herkesten çok seviyorum diyorum, arada sanki anlamış gibi gözlerime bakıyor, aşinayız, sen de beni seviyorsun, ama sonra kayboluyor o his, ve yabancılık çöküyor aramıza; ışık loş, oda sessiz, bir zeki müren, bir klavye sesi.

Hayatım boyu, yani artık kırk altıncı yaşıma doğru yol alırken, düşününce, şöyle geriye bakıp, Gabriel'i her zaman en çok sevdiklerim arasında görmüşümdür nice edebiyat hatıram arasında. Zeze gibi, Âdli gibi, Gabriel de ölümle tecrübe ettikçe hayatının ne olduğunu, bu bilgiyle değişir ve hiç birşey eskisi gibi olmaz. Ölüm böyle bir bilgidir çünkü, bize sürekli bir gün biteceğimizi hatırlatır, bize gece uykularımızın neden uzun olduğunu düşündürür, zamandır en kıymetlimiz ama onu ne de cömertçe harcamaktayızdır, kimse biriktiremez, bir türlü tasarruf edilmez birşeydir zaman, ve hayat kayıp gider, bir bakarsın çocuksun, bir bakarsın gençsin ve bir bakarsın bu hayat dedikleri şey seni çoktan geride bırakmış, nice gencin neşesinde ve coşkusunda tanık olduğun şaşkınlık seni avutamaz, bir türlü anlamak istemezsin; ama aynada, yolda, iş yerinde, evde, arkadaşlarının yanında ve hatıralarında sen herşeyin farkındasın: herkes sana aynı şeyi söylüyor. Hatıralarında ne çok ölü var senin de, ne çok ölün var geride, her biri ne kıymetli, ve her biri her sabah fatihasında adını söylettirirken sana, aynen Gabriel'in içinin geçmesi gibi, her yerine kar yağarken İrlanda'nın, bütün yaşayanların ve bütün ölülerin üzerine, senin de yağmıyor mu, ve sen de nice insan gibi hatırlamıyor musun onları, hatırlarken güzel hatıralar ve güzelliklerle kendi geçmiş zamanını anmıyor musun? Gabriel için Gretta'nın hayatındaki bir ölünün hatırası yetmişti... benim hayatımdaki ölüler, ya da biz gölgeleri, hazırlananlar, hepimiz aynı yere işaret etmiyor muyuz; bu ömür bitecek, ve tutamayacak hiç birşey bizi. Babamdı ve bir heybetli adamdı, doğduğu gün toprağa verdik babamı; melek ya da melü jane ölüm orucuyla gideli on beş sene bitti, şengül'ü nisan sonu öldürdüler yirmi dört sene önce, ikisi de en sevdiğim arkadaşlarımdı ve onlarsız bir hayat düşünmemiştim hiç bir zaman; şengül hapisteyken melek'le kartal sahilinde çay ocaklarında oturup, inanılmaz ama, mavnalara bakarak, ışıltılı denizin güzel kokusunu çekip içimize ne güzel mektuplar yazmıştık ona. Ne güzel, mutlu, ümitli gençlerdik biz. Ne güzel insanlardık biz, ne güzel dostlardık hepimiz. Ömür sürdükçe hatıralar güzelleşiyor, ve hatıralarımız edebiyata dönüşüyor, kelimeler anıları oldukları gibi değil, zihnimizin temiz, pak hayalleriyle süsleyerek dile getiriyor ve o zaman biz, bu şefkatli anılarla daha çok seviyoruz onları ve daha çok özlüyoruz. Leylâ'yı gencecik yaşında toprağa verdiğimizde, narin bedenini, hangimizin aklındaydı onsuz yaşayacağımız? Oğuz, gencecikti, küçücüktü bir nehirin sarmaşıklarında can verdiğinde, o yeşil gözleri, temiz güzel yüzü hiç gitmedi gözlerimin önünden; mustafa'yı tezkeresinden iki hafta sonra uğurladık toprağa, gülen yüzü silinmedi zihnimden; selçuk bir sene dayanabildi kansere en fazla, ve bize en son ruhunun bedenini bırakmak istemediği ve ölmeye direndiğini söylemişlerdi; sefer'se daha bir sene olmadan, hâlâ ağlatıyor beni, çünkü kendini öldürdüğü yere gidip baktım, düştüğü yerdeki toprağı kazmışlar, kanlar belli olmasın diye toprağı çapalamışlardı, bunların hiç biri çıkmıyor zihnimden benim, hiç birisi bana unutturmuyor gerçeği. İrlanda'nın her yerine kar yağdığını söylüyor yazar hikâyenin son satırlarında, Gabriel öğrendiği hakikatle içi geçerek kendini bırakırken unutuşa, uykuya, kar yağarken bütün ölülerin ve yaşayanların üzerine, ben de, hepimiz gibi, kendi ölülerimle yaşıyorum işte, aynı karlar altında . Bana ne söylemek istiyorsunuz, ey ölüler? Söylemek istediğiniz herşeyi çok iyi biliyorum ben. Hiç birinizi unutmadım, hiç birinizi, ve hepinizi düşündüm yazarken anmasam da isimlerinizi, okudukça ve ağladıkça ağır ağır, zihnimdeydiniz hepiniz, ama şimdi kelimelere dönüştünüz her biriniz, edebiyattan bir örtüyle örttüm üzerinizi. Herkesin kendini avutacak birşeyleri, birileri vardır muhakkak; hepimiz bir yerlere sığınır, bir şekilde tutunuruz hayata; bu büyük devran dönüp duracak, bu kader dedikleri çekip çevirecek koca tekerini, ve her birimiz, teker teker, önce gölgelere dönüşeceğiz ve bırakıp gideceğimiz herşeyimizi; ister isteyerek, teslimiyetle ya da istemeden, acıyla; ve üzerimizi bir ümitle karlar, topraklar örtecek. Geriye bir müddet daha hatırlayan, bizi anan, unutmayan, zihinlerinde muhafaza eden insanlar; insanlar göçüp gitse de hiçbirimizi unutmayan edebiyat kalacak. Bu yüzden edebiyat hayattır, hayat edebiyattır demiyor muyuz, ısrarla, herbirimiz? Ve biraz da bu yüzden bu sitede, ısrarla, defaatle, yazmıyor muyuz bunca düşüncemizi, hislerimizi, ve dökmüyor muyuz sadece kendimize yazdığımız bir mektuptaki gibi bütün samimiyetimizle içimizi? Edebiyat bütün iyi insanlar için hayata, ölüme bir teselli, bir avunmadır. Bu teselliyle dayanmaya, tahammül etmeye gayret eder, mutluluk ve keder arası gelip gittikçe bir kar soğuğuyla titreyip hayatta kalmaya çalışırız. İşte bu yüzden, bütün yaşayan ve bütün ölülerimizle, bizler, iyi ki edebiyat var diyoruz. İyi ki edebiyat var.
“Ölüler,” Herkes gibi dünyada ayakta durmak için didinen, kaybettiğinde üzülen, kazandığında böbürlenen, hırsların pençesinden kurtulamayan, çıkarı uğruna ihanet eden, umut aşılayan, parayı put yapan, milyarlarca insan-ı beşer… Bir zamanlar herkes gibi dünyada soluyarak sonunda toprağa karışarak eriyen 110 milyar insan. Gömütlüklerde birbirine karışan yığınların arkasında onların da bir zamanlar tattıkları, gördükleri, izledikleri ve pişman oldukları şeylerin aynı versiyonlarını tekrar ederek unutulan bilinçsizler ordusu tüm zamanlardan fazla iken bugün, insan dönüp de geri baktığında aynı insan olarak kalabilmesi nasıl mümkün olabilir?...

