Gönderi

Ne Siyah Ne Beyaz ama Gri de Değil
Puan vermedi·517 syf.··
2025 1. kitabı
Jack London İhtiraslarından duyduğu heyecan ile motivasyonunun zirvesine çıkan, sonrasında ulaştığı tatminkârlığın doyumsuzluğunda, aradığı ve istediği amacın ulaştığı yerde bulduğu şey olmadığını fark eden ve bu yüksek bilinç ile yaşayanlar arasındaki yalnızlığın güçlü yürüyeni haline gelmiş her insanın nihai sonuydu, Martin EDEN ‘ın sonu da. Azaplı bir hayatın içten içe kemirdiği ruhun, bedeni tıpkı bir maraz gibi sararak esir alışı. Melankolik bir ruha sahip biz Martin EDENlar, acımızı ruhani bir tevazuyla ama aşka olan karşılıksız inancımızla yaşarken bunu mutlulukla taçlandırılmış bir keyfiyete asla dönüştüremedik. Günümüzün edebiyat dergileri, sosyal medyanın çok takipçili profilleri haline gelmiş durumda. Bu profillerin kadın uzuvları ya da telefon veya bilgisayar ile aynı karede çekilerek paylaşılmış fotoğrafları eşliğinde dile getirdikleri eleştirilerin kaderini belirlediği Amatör Yazarlar haline geldik. Brissenden’in ‘Fani’sini yererek paramparça edenler ve Martin’i baş tacı edenler ile kendi sosyal pencerelerinden -ruhlarının dehlizlerinden çıkarıp döktükleri en hususi sırlarını açığa çıkarıp acısını paylaşan bizleri- bu ay on kitap okuduğunu büyük bir gururla paylaşan büyük edebiyat çevreleri! aynı kişiler. Hayallerini, ihtiraslarını, acılarını ve en taze yaralarını kaleminden damlaya damlaya sayfalarca kâğıda dökerek paylaşan, kitapları yalnızlığının ilacı ve tek dostları haline getiren, yalnız kalmayı bilinçli bir tercih haline getirerek ruhunu yeniden şarj etmek olarak kabul eden bizler, yaşama arzusunu kaybetmiş, hayata karşı büyük bir isteksizlik duyan ve büyük kalabalıklar içerisinde yalnız ruhlar olarak insanlardan uzak kalmayı huzurun tek şartı haline getirdik. Bizi buna, mensubu olduğumuz topluluk sevk etti; bizi anlamadılar, ruhları hastalıklı bireyler olarak kabul ettiler ve bizi her şeyden soğuttular. Huzuru bulabildiğimiz tek yer olan yazmaktan bile. Geldiğimiz çukura, yalnızlığın habis karanlığına geri dönmek ve ebediyen orada kalmak mecburiyetinde bıraktılar. Martin’in intiharı, ruhani azabın kurtuluşu değil, mensubu olduğu insanlığın en yüksek mertebesine erişiminin kelimelere dökülemez dışavurumuydu. Martin yalnız bir ruh, düşünceyle dolu bir kafa, her şeyin farkındalığının getirdiği edebi insanın tekamülünün en yüksek seviyesiydi. Böylesi bir yüksek insan, her daim acı çeker; anlaşılamadığı inancı ve hayattaki her vakanın menfi ya da müspet hissiyatını yaşayarak olaylara yüklediği anlam ile kaleminden kelimelerine dökülen her bir cümleye özel ihtimam isterdi. Bu özel ihtimam, anlaşılmak ve içten güzelliğinin fark edilmesi olabilirdi ancak. Kendisini bireyciliğe sürükleyen topluluğa ruhunun yaralarını açarak gösteren bizler, beklediğimiz nihai huzuru hiçbir zaman bulamadık. İnsan ve hayvan arasında sıkışmış insan medeniyeti, aşkın bir tecrübe ile idrakinin en yüksek noktasına hiçbir surette erişemeyecek olduğu gibi kendini aşması için gerekli olan hassasiyetten de oldukça uzak. Anlaşılmayı beklediğimiz yerde, dışlanmışlık ve yalnızlık ile ödüllendirilerek bir de Mushaf haline getirmiş olduğumuz düşüncelerimizin ayaklar altında ezildiğini görmeye mahkûm bırakıldık. Bir noktada öyle bir halde geldi ki karşı çıktığımız düşüncelerin savunucusu ilan edilerek istenmeyen muhalif