Tufandan Önce kitabını okurken kendimi, uzun zamandır üzerime çöken ama adını koyamadığım bir ağırlığın tam merkezinde buldum. Sanki hayat, bir süredir beni bir şeylere hazırlıyormuş da ben farkında değilmişim… İşte Tufandan Önce tam olarak bu hissi hatırlattı bana: Fırtınanın habercisi olan o ince sızı.
Mustafa Kutlu’nun hikâyesindeki insanlar, aslında biziz…
Her birinin içinde sakladığı kırgınlıklar, umursanmadığını düşündüğü anlar, kendine bile itiraf edemediği yorgunluklar var. Onları okurken, bir yerde kendi gölgemi gördüm; çok tanıdık bir hüzün gibi.
Kalabalıkların ortasında savrulan, modernliğin gösterişi arasında içi giderek boşalan insanlar… Her şey çok hızlı, çok parlak, çok gürültülü ama bir o kadar da yavan. Hikâyedeki o sessiz bekleyiş, bana “İçindeki fırtına çoktan kopmuş aslında, sen sadece duymamışsın,” der gibi oldu.
Mustafa Kutlu, bazen tek cümleyle kalbimi acıtan bir gerçekliği yüzüme çarptı:
İnsan en büyük tufanı kendi içinde yaşar.
Dışarıdan kimsenin anlamadığı, hatta fark etmediği o sarsıntıyı…
Kitaptaki karakterler, bir şeyin eksildiğini hissediyor ama adını koyamıyor. İşte o anlarda ben de durup düşündüm:
Ben neyi kaybettim?
Nerede yoruldum?
Hangi kapıyı kapatıp arkasına geçmeden yoluma devam ettim?
Sayfalar ilerledikçe içimde bir şeyler çözülmeye başladı. Hikâye, sanki bana “Her şey yıkılmadan önce insanın kalbinde küçük bir deprem olur,” diyordu. Ben de o sarsıntıyı kendi içimde hissettim.
Ve anladım ki “ Tufandan Önce” dediğimiz dönem; dünyanın değil, insanın içine çöken o ağır sessizlikmiş. Bir bakış, bir anı, bir yalnızlık aniden büyüyüp seni kendi gerçeğinle yüzleştirirmiş.
Kitap bittiğinde elimde incecik bir hüzün kaldı ama bir yandan da garip bir ferahlık…
Sanki içimdeki o karanlık bulutlar biraz hafiflemişti.
Mustafa Kutlu ’nun hikâyesi, bana dışarıdaki hayatı değil; içimde sakladığım kırık dökük duyguları gösterdi.
Ve o an içimden şu geçti:
“Belki de tufan, insanın kendine yeniden başlaması için gereken en büyük sarsıntıdır…”