GIRIS
Zeze, oldukça duygusal ve küçük bir çocuk olmasına rağmen kafası yetişkinlerin işine basan,
hayal dünyası geniş bir çocuktur. Kitap, yazarın kendi hayatını kurguyla birleştirerek bizlere anlattığı otobiyografik bir roman. Kitap boyunca Zeze'nin yaramazlıklarına, hayal dünyasının ne kadar çok şey barındırdığına ve hayatın gerçekleriyle yüzleşmesine tanık oluyoruz.
ILGI ISTEGI
Zeze iyi bir çocuktu aslında. Fakat çok haylazdı. Sürekli mahallede hinlik yapar, sonunda da dayak yerdi. Dayak yiyecek olduğunu bilmesine rağmen içindeki o şeytana uyar, mahallede terör estirirdi.
Bir keresinde bir çoraptan yılan yapıp sokağın ortasına koymuştu. Yoldan kadının biri geçerken
çoraba bağladığı ipi kadın yılanı görsün diye çekmiş ve kadının çığlıklar içinde yere düşmesine neden olmuştu. Sonrasında hamile olduğunu kadının kendi ağzından duyunca hemen eve kaçıp leğenin içine saklanmıştı. Sonra o kaçınılmaz dayağı da yedi tabii. Tüm bunları kötü bir çocuk olduğundan değil, ilgi isteğinden yapıyordu. Çünkü Portuga hayatına girdikten bir süre sonra o hinlikleri bırakmış, uslu bir çocuk olmuştu. Çünkü Portuga Zeze'yle ilgileniyor, onu balık tutmaya götürüyor ve arabasıyla gezdiriyordu. Dolayısıyla ilgi ihtiyacı giderilen Zeze, uslu bir çocuk oluyordu.
ZEZE'NIN KALBI
Zeze her ne kadar yaramaz bir çocuk olsa da çok temiz ve güzel bir kalbe sahip. Noel'in ertesi gününde ayakkabılarının boş olduğunu gördükten sonra "Fakir bir babanın evladı olmak ne hoş!" diye bağırmış ve babasının az ötede onu izlediğini fark etmişti. Sonrasında bu söylediğinden pişman olup ağlamış ve sırf babasının gönlünü alabilmek için sokağa ayakkabı kutusunu da alıp para kazanıp onun en sevdiği sigarayı almaya çıkmıştı. Bunun haricinde öğretmeni Dona Paim'aya kimse çiçek vermediği için üzülmüş ve ona çiçek vermişti. Tabii çiçekleri birinin bahçesinden çaldığını öğrenince ona bunu bir daha yapmamasını söylemesi üzerine Zeze, onun saksısının sürekli boş kaldığını ve boş kalmasını istemediğini söyledi. Öğretmeni Zeze'nin ailesinin
durumunu bildiğinden ona kremalı çörek alması için para veriyordu. Zeze de aldığı kremalı çöreği sınıflarındaki zenci bir kızla paylaşıyordu. Öğretmeni bunları Zeze'den duyunca duygulanmış, gözlerinden yaşlar akmıştı. Zeze'nin kitabın sonlarındaki o ağır kaybından sonra ne kadar çok seveni olduğunu çok net bir şekilde görüyoruz. Birlikte istasyonda şarkı söylediği Ariovaldo Efendi bile onun yaşadığı mahalleye gelmişti. Lala yanlarında olmadığında hiçbir şey vermeyen tatlıcı adam bile gelmişti.
HAYAL DUNYASI
Zeze, canlı nesnelerden cansız nesnelere kadar her şeyle konuşmayı çok seviyor. Eski evlerindeki yarasa Luciano, yeni evlerindeki şeker portakalı fidanı Minguinho (nadiren Xururuca derdi) gibi etrafındaki hayvanlara ve bitkilere isimler takardı. Genelde karşısından yanıt gelmezdi, yalnızca şeker portakalı fidanı onunla konuşuyordu. Onun bu hayal dünyası geniş davranışına çevresindekiler tabii ki bir anlam veremiyordu. Çünkü önlerinde okyanusları bile dolduracak büyüklükte bir hayal dünyası vardı.
