Gönderi

7/10
·112 syf.··
Beğendi
·
2025 16. kitabı
Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, benim Peyami Safa’dan okuduğum ikinci kitap. Fatih-Harbiye’ye kıyasla bu eserinde çok daha yoğun psikolojik tahlil ve analizlere yer verdiğini söylemek mümkün. Zaten bu romanın, insan ruhunun derinliklerinde ve bir labirentin içinde gezinen ilk psikolojik romanlardan biri olma özelliği taşıdığı söylenir. Romanda karşımıza çıkan “hasta çocuk”, yalnızca bedensel bir rahatsızlık yaşayan biri değildir; kendinden söz ederken bir hastalığa sahip olduğunu söylemez, doğrudan kendisini hasta olarak tanımlar. Bu durum, hastalıkla ne kadar iç içe geçtiğini ve onu kimliğinin merkezine yerleştirdiğini gösterir. Hastalık artık onun için geçici bir durum değil, varoluşunun ayrılmaz bir parçasıdır. Karakterde yalnızlık ve eksiklik duygusunun kalıcı ve derin yaralar bıraktığını görürüz. Ancak dikkat çekici bir nokta vardır: Bu yalnızlık ve eksiklik hissi, karakter için bir yandan da bir doyum alanı yaratmaktadır. “Bu ızdıraba ve tevekküle o kadar alıştım ki, onları bırakırsam ruhumdan bir parça kesilmiş gibi boşluk duyacağım. Bırakmazsam, isyansız nasıl yaşayacağım?” sözleri, hastalığın artık vücudunun bir uzvu gibi algılandığını gösterir. Hastalık olmadan hayatına nasıl devam edeceğini, acıyı ve ızdırabı hayatından çıkarırsa yerine ne koyacağını açıkça bilememektedir. Karakterin bir yönü oldukça kasvetli ve umutsuzken, diğer bir yönü de yoğun biçimde umutludur. Ancak hayatına umut bağlayabileceği somut hiçbir dayanak olmadığı için, tüm umudunu ve yaşama tutunma isteğini Nüzhet üzerinden yansıtır. Bu noktada Nüzhet’te hissettiği duygunun aşktan ziyade sembolik bir anlam taşıdığı söylenebilir. Nüzhet, onun için hayata tutunmanın, geleceğe dair umut beslemenin ve “yaşanabilir bir hayat” ihtimalinin simgesidir. “İçimde hep ne olduklarını bilmediğim gizli ve meçhul ümitlere sarılmıştım; onlar olmasa bir saniye nefes alamazdım. Çünkü bütün hesaplar aleyhime çıkıyordu. Bu meçhul ümitler beni aldatırsa mahvolacaktım.” ifadesi, karakterin umutla kurduğu kırılgan ilişkiyi açıkça ortaya koyar. Umut belirsizdir ama vazgeçilmezdir; çünkü onsuz yaşamak mümkün değildir. Bu kırılgan yapı, Nüzhet’in yalan söylediğini fark ettiği anlarda tamamen sarsılır. “Dünyanın hiçbir Nüzhet’i yalan söylememelidir” düşüncesi, aslında idealize edilen bir figürün hakikatle özdeşleştirildiğini gösterir. “Öyle bir yaşta idim ve öyle bir mizacta idim ve çocukluğumda o kadar az oyun oynamıştım ve aldatmasını o kadar az öğrenmiştim ki, yalan bana suçların en ağırı gibi geliyordu. Bir yalan söylendiği zaman insanların değil, eşyanın bile buna nasıl tahammül ettiğine şaşırıyordum. Yalana her şey isyan etmelidir, eşyalar bile.” sözleri, karakterin yalana neden bu kadar tahammülsüz olduğunu açıklar. Bu noktada yaşanan hayal kırıklığı yalnızca bir aşkın bitişi değildir. Sabahattin AliSabahattin Ali'nin Kürk Mantolu MadonnaKürk Mantolu Madonna kitabındaki şu alıntıyı anımsattı bana: “Dünyada bir tek insana inanmıştım. O kadar çok inanmıştım ki, bunda aldanmış olmak, bende artık inanmak kudreti bırakmamıştı.” cümlesi, karakterin yalnızca Nüzhet’e değil; insana, hayata ve geleceğe dair inancını da kaybettiğini gösterir. İnancın yıkılması, varoluşsal bir boşluk yaratır. Hikâyenin sonunda karakterin tam anlamıyla iyileşip iyileşmediğini, hayatına nasıl devam ettiğini, yeniden birini sevip sevemediğini ya da hayata tutunup tutunamadığını tam olarak bilmiyoruz. Ancak bildiğimiz bir şey var: Bedensel acı geçici, yalnızlık duygusu ise kalıcıdır ve insanda derin yaralar bırakır. Taşıdığı yoğun psikolojik derinlik nedeniyle Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, benim için sıradan bir okuma deneyimi olmanın ötesine geçti. İnsan ruhunun kırılganlığına, umuda tutunma çabasına ve inancın nasıl yaralanabileceğine dair söyledikleriyle, hayatımda gerçekten önemli bir yer edindi.
1000k
Dokuzuncu Hariciye KoğuşuPeyami Safa · Ötüken Neşriyat · 2022120,9bin okunma
·
58 Gösterim
Yorumlar
Yorum yapabilmeniz için giriş yapmanız gerekmektedir.