·160 syf.··Beğendi
···Okunma: 04 Ocak 2026 15:39 Her Şeye Rağmen Hâlâ Yaşıyorsun Be…”
Japon proleterya edebiyatının en çarpıcı metinlerinden biri olan Yengeç Konserveleme Gemisi, yalnızca bir gemide geçen işçi hikâyesi değil; kapitalizmin, milliyetçiliğin ve iktidar aygıtlarının insan bedenini ve onurunu nasıl sistematik biçimde öğüttüğünün hayta yok saydığının sert bir yüzleşme belgesidir. Girişte çevirmen #Devrim Çetin Güven’in verdiği bilgilerden öğrendiğimiz kadarıyla Yazarı Kobayaşi Takici, romanın politik ve etik yükünü ne yazık ki kendi yaşamıyla da ödemiş; yasaklı Japon Komünist Partisi’ndeki faaliyetleri nedeniyle maruz kaldığı işkence sonucunda hayatını kaybetmiştir. Bu biyografik gerçeklik, romanın satır aralarındaki öfkeyi ve hakikilik duygusunu biz okurlara daha da derinleştirerek geçiriyor.
Roman, adından da anlaşılacağı üzere bir yengeç konserveleme gemisinde –Hakko Maru– geçer. Ancak burası bir gemiden çok, hukukun bilinçli olarak dışarıda bırakıldığı bir sömürü ortamıdır. Ne fabrika sayıldığı için Fabrikalar Kanunu’na ne de gemi kabul edildiği için deniz ticaret hukukuna tâbidir. Kapitalizmin gri alanları özellikle seçtiği bu sözde “ara mekân”, emekçilerin ücretli işçiden çok köleye yaklaştığı, insanlığın askıya alındığı bir “ilkel sömürü” cehennemi maalesef.
1920’lerin Japonya’sında Sovyetler Birliği ile yürütülen yengeç ve balık avı rekabetinden, bu fabrika-gemilerin doğuşunu öğreniyoruz. 1904–1905 Rus-Japon Savaşı’ndan ganimet olarak ele geçirilen Sovyet hastane ve nakliye gemilerinin dönüştürülmesiyle başlayan bu süreç, 1923’te büyük kârlar getirince sermaye için ağız sulandırıcı bir iş koluna dönüyor. Takici’nin romanı yazmadan önce gazete haberlerini derlemesi, olaylara karışan işçilerle birebir görüşmesi, metni yalnızca edebi değil tarihsel bir tanıklık hâline de getiriyor.
Gemideki karakterlerin kişisel isimleri yoktur; “üniversiteli”, “aşçı”, “miço”, “kaptan” “balıkçılar” gibi meslek adlarıyla anılırlar. Bu bilinçli tercih, kimliksizleştirmeyi vurgular. Çünkü isim, birey olma hakkıdır; kişinin biricikliğinin en temel işaretidir. Burada ise insan, yalnızca işlevi kadar vardır. Bu işlevsellik, Asa adlı şef figüründe kristalize olur. Okurun –hatta anlatıcının– onu aşağılamak için kullandığı bu kısaltma, insanlıkla bağını koparmış bir otorite tipini simgeler: insafsız, vicdansız, ahlaksız, yalancı, şeref yoksunu hırsız ve sömürünün her türlüsünü meşrulaştıran bir görevli.
Asa’nın temsil ettiği iktidar yalnız değildir. Yengeç fabrikası şirketinin genel müdürünün sömürüyle zenginleşip milletvekilliğine aday olması, sermaye–siyaset ilişkisinin Japonya’da da evrensel kapitalist çarklara tabi olduğunu gösterir. “Her şey Japonya İmparatorluğu için” cümlesi, insanlık dışı çalışma koşullarını nesiller boyunca meşrulaştıran bir slogandır ve ülkesini gerçekten seven saf yürekleri kandırma anaçlı sık sık tekrarlanır. Millî çıkar söylemi, gerçekte kapitalizmin çıkarlarını gizleyen bir perdedir. Makro politiğin mikro politikte de aynen devam ediyor olması insanı hiç şaşırtmaz.
Romanın dili serttir; onomatopoeia (yansıma sözcükler) yoğun biçimde kullanılır: tangur tungur, pat pat, pıt pıt, çatır çutur. Bu sesler yalnızca makineleri değil, bedenlerin parçalanışını, insanın metaya dönüşümünü duyurur. Yaşanılan mekânın “lazımlık” olarak adlandırılması, hem fiziksel hem ruhsal bir çürümenin en doğru ifadesidir. Bit, tahta kurusu, pislik ve soğuk; işçileri “yaşarken ölmüş olma” hissine sürükler. Bir noktada sorulan şu soru, romanın varoluşsal doruklarından biridir:
“Kurtçukların ve sineklerin üşüştüğü çürümüş, tefessüh etmiş bir ceset miyim ben?”
Sömürü yalnızca emek üzerinden işlemez; beden de bu yarışa dahil edilir. Çok çalışan ödüllendirilir, az çalışan damgalanır.
Damgalanma toplum içinde ötekileştirilme sıkmsık tekrarlaranan bir cezalandırma biçimine dönüşür.
Cinsel şiddet, özellikle miço çocukların birkaç şekerle kandırılarak istismara uğraması, açık denizde kalan erkeklerin “ihtiyaçları” bahanesiyle normalleştirilir. Zulmün sıradanlaşması, insanın insana ettiğinin en çıplak hâlidir.
Ruslarla ilk karşılaşma sahnesi ise romanın ideolojik kırılma anlarından biridir. Onlara iyi davranılması, bir Çinlinin Japonca aracılığıyla iletişim kurmaya çalışması ve “proleterya” kavramıyla ilk temas, “kızıl propaganda” korkusunun nasıl üretildiğini gösterir. Bu durumdan hoşlanmayan Otorite, işçileri kendi menfaatleri uğruna birbirleriyle rekabete sokar; böl ve yönet stratejisi kusursuz işler.
Roman boyunca resmî tarihe yönelik güçlü bir eleştiri vardır: “Bunları tarih hep böyle yazmıştı.” Bu cümle, anlatılanların ne kadarının gerçeği yansıttığını sorgulatır. Kimin gerçeği? Kimin çıkarı? İçin insanların yok yere köle olarak çalıştırlmakta insanlık onurununayaklarnaltına alacak ortamlarda yaşamakta hatta ölülerine bile değer verilmemektedir.
Grev hakkı gibi temel taleplerin “kışkırtma” olarak damgalanması, sınıfsal farkların ve insanlık dışı koşulların üzerini örter. “Hinin” –yani insan bile sayılmayan sınıf– ifadesi, Japon kast sisteminin acımasızlığını gözler önüne serer.
Demiryolu işçilerinin, balıkçıların, Hokkaido’da “ahtapot” diye anılan emekçilerin yaşadıkları; polisin arada sırada uğrayıp hiçbir şey yapmadan gitmesi; bakımsızlıktan ölenlerin gömülmeyip bir hasırın altına bırakılması… Bunlar sadece yengeçç gemisinde değil, farklı iş alanlarında da akla gelen “ilkel sömürü” ifadesini bile fazlasıyla nazik kılar. Sermaye, bu vahşeti ustalıkla “millî servetin geliştirilmesi” söylemine bağlar. Romanın özü tam da buradadır: bu metin, baştan sona politik bir hiciv, bir siyasal insanlık eleştirisidir.
Direniş ise yavaş ve kolektif biçimde doğar. Balıkçı teknelerinden başlayan örgütlenme, “hava basma lan” diye alay edilen bir işçinin şefe karşı koymasıyla ivme kazanır. Mori Motonari’nin “ok kırma” kıssası –birlikten güç doğar– direnişin felsefi zeminini oluşturur. İkinci ayaklanma başarıya ulaşır; grev yapılır, karaya çıkılır ve Asa kovulur. Ancak roman bilinçli bir uyarıyla biter: Bu, sistemin değiştiği anlamına gelmez. Sömürü yalnızca biçim değiştirir.
Metnin son cümlesi boşuna bu kadar ağır değildir:
“Bu naçizane öykü, sömürge bölgelerine yönelik kapitalizm istilası tarihinden bir sayfadır.”
Romanda Deniz ve Doğa betimlemeleri, soğuğu, tavşanlarca gelen fırtınayı iliklerimize kadar hissettirecek kadar canlıdır. Okur olarak, bu romanı Japonya’ya bu yıl (2025)turist olarak gidip gezmiş biri olarak; günümüzde tanık olduğum teknoloji, düzen, temizlik ve refah karşısında zaten şaşkınlık yaşayan biri olarak okumak, sarsıcı bir etki yarattı bende. Bir yandan yaşananlara dehşetle bakar, diğer yandan bu toplumun başardıklarına yeniden şapka çıkarttım. Bu arada şapka öıakrtılacak bir başka kişi de kesinlikle çevirmen hocamız.
Son olarak çeviriye ayrı bir parantez açmak gerekir. Japon kültürüne, efsanelerine ve tarihine yapılan göndermeler; dipnotlarla okuru besleyen, metni boğmadan açıklayan bir yöntemle aktarılmış. Çevirmen, yalnızca metni değil, bağlamı da titiz bir çalışmayla çevirmiş. Bu nedenle çeviri, inceleme metinlerinde ayrıca ve özellikle takdiri hak ediyor bence. Kendisinin üniversitede öğretim görevlisi olduğunu okudum, öğrencisi olmak isterdim açıkçası.
Yengeç Konserveleme Gemisi, iyi edebiyatın yapması gerekeni yapar: sorgulatır, rahatsız eder, farkındalık yaratır. Kültürel olarak Japonya’ya, küresel ölçekte ise dünyaya, sömürü tarihi açısından bakmayı mümkün kılan; tarihe eşlik eden bir romandır. Beğenerek okudum. Öğrendiklerim, bir okur olarak beni zenginleştirdi. Takici’ye saygılarımı sunuyorum.
Ve evet, her şeye rağmen hâlâ yaşıyorsak, bu tür metinler sayesindedir diye düşünüyorum.