YETISKINLERIN DUNYASI
Çocuklar için dünyanın amacı kartları takas edip birbirleriyle alışveriş yapmak, hayal kurmak, misket oynamak ve hinlik peşinde olmak olabilirdi fakat yetişkinler için dünya yalnızca hayatta kalmaya çalıştıkları bir yerdi. Hayat zordu, çalışmak gerekiyordu. Zeze, tam olarak olmasa da biraz anlıyordu yetişkinlerin dünyasını fakat anlam veremediği bir şeyler vardı yine de. Örneğin eski evlerinden yeni evlerine eşya taşıyan at arabasının sahibiyle bir sohbet başlatmak için çok çabalıyor fakat nedense adamdan yalnızca kısa yanıtlar alıyordu. Kendisi çok konuşkan olduğu ve her şeyi merak edip sorduğu için böylesine kapalı bir insan onun için anlaşılması zor bir durumdu.
GUNAH KECISI
Yaptığı yaramazlıklar yüzünden dayak yemeye razıydı. Yediği dayaklar acı vericiydi tabii ki fakat en acıları haksız yere yediği dayaklar. Bunlardan ilki ablasından yediği dayaktı. Zeze, uslu uslu balonunu yapmaya koyulmuşken ablası onu yemek yemeye çağırmıştı. Geleceğini söyleyip balonunu yapmaya devam edince ablası daha da şiddetli bağırmaya başlamıştı. Sonra bir kavga çıkmış ve Zeze'nin üzerinde uğraştığı balonu yırtmıştı ablası. Bunun üzerine "orospu" diye ablasına bağırmaya, hakaretler etmeye başlamıştı. Kavgaya abisi Totoca da dahil olmuş, Zeze'yi dövmeye başlamışlardı. Sonra imdadına ablası Gloria (çok sevdiği zamanlar Godoia derdi) yetişmişti.
Bir diğer dayaksa babasının attığı dayaktı. Babasını morali bozuk görünce Ariovaldo Efendi'den öğrendiği -istasyonda şarkı sözleri satan adam ve bir süre onunla söz satıp beğenilmeyen parçaları ablasına getirdi- bir şarkıyı mırıldanmaya başladı. Belki babasının morali düzelir diye. Fakat mırıldandığı şarkı +18 olduğu için babası şarkıyı duyar duymaz Zeze'yi yanına çağırmış ve bu şarkıyı kimden öğrendiğini sormuştu. Ariovaldo Efendi'den öğrendiği söyledikten sonra onunla bir daha görüşmemesi gerektiğini söylediğini söyledi. Fakat daha önce böyle bir şey dememişti Zeze'ye. Şarkıyı tekrar söylemesini söyledi sonra. Zeze, tekrar söylemeye başlayınca bir tokat indirdi yanağına. Bir daha, bir daha diyerek defalarca tokat attı oğluna. Zeze babasının niye böyle yaptığını anlamadı. Dayanamayıp babasına hakaretler yağdırmaya başladı. Babası da kemeriyle
dövmeye başladı küfürler üzerine. İmdadına yine ablası Godoia yetişti. Babası sonradan anladı tabii, kendisiyle dalga geçmediğini. Zeze, bu dayaklar yüzünden bir süre evden bile çıkamadı.
TRAVMA
Bu acınası ve dayaklarla dolu yaşamında Portuga (asıl adı Manuel Valadares) Zeze'ye bir merhem gibi gelmişti. Aslında Zeze'nin babasından bile yaşlıydı fakat Zeze onu çok seviyordu. İlk tanışmaları kötü oldu tabii. Arabasının arkasına takılıp yarasalık -Zeze'nin deyimiyle- yapmaya kalkmış ve işler beklediği gibi gitmemişti. Yaptığı hinliği gören Portekizli Zeze'nin kıçına sağlam bir şaplak yapıştırmıştı. Zeze, bunun utancından ötürü okula her gidişinde etrafına dikkatle bakarak gidiyordu. Bir ara ayağına cam batmış ve zar zor yürür hale gelmişti. Portekizli de Zeze'nin yaralı olduğunu görmüş ve onu başta okula diye arabasına bindirip eczaneye tetanos aşısı olmaya
götürmüştü. Şaplak olayından sonra Portekizliyi öldürmeye and içmiş olan Zeze için artık o hayatındaki en iyi dostu olmuştu.
