Merhaba arkadaşlar. The White Peacock, yazarın edebiyat dünyasına merhaba dediği eseri. İlk kitabı olduğu için haliyle merakımız da oldukça büyük oldu. Kitabın birkaç yıl boyunca birkaç kez denendiğini öğrendiğimde ise haliyle daha da meraklandım. İçeriği ise İngiltere’nin Midlands bölgesindeki deneyimlerine dayanır. Amacı ise yaşadığı hayatın izlerini taşıyan bir gerçekçi romanı her zaman yazmak için yazmaya tercih etmekti. Yani burada tamamen bir edebi eser yerine yazarın gençlik yıllarını ve düşüncesini anlama fırsatını bulduğumuz bir eser okuyoruz, diyebiliriz.
Hemen bunları açıklayarak ilerleyelim. Cyril, Lawrence’nin kendi gençliğinin bir yansımasıdır. Lettie ise Lawrence’nin kız kardeşidir. Beardsall, annesinin kızlık soy adı olarak karşımıza çıkar. Anneye olan sevgisi ve babaya olan nefreti de kitapta kendine yer bulur. Hatta öyle ki ‘Baba’ içkiden öldüğünde Cyril de annesi ve kız kardeşiyle daha mutlu yaşıyor. Lettie’nin kendisine aşık olan George’a umut verip onu el altında tutması ve daha sonra başka biriyle evlenmesi ise herkesin yorumuna açıktır.
-Not: Hak etmeyenlere fazla değer verirseniz onlar da kendilerine fiyat biçerler dediğimiz zaman kadın düşmanı mı oluyoruz gerçekten. Öyleleri sizin adınızı kirletiyor hanımlar. Çünkü hep öyleleri (ne hikmetse!) ön plana çıkarıldığı için asıl değer görmeye ve sevilmeye layık olanlar geri planda kalıyor. Ben bu duruma aşırı derecede sinir oluyorum ve yanımdaki kardeşim dediğim insanlara da çok kızıyorum bu konuda. Bazı şeyler yalnızca onu gerçekten hak edenlere verilmeli, kesinlikle herkese değil. Çünkü işler artık seçim kampanyalarına döndü ve herkese hitap etmeye çalışılıyor ama tek bir kişiye hitap etmek bu meselelerde vazgeçilmez noktam. Gerçi bu bile beni yobaz, çağ dışı ve buna benzer göstermeleri için yetecektir ama gerçekler ortadadır, doğrular tektir. Yine de üzülmeyin, şimdi mağarama geri dönüyorum!
Bu kadar tanınan birinin ilk romanının bu kadar az sayıda okunması ise beni şaşırtmadı. Yazar bu eseri yayınladığında da (Ocak 1911) kimsenin dikkatini çekmediğini söyleyelim. Zaten çoğu zaman böyle olur. Mesela o dönem bunu başarısızlık olarak görüp bu işe sırtını dönseydi bugün asla böyle bir yazarı tanımayacaktık. Bu eser ise İngiliz kütüphanelerinin tozlu raflarında çürüyüp gidecekti.
Veda etmeden önce yine bu eserde olan bir ilki verelim. Yazarın o bilinen şiirlerinden Piyano şiirini paylaşalım istiyorum:
Akşamın alacakaranlığında, yavaşça bir kadın
şarkı söylüyor bana;
Ve geçmiş yılların ötesinde, piyanonun altında
oturmuş
Tınlayan tellerin gürültüsü içinde gülümseyerek
şarkı söyleyen bir annenin
Pedallara yerleşmiş küçücük ayaklarını okşayan
bir çocuğu canlandırıyor gözümde.
Şarkının esrikliğiyle, elimde olmadan,
Kapılıp gidiyorum geçmişe, içim ezilerek özlüyorum
Evdeki o Pazar akşamlarına dönmeyi, dışarda kış
Ve sıcak salonda söylediğimiz ilahiler, piyano
eşliğinde.
Artık boşuna şarkıcının kendini kapıp koyvermesi
Ve koca siyah piyanonun coşması. Çocukluk günlerimin
Büyüsüne kapıldım yeniden, koskoca bir adam olduğumu
unutup
Anıların selinde, bir çocuk gibi ağlıyorum geçmişin
özlemiyle.
İncelemeler:
#44393159#290427507
Okumalar:
Aaron’ın Asası
Adaları Seven Adam
Ak Tavus Kuşu
Hepimize iyi okumalar dilerim..
Ak Tavus KuşuD. H. Lawrence · Aylak Adam Yayınları · 201423 okunma