Geride kalanlar zordur her zaman. Ya unutulur ya kemirir insanı. Geçmişi, acısıyla sevinciyle bir film şeridi gibi gözler önüne seren hayat, adaletli değildir her zaman ve eşit şartlar sunmaz herkese. Günlerin monotonluğundan sıkılarak hareketsiz kalır kimi. ‘An’ı yaşama prangasından kurtulamayarak ‘dünyaya bir kere geldik’ avareliğine kapılır umutsuzca. Kimi ise geçmişe saplanır. Proust’un şu an yaşayan taze ben’iyle geçmişteki asıl ‘ben’lerini süzgeçten geçirir, bilinçaltına aksedilen kötü anılar hatırlandıkça dramatikleşerek durdurur zamanı, yine o eski ‘ben’lere ve eski hadiselere, olaylara, karakterlere yolculuk yaptırır o kutlu kişiyi.

Asla geri getiremeyeceğimiz, telafisi olmayan birtakım şeyler vardır. Bunlardan en önemlisi hepimizin gerçeği olan ölüm. Bir gerçek ki hayat ölümlerden ibaret. Her gün doğan yüz binlerce can, ve bir o kadar solan, unutulan, hiç olan ölümler. “İnsan, ölümlerin ağırlığı yüzünden ölüyor.” der Canetti. Var olacak bir döngünün içerisinde bazen sürprizle gelen, bazen ani olan ama herkesin aynı yere vardığı o nokta. O nokta, hayatında yapmak istedikleri şeyler için adım atmamış, itibar korkusuyla birçok şeyi yarım bırakmış, pişmanlığın geride bıraktığı yıllara penceresinden ‘keşke’lerle yaşama veda eden birinin yaşamı kadar iç karartıcı olamaz. Geçen her dakikanın geri gelmeyeceğini hatırlamak en büyük nimet olsa gerek insanoğlu için.