kimliği kılıfına sokulduk. Bizi nihai sonumuza götüren bu insan topluluğu tarafından halk düşmanı ilan edildik ve yine aynı topluluk tarafından ruhani bir dokunuşun tecellisi kabul edilerek arasında olmaktan gurur duyduğumuz yazarlar panteonuna oturtulduk. Canları sıkılınca vakit öldürmek için kullandıkları, anlık olarak gökyüzünde beliren ancak kısa bir süre yağmurunu döküp geçen kara bulutlar gibi zamansız ve tıpkı hiçbir zaman kültleşmeyecek birer popüler kültür ikonuna dönüştürüp, kullan at oyuncak haline soktular bizi. Saf ve masumiyet dolu ruhumuzun bütün mütevazılığını, sevgiyle dolu yüreğimizden gayet küstah bir alaycılıkla hor görüyor ve afallatan bir yergiyle yerden yere vurarak insan içerisinde nemli gözlerle başımızı yere eğdiriyorlardı. İşte insanlardan, hayattan ve yaşanabilecek her güzel şeyden nefret etmemizin başlangıcı böyle olmuştu. Kafasının içerisi düşünce dolu olan her birimiz için bu kesin bir gerçekliktir. İnkar edilemez derecede etkisini hissettiren, üzerinde hiçbir şüpheye yer vermeyecek şekilde zilyetliği bizde olduğunu sandığımız mutlu olma irademiz ile tüm duygularımızın maliki olduğunu iddia eden bu empatiden yoksun insan topluluğu arasındaki derin uçurum buydu işte. Biz ne zaman ki kısa bir anlığına dahi olsa gelecekteki mutluluğumuzun resmini çizsek bu topluluk, sert bir duvar gibi karşımıza dikilerek bizleri her türlü huzur ve mutluluktan azade ederek bunun yalnızca kendilerinin hakkıymışçasına sert bir müdafiliğe soyunuyorlar. Güzelliği yalnızca maddesellikte arayıp görünen bedenimizin arkasındaki ruhumuzda ne romantik fırtınaların koptuğunu fark edemiyorlar. Martin Eden’ın da içinde yaşadığı güzelliğin yüceliğini, hiçbir zaman göremediler. Ne kitaptaki karakterlerin ne de o kitabın dışavurumu olan gerçek dünyada yaşayan canlı kanlı insanların, güzelliği içlerinde hissedenlerden olmadıkları gerçeği, Martin’i olduğu gibi biz hassas kalpleri de deliliğin sınırlarında dolaştırıyor. Her şeyi fazlasıyla düşünmenin, her şeyi fazlasıyla anlamakla neticelendiği bir çeşit hastalık. Güzel ve imkansız dünyalara ait hoş masallarla kendimizi oyalıyoruz. Gelecek güzel günlerin hayaliyle bugün çektiğimiz acıları daha katlanabilir hale getiriyoruz. Hiçbir şeyin güzelleşeceği, insanlığın ise düzeleceği inancı kalmadı artık. Üst sınıfların içerisinde yaşamanın, insan olmasından kaynaklı bir hak olduğuna inanan Martin, özendiği sınıfın insanlarının ne kadar süfli olduğu idrakiyle nasıl da bir umutsuzluğun içerisinde bulmuştu kendisini. İçerisinde bulunduğumuz hatta çıktığımız sınıfın aslında ait olduğumuz yer olduğunu anlamak ve ikisi arasında sıkışmak yerine uyum sağlayarak özgün bir konum yaratmak; işte asıl imkansız olan şey de buydu. İnsanlarla bizim aramızdaki idrak farkı buradan kaynaklanıyordu; onlar, “ait oldukları sınıfta iyiliğin en üst ölçüsü neyse o kadar iyiydiler” tıpkı Jack London’ın yazdığı gibi. Artık insanlarla sohbet etmek huzur vermiyor, onlarla onlardanmış gibi rol yaparak onların seviyesinde kalmak acı veriyor. Kitap sayfaları arasındaki bilgeliğin cennetinde saatlerce yaşamak varken popüler kültürün takipçisi bir tabula rasa mahiyetinde fenomenlik yapmak yedi büyük günaha sekizincisini eklemek gibi hissettiriyor. Düşüncelerimizi paylaşmayı denediğimizdeyse fikirlerimizin onların ötesinde olduğunu görüyorduk; böylece kendimizin de onlardan ileri olduğunu