Puan vermedi·288 syf.····Okunma: 18 Ekim 2023 23:23 18 – Nihan Kaya – İyi Aile Yoktur
İyi Aile Yoktur, Türkiye’de ebeveynlik, çocukluk ve aile miti üzerine en çok tartışılan metinlerden biri. Nihan Kaya, hem psikanalitik kavrayışı hem de edebi sezgisiyle aile denen yapının içindeki çatlakları görünür kılıyor. Kitabın temel iddiası, “İyi aile yoktur”, provokatif olduğu kadar açıklayıcı: Kaya, aileyi toplumsal olarak masumlaştırılmış bir kurumdan çıkarıp iktidar ilişkilerinin en yoğun yaşandığı yere, yani günlük hayatın içsel dinamiklerine yerleştiriyor. Çünkü insana en büyük zarar çoğu zaman büyük kırılmalardan değil, “normal” kabul edilen küçük temaslardan, iyi niyetle maskelenen mikro-istismarlardan geliyor.
Kaya’nın ilk bölümlerde kurduğu çerçeve, çocukluğun kültürel olarak romantize edilmesinin ardındaki körlüğe odaklanıyor. Çocuğun hissettiğini bilmediğimiz şeylere maruz kaldığını, acının çoğu zaman tanımlanamayan bir biçimde yaşandığını söylüyor. Kitabın açılışındaki cümle, “Çocukluk bir cehennemdir”, bir abartı değil; çocuğun acısını tanımlayamamasından, ona yanlış yapıldığını bile fark edememesinden kaynaklanan yapısal bir travmanın özeti. Kaya, çocukluğun en büyük kırılmasının acının kendisi değil, acıya isim verememek olduğunu hatırlatarak, psikanalizin temel bir noktasına işaret ediyor: Dilin olmadığı yerde işaretlenemeyen bir yara, yetişkinlik boyunca kendini yeniden üretir.
Kitabın merkezindeki kavramlardan biri, çocuğun anne-baba karşısındaki mutlak bağımlılığı. Kaya, bu bağımlılığın yalnızca fiziksel değil, duygusal bir mahkûmiyet olduğunu söylerken haklı. Çocuğun hayatta kalabilmek için ihtiyaç duyduğu şey sadece bakım değildir; koşulsuz kabul, şefkat, güven ve duygusal aynalanmadır. Bu nedenle çocuk, ebeveynin sevgisini kaybetmeyeceğinden emin olmak için kendisini feda etmeye her zaman hazırdır. Winnicott’ın “itaat çocuğun en büyük ahlaksızlığıdır” sözü tam da bu noktada anlam kazanır: Çocuk “iyi olmak” adına kendi sesinden vazgeçer, yetişkinin duygularını taşır, kendi ihtiyaçlarını görünmez kılar. Ve çoğu zaman toplum da bunun adına “saygı” der.
Kaya’nın belki de en güçlü yaptığı şey, çocuğa verilen zararın dramatik olaylarla değil, gündelik disiplin pratikleriyle, sıradanlaşmış ebeveynlik kalıplarıyla üretildiğini göstermesi. “... de kızım” şeklindeki yönlendirmelerden, çocuğun yerine cevap verilmesine; “anneni üzüyorsun” suçlamalarından, çocuğun öfkesinin yasaklanmasına kadar uzanan geniş bir alanı görünür kılıyor. Bu bölümlerdeki örnekler, hem pedagojik hem psikanalitik açıdan önemli bir gerçeği tekrarlar: Bir çocuğun kendisi olması ancak ve ancak kendisine ait duyguların, düşüncelerin ve tepkilerin tanınmasıyla mümkündür. Oysa çoğu çocuk, daha konuşmaya başlamadan önce kendi sesinin üstüne ebeveynin sesi bindirilmiş şekilde büyür.
Kitap, çocukluğun nasıl kolektif bir mesele olduğunu anlatırken toplumsal yapının da bu istismara nasıl ortak olduğunu gözler önüne seriyor. Okullarda yapılan törenlerden, çocukların en basit ihtiyaçlarının bile göz ardı edildiği “geleneksel” pratiklere kadar geniş bir çerçeve çiziyor. Bu noktada Nihan Kaya’nın dili yalnızca eleştirel değil; aynı zamanda kültürel mitolojiyi çözen, yapısökümcü bir tavra sahip. Çocuğa gösterilen saygının yokluğunun, yetişkinlikte otorite karşısında edilgenliğe nasıl dönüştüğünü anlatırken, kitabın politik boyutu da belirginleşiyor.