Artık vaktinin çoğunu onunla birlikte geçiriyor, onunla birlikte arabayla geziyordu. Bir keresinde, onunla balığa gidecek başka kimse olmadığı için balık tutmaya bile gitmişti. İşte o vakit Zeze, bu yaşlı Portekizliyi duygulandıracak bir istekte bulunmuştu: "Beni babamdan alsana" diye. Bunu duyan Portekizli Zeze'ye oğlu mu olmak istiyor diye sormuş ve duygulanmıştı. Sonra, hayatta sorunların bu kadar kolay çözülemediğini ve yanına alamayacağını söylemişti. Fakat bundan sonra onu oğlu gibi seveceğini söyleyip bağrına basmıştı.
Her şey böyle güzel ilerlerken Zeze bir gün okuldayken sınıfa geç kalan bir çocuktan aldığı haberle soğuk terler dökmeye başlamıştı. Aldığı haber Mangaratiba treninin Portekizli'nin arabasını un ufak etmiş olduğuydu. Haberi alır almaz sınıftan hızla çıkıp olay yerine doğru koşmaya başlamıştı. Olay yerinde bir sürü kişi olduğunu görmüş ve daha da yakına gitmek
istemişti fakat Ladislau Efendi ona engel olmuştu. Zeze'yi yatıştırmaya çalışmasına rağmen Zeze gayet her şeyin farkındaydı. Mangaratiba'nın affı olmazdı. Portekizli'nin öldüğünü biliyordu. Şok geçirmiş bir halde bir ağacın dibine kadar gidip sırtını ağaca yasladı. Onu orada, ateşler içinde abisi Totoca buldu. Kolundan tutup eve getirdi. Evde ablalarından biri vardı. Totoca herkes nerede, Zeze çok hasta deyince ablası Zeze'nin kesin rol yaptığını, şimdi ona gününü göstereceğini söylemesiyle Totoca onu engellemiş, bu sefer Zeze'nin kesin öleceğini söylemişti. Zeze'nin bu hale düşmesinin sebebinin Totoca'nın şeker portakalı fidanının kesileceğini söylemesi olduğunu zannetmişlerdi. Zeze'nin Portuga'yla neler yaşadıklarından haberleri yoktu.
DEGISIM
Geçirdiği travmayı yavaş yavaş atlatan Zeze, normal hayatına geri dönmeye başlamıştı. Fakat tabii ki de eskisi gibi öyle enerjik değildi. İçindeki kuşun uçarak gökyüzüne gidip içindeki kafesi boş bırakması gibi artık o şen şakrak hali de Portuga'nın ölümüyle birlikte kendisini terk etmişti. Kitabın sonunda yazar, son itirafını yaparak çocukluğuna veda eder. Portuga'nın kendisine
yaptığı gibi şimdi o çocuklara sinema yıldızı kartları dağıtıyordu. Çünkü şefkat olmayınca yaşamın bir anlamı kalmıyordu. Portuga'nın ona hayatın şefkatli yanını öğretmişti çünkü. Şefkatsiz yaşanamayacağını biliyordu. Yaptığı "KÜÇÜCÜK ÇOCUKLARA HER ŞEYİ NEDEN ANLATMAK GEREK?" alıntısıyla küçük yaşta hayatın çarpıcı gerçekleriyle karşılaşmasının kendisi üzerinde
bıraktığı o acıyı görebiliyoruz. Bu son itiraf kısmıyla birlikte Vasconcelos, Portuga'ya veda etmiş oluyor.
KAPANIS
Şeker Portakalı, sevginin hayata tutunmak için herkesin ihtiyacı olan bir şey olduğunu ve şefkatin olmadığı bir hayatın anlamının olmadığını bizlere yazarın kendi hayatındaki acı bir kayıp üzerinden gösteriyor. Şeker PortakalıJosé Mauro de Vasconcelos