·280 syf.····Okunma: 11 Ocak 2026 21:52 Doğrudan konuya giriyorum, beğendiğim yerler oldu ama kitabı sevmedim ve önermem. Puanının neden bu kadar yüksek olduğuna da şaşırdım açıkçası. Daha önce Serenad, Balıkçı ve Oğlu ile Huzursuzluk kitaplarını okumuştum. Bu kitap onların yanında benim için büyük bir hayal kırıklığıydı. Okuduğum en etkileyici kitaplardandı diyenleri asla anlayabilmiş değilim.
İnceleme yazmaya gerek duymamıştım ama sonra içim rahat etmedi. İçinde biraz(?) spoiler olabilir çünkü başka türlü anlatabileceğimi düşünmüyorum. Şimdiden söyleyeyim, bu bir incelemeden daha çok benim kitap hakkındaki düşüncelerim. Bu yüzden yer yer dağınık ve aşırıya kaçmış olabilirim. (yazar notu: uzattı ve aşırıya kaçtı!) Şimdiden kusura bakmayın.
Öncelikle beğendiğim yanlarından başlayayım. Yazarın dilini ve yazım tarzını seviyorum. Dili akıcı ve insanı yormuyor. Bu kitabını sevmememe rağmen kendini okuttu ve yer yer sıkıcı olmasına rağmen bazı şeyleri merak ettirdi. Üstelik beni sıkan kitaplara katlanamama gibi bir huyum var. Dört puanı vermemin sebebi yazım dili ve akıcılığıydı. Ayrıca kitapta birkaç güzel aforizma vardı. Ama...
Gelelim amalara. Daha doğrusu