Özellikle ikinci bölümde yer alan “dokunulmayan bebeklerin ölmesi” örneği, duygusal temasın hayatta kalmak için nasıl bir zorunluluk olduğunu çarpıcı şekilde ortaya koyar. Modern psikolojinin laboratuvar sonuçları ile gündelik aile hayatı arasındaki mesafeyi kapatır: Fiziksel bakım tek başına yetmez; çocuk ruhunun en temel gıdası sevgi ve koşulsuz kabul ediliyor olma hissidir. Bu kabul eksildiğinde çocuk ölmez belki, ama yetişkinlikte ruhsal bütünlüğü derinden yaralanır.
Kaya’nın üzerinde en çok durduğu konulardan biri de istenmeyen çocuk meselesi. Fetüsün bile istenip istenmediğini sezdiğini anlatan psikanalitik araştırmalar, kitabın derinliğini artırıyor. Bu bölümde Alice Miller’a yapılan göndermeler, kitabın teorik omurgasını güçlendiriyor. Miller’ın “beden yalan söylemez” tezi, bastırılmış duyguların yetişkinlikte nasıl psikosomatik belirtilere dönüştüğünü açıklarken Kaya’nın analizleriyle birleşiyor. Çocuklukta karşılanan ya da karşılanmayan duygusal ihtiyaçlar, yetişkinlikte ilişkilerden beklentilerimize, öfke ve suçluluk duygularımıza, hatta kendi çocuklarımızla kurduğumuz bağa kadar her alanı belirliyor.
Kitabın en düşündürücü bölümlerinden biri, çocuğun koşulsuz seven taraf, ebeveyninse çoğu zaman bu sevgiyi kötüye kullanan taraf olması. Bu tespit, duygusal dinamikleri tersyüz ediyor. Çocuğun ebeveyni sevme ısrarının aslında hayatta kalma stratejisi olması, kitabı bir aile eleştirisinin ötesine geçirip insan doğasına dair somut bir gözleme dönüştürüyor. Kaya, ebeveynlik sorumluluğunun ağırlığını kabul ederken, bu sorumluluğun çocuğun duygusal özgürlüğü pahasına meşrulaştırılamayacağını vurguluyor.
Bir diğer önemli katkı, çocuğun inisiyatif alabilme kapasitesi üzerine yapılan tartışma. Ella’nın beş yaşında vejetaryen olma kararı kitabın en çarpıcı örneklerinden biri. Bu küçük karar, aslında çocuğun kendisi hakkında söz sahibi olmasının ne kadar değerli olduğunu gösteriyor. Geleneksel kültürde çocuğa tanınmayan bu özerklik, ileride otorite karşısında düşünme ve karar verme kapasitesinin temelini oluşturuyor.
Kaya’nın analizinin en güçlü yanı, kitabı sadece çocuklar için değil, yetişkinler için de okunabilir kılması. Çünkü aslında her yetişkin, kendi çocukluğunun devamıdır. Bize öğretilen itaat, suçluluk, kendini değersiz hissetme, onay arama, sevgiyi hak etme çabası gibi kalıplar, bugün hayatımızı hâlâ belirliyorsa, bunun nedeni çocukluğun “bitmiş” bir dönem değil, sürdürülen bir deneyim olmasıdır.
Son bölümde Kaya, çocuğun kendisini koruma hakkını merkeze alır ve bu hakkın ebeveyne karşı da geçerli olduğunu açıkça söyler. Bir insanın kendisini ebeveyninden bile koruyabilmesi gerektiği fikri, Türkiye’de aile kutsallığı mitiyle büyümüş okurlar için sarsıcı olabilir. Ancak psikanalitik açıdan bu önerme oldukça tutarlıdır: Bir ilişki ancak tarafların özgürlüğüyle mümkündür. Çocuğun mutsuz olma, öfkelenme, reddetme ve sınır koyma hakkı tanınmadan gerçek bir sevgi ilişkisi kurulamaz.
İyi Aile Yoktur, aile kurumunu suçlamak üzerine değil; çocuklukla yüzleşmek üzerine yazılmış bir kitap. Okur, bu yüzleşmeyi yaparken kendi çocukluğunun sessizliklerine, ebeveyn olduğu takdirde kendi kör noktalarına ve toplumun çocukluk üzerine kurduğu masallara bakmak zorunda kalıyor. Kitap, bir “rehber” olma iddiası taşımıyor; fakat insana kendisini ve yetiştiği yapıyı yeniden düşünme cesareti veriyor. Belki de gerçek dönüşümün tek yolu, tam da bu cesaret.
–Çağrı ÖZPOLAT, Bibliyosmia, 09.12.2025