Puan vermedi·176 syf.··Beğendi
· Sonradan vurup öldüreceği karısını da alıp, dış dünyadan neredeyse yalıtılmış bir kireç ocağına yerleşiyor adam. İşitme üzerine bir başyapıt yazacak. Hele şu yaşamak derdi olmasa, öfkesi olmasa, adımlarını sayarken delirecek gibi olmasa, geç kalmışlık olmasa, ah şu insanlar, hayvanlar, yollar ve dahası olmasa, ideal zaman bir gelse, yazacak. Bernhard’ın yarattığı en saplantılı beylerden biriyle, Konrad’la tanıştınız. Buyrunuz efendim.
Bernhard’ın birçok romanında anlatı, obsesif bir zihnin kendi etrafında dönmesi üzerine kurulur; bu kitapta farklı hissettiren, o dönüşün neredeyse tek bir mekân ve tek bir düşünce çekirdeği etrafında kilitlenmesi oldu. Sanki yazar, hareket alanını bilinçli olarak minimuma indirip, yoğunluğu maksimuma çıkarmış. Bu yüzden kitap daha daha sıkıştırılmış, daha basınçlı.
Bu romanda dış dünya neredeyse tamamen geri çekilmiş bir defa. Toplum eleştirisi, Avusturya’ya yönelik o bilindik tiksinti hâlâ var ama arka planda, asıl mesele insanın kendi zihninde kurduğu hapishane.
Okuduğum diğer Bernhard metinlerinde öfke dışarı taşardı. Burada ise öfke içeri çöküyor. Ve yine onlarda, hâlâ bir mücadele, bir hesaplaşma enerjisi vardı. Burada yıkım çoktan yaşanmış. Metin “olmakta olan”ı değil, olup bitmiş, yitip gitmiş olanın içinde kalmayı anlatıyor. Kitabın artık zaman hissi vermesi bundan belki.
Tüm paragraflar üç noktayla başlıyor: Karakterin yarım kalmışlığı, hiçbir zaman “temiz” bir başlangıç yapamamış olması üç noktanın yaratıcısı zannımca.
Öte yandan düşüncenin hep daha önce başlamış olmasını ifade ediyor üç nokta. Okur olarak sen de anlatıya gecikmiş giriyorsun. Ama sorun yok, Bernhard’ın dünyasındayız, zira burada hiçbir fikir ilk kez söylenmez, her şey zaten çürümüş bir tekrarın içindedir.
Yazarın en klostrofobik, en sessiz ama en acımasız metinlerinden biriydi diyeceğim ama okumadığım o kadar çok kitabı var ki, emin değilim.