Kısa ama yüreği büyük bir öykü. Kendi değerlerinden kopup başka vatanlara hayranlık duyan topluma karşı getirilen ağır eleştirilerin yanında, eskiye duyulan özlemle gelen yeni neslin duyarlılık ve samimiyet yoksunluğu çokça boca edilmişti sayfalara. Eskinin özlemiyle ifade edilen cümleler sıkar beni hep. Bir asır önce de eski aranırdı, şimdi de aranır, yarın da dile getirilecek fazlasıyla. Fakat tümden de olumsuz yaklaşamıyorum çünkü kolaylaştırıcı olabilmesi için uğraşılan, insanoğlunu daha ‘hızlı’ hale getiren araçlar, vaktin nasıl aktığını, günün ve ayların bilincinde olmadan geçtiğini acı gerçekle çok iyi öğretiyor bizlere… Çok da anormal gelmiyor açıkçası ‘eski’ söylemleri.

İki ayrı beden, iki ayrı ruh, yılların susuzluğunu gideremez bazen. Ruhunun yangınını söndüremeyen Gretta’yı, çocuğu da, ev işleri de yazısına hüzünlü boyun eğişinden kurtaramazlar. Bir zamanlar birlikte vakit geçirdiği, şarkı söylediği, kollarında kendini emin hissettiği kişi, evli iken bile hiç dindirmez kalbinin ıstıraplı şarkısını.
Geçmişin kapanmayan perdesinin ardında trajik havaya bürünen son sayfalar. İçi dağlar insanın.

Canetti - “Ölüler”

"İnsan ruhunun yüce mucizesi: Anımsama ve bu sözcük beni çok etkiliyor, sanki kendisi çok eskiymiş, unutulmuş ve yeniden ortaya çıkarılmış gibi.”

İnsan ruhunun tümörü: Anımsama ve bu sözcük onu çok kırıyor, sanki kendisi çok yeniymiş, unutulmamış ve hiçbir zaman geri gelmeyecek gibi.
Canetti’nin umutlu anımsama cümlesine karşı Gretta’nın, uydurduğum halet-i ruhiyesi.

Geride iyi hatırlanacak anılar, ileriye baktığımızda ise taze umutlar günışığı gibi aydınlık olsun.

Benzer kitaplar

kitap, başlarda, verilen bir dans partisindeki insanların ilişkilerini anlatıyor.açık söyleyeyim bu bölümler bana biraz sıkıcı geldi.sonlara doğru geçmişten gelen dramatik bir hikaye ortaya çıkıyor ve kitabın esas teması da bu hikaye kaynaklı olarak kendini gösteriyor.
Bir hayatın içinden geçerek bir eski anıyı, aşkı ve duyguları yakalıyor Joyce.
Joyce sıradan bir yaşamı anlatır gibi başlıyor novellasına. Tasvirleri bir film izlermiş gibi. Sonra kitabın başından beri bir kenarda duran Gretta'nın içine götürüyor bizi. Eski bir anıya. O eski anının, sevgi dolu, neredeyse dokunulacak gibi duran duygulanımlarını sade yalın bir dille anlatıyor. Sonunda kitabın baş kahramanı Gabriel'in yüzleşmesi.
Öylesine varolmuş gibi görünen, ancak derinlerinde kaynayan volkana benzeyen insanlar...Aşk böyle güzel anlatılır.
James Joyce'un altmış yedi sayfalık uzun öyküsü. Olay örgüsündeki halka sayısı bir ikiyi geçmiyor. Hacimce küçük olduğu gibi içerikçe de yoğun ve derin olmayan bir kitap. Bir parti ile başlayan öykü, partiye katılan kadınlardan birisinin geçmişinden beri yüreğinde taşıdığı acıklı sırrı partide çalan bir şarkı dolayısıyla hatırlaması ve bu sırrı kocasıyla paylaşmasıyla sona eriyor.
Geçmiş bir acının yeniden hatırlanması ve ölülerin hatıralarının dirilere etkisi olarak özetlenebilecek bir novella. Karakterlerin her hal ve hareketinin detaylı olarak betimlenmesi ise yazarın dikkat çeken tarzı.
Şüpheci ve deyim yerindeyse düşüncenin işkenceye uğradığı bir çağdayız ve korkarım bazen bu eğitimli ya da aşırı eğitimli yeni nesil, eski günlerde kalan insanlık, misafirperverlik, nezaket gibi vasıflardan mahrumlar.
James Joyce
Sayfa 49 - Palto Yayınevi, 2017. 2. baskı, Çeviren: Mehmet Ali Sevgi
Ruhu uçsuz bucaksız ölülerin ikamet ettiği o bölgeye doğru yaklaştı. Onların kararsız ve titrek varlıklarını fark ediyor, ama idrak edemiyordu. Kendi öz kimliği, gri, belirsiz bir dünyada yavaş yavaş ortadan kayboluyordu. Bir zamanlar bu ölülerin yükseldiği ve yaşadığı maddi dünya, çözülüyor, ufalanıyordu.
James Joyce
Sayfa 79 - Palto Yayınevi, 2017. 2. baskı, Çeviren: Mehmet Ali Sevgi
Karın hafifçe bütün evrene (kâinata) düştüğünü, yaşayanların ve ölülerin nihai sonlarına iniyor gibi düştüğünü duyarken, ruhu ağır ağır kendinden geçti.
James Joyce
Sayfa 80 - Palto Yayınevi, 2017. 2. baskı, Çeviren: Mehmet Ali Sevgi
Hayat yolumuz birçok hüzünlü hatıra ile tarumar olur ve sürekli bu hatıralara saplanıp kalsak yaşayanların arasında devam edecek cesareti bulamazdık. Hepimizin yorucu gayretler gerektiren yaşayan vazifeleri ve yaşayan muhabbetleri var.
James Joyce
Sayfa 50 - Palto Yayınevi, 2017. 2. baskı, Çeviren: Mehmet Ali Sevgi
" Bugünlerde erkekler boş laflardan ibaret. Ve sizden faydalanmaktan başka yaptıkları bir şey yok."
James Joyce
Sayfa 9 - Palto Yayınevi 2. Baskı
"Aldığı kitaplar paradan daha değerliydi, kitapların kapağını açmak, sayfalarını çevirmekten hoşlanıyordu, okulda öğretmenlik yaparken her günün bitiminde ikinci el kitap satanları ve sahafları gezerdi, kadının suçlamasını nasıl yanıtlayacağını bilemiyordu, ona edebiyatın siyasetten daha önemli olduğunu söylemek istedi..."
Bir gün ona yazdığı bir mektupta şunları söylemişti: “Niçin böyle kelimeler bana bu kadar sıkıcı ve soğuk görünüyor? Acaba senin adın kadar sevecen bir kelime olmadığı için mi?”

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Ölüler
Baskı tarihi:
Ağustos 2012
Sayfa sayısı:
64
ISBN:
9786056309458
Kitabın türü:
Orijinal adı:
The Dead
Çeviri:
Bilge Makas
Yayınevi:
Alakarga Sanat Yayınları
Yirminci yüzyılın kült yazarlarından James Joyce, gençlik yıllarında kaleme aldığı ilk şiirlerinden sonra, ona ün kazandıran öykülerini yazmıştı. Dünyanın her yerinde edebiyat severlerin Dublinliler adıyla okuyup sevdiği bu öyküler iki yanıyla önemlidir: Birincisi, Joyce bu öykülerde modernizmin Avrupa'daki etkilerini, sanayinin insan ilişkileri üzerindeki baskılarını gözlemler.

İkincisi, yine bu öyküler, yazarın sonsuz arayışını duyurur.

Dublinliler'in içinde "Ölüler"in ayrı bir yeri vardır. Ölüler, Joyce'un burjuvaziye doğrudan saldırdığı, kentli ailelerin günlük yaşamını ince gözlemlerle paramparça ettiği unutulmaz bir öyküdür.

Öykünün ayrıbasımını ve yeni çevirisini okurumuzun dikkatine sunuyoruz.
(Tanıtım Bülteninden)

Kitabı okuyanlar 64 okur

  • Feride adilova
  • Buğra Acar
  • Uğur Demircan
  • Umut YAVAŞ
  • Gandalf
  • Elnur Naghiyev
  • Rüstemli Xanım
  • ceren ormanda
  • Merve Bilican
  • Esther. Sema

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%2.9
14-17 Yaş
%5.9
18-24 Yaş
%14.7
25-34 Yaş
%50
35-44 Yaş
%8.8
45-54 Yaş
%8.8
55-64 Yaş
%5.9
65+ Yaş
%2.9

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%40.7
Erkek
%59.3

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%20.8 (5)
9
%29.2 (7)
8
%12.5 (3)
7
%20.8 (5)
6
%8.3 (2)
5
%8.3 (2)
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0