Biyografik romanlar ve zamanda yolculuk hissi veren tarihsel kurgular denince, Osman Balcıgil gerçekten güçlü bir kalem. Bu kez yazar, okurunu 1940’lar Türkiyesi’ne, Nâzım Hikmet odağında şekillenen sert ve karanlık bir döneme götürüyor.
İkinci Dünya Savaşı tüm dünyada yıkıcı etkiler yaratırken; Türkiye fiilen savaşa girmemiş olsa da, aydınlara uyguladığı baskılarla tarafsızlığını oldukça tartışmalı bir şekilde sürdürür. Cephede silah tutanlarla, içeride kalem tutanların kaderinin neredeyse eşitlendiği bir döneme tanıklık ederiz.
Nâzım Hikmet’le yolları kesişen iki genç karakter: Ömer ve Zeynep… Kitap boyunca onların polis takipleri, tabutluklar, işkence odaları, 1500 mumluk lambalar, falaka ve tacizlerle altüst olan hayatlarını izleriz. Okurken sık sık “Keşke Ömer ve Zeynep’in yolu Nâzım’la hiç kesişmeseydi” diye düşündüm; yedikleri içtikleri ayrı gitseydi belki de hayatları bu kadar kararmayacaktı.
Ancak asıl meseleye gelirsem; bu romanı okumak benim için, konusunun ağırlığından çok, sürekli tekrara düşen yaklaşık 400 sayfası nedeniyle zorlayıcıydı. Toplam 535 sayfa olan eserde, asıl hikâyeyle ancak sonlara doğru karşılaşmak bir nebze nefes aldırsa da, genel olarak kitabın “yazılmak için yazılmış” olduğu hissinden kurtulamadım. Ne yazık ki bu nedenle beğenemedim.
Yine de yazara haksızlık etmek istemem. Nitekim Celile , Yeşil Mürekkep , İpek Sabahlık ve Nefesi Tutku Olan Kadın: Afife Jale benim için gerçekten çok kıymetli ve başarılı eserlerdi. Bu kitap, Balcıgil’in külliyatı içinde bana göre zayıf kalan bir durak oldu.
Putlar YıkılırkenOsman Balcıgil · Destek Yayınları · 20201,380 okunma