görüyorduk. Artık Martin de tam bu noktadaydı ve hayatın kendisi için daha fazla şey anlam ifade ettiğini anlamış ve hayattan daha fazlasını talep etmeye hakkı olduğunun farkına varmıştı. Ama bir sorun vardı; bizim saflığımızın sebep olduğu sorunlar. Martin kitaplarda temiz düşüncelerin ve güzelliğin akışına kapılmıştı. Böylece var ettiği temiz dünyanın içerisinde aşkın bir tecrübe yaşıyor, yüceldikçe yüceliyor ve içerisine dahil olmak istediği üst tabakadaki grubun, bu yüce düşünceler içerisinde nasıl da entelektüel bir hayat yaşadıklarına dair hayallere dalıyordu. Martin nasıl bu kurgusal dünyanın hayranı olmuşsa uğruna aşkın hazzına erişmesine çalıştığı Ruth ise günlük hayatın sıradan hakikatleri arasında boğularak bu hakikatlerden kurgusal bir dünya tasavvur ediyordu. Martin’in bedeni, gerçek hayatın tüm enerjisini temsil ederken Ruth’a olan aşkı ise ilkbaharın huzur dolu serin esintisini temsil ediyordu. Ruth için ise hakikat, yalnızca mensubu olduğu tabakanın belirlemiş olduğu genel kabul esaslarının dışına çıkmamasıydı. Ruth için Martin, kendi idealleri doğrultusunda biçimlendirebileceği ve kendi tabakasının arasına utanç duygusu yaşamadan çıkarabileceği bir başarı hikayesinden ibaretti. Bu başarı hikayesine giden yolda verilen mücadele ise Ruth’da, Martin’e karşı gittikçe derinleşen hallere sebep olurken Martin gibi vahşi bir canlının, ışık saçan uysal bir centilmene dönüşümü Ruth’un önce aklında sonra ise kalbinde titreşime neden oluyordu. Martin’in ise Ruth’un düşüncelerinin ve kalbindeki tınının, gerçek aşkın temsili olmadığını anlaması, başarısızlıkla geçen koca bir zamanın ve nihayetinde ulaşacağı zaferin sonunda açığa çıkacaktı. Paranın değeri, getireceği özgürlük ve güzel görünmenin hazzı ve peşi sıra sevdiğimizin kalbine götürecek yol olan hepimizin istediği o büyük ideaydı. Ulaşabilirsek Martin gibi mi olacaktık; ulaşamazsak mutluluğu hala orada aramaya devam mı edecektik? Kelimelerin tek tek sahip olduklarından ziyade birbirine bağlandıkları takdirde derin anlamlar ifade ettiğini fark ettiğimizde ise bireyciliğimizin dışında toplumun geneli için bir anlam ifade ettiğimizi anlıyorduk. Korumacı bireyciliğimiz, toplumun katmanları arasında dolaşmamıza izin vermediği gibi onlarla mülaki olarak bir yaşam biçimi oluşturmamıza da müsaade etmiyordu. Bizim bakış açımızla gördüğümüz her şeyin içerisinde bir anlam vardı; o anlamı ancak hassas kalbe sahip olanlar görebilirdi. Bu yüzden de bizim için değerli olduğuna inandığımız her şeyi ve herkesi dış dünyanın insanları için anlamsız derecesinde mukaddes ve ruhani kılıyorduk. Sonsuz imanı ve sarsılmaz inancıyla O’ndan beklediği ilgi ve yardımı göremeyen insanın, büyük bir hayal kırıklığı sonrasında çekeceği acı ve nihayetinde gelen isyan duygusu gibi biz de mukaddes kıldığımızın hareketsizliği ve umursamazlığı karşısında acı içerisinde kalarak aynı duyguları tekrar hissetmenin olanaksız hale geldiği bir ruh haline bürünüyorduk. Hülasa, Martin sadece bir roman karakteri değildi; Jack London dostumuzun kendi ruhundan üfleyerek hayat verdiği ve biz okuyucuların da farklı farklı olsa dahi kendimizden esintiler bularak bağ kurduğumuz yaratılmışlardan biriydi. Martin Eden
Edebiyat
Martin EdenJack London · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2025134,7bin okunma
·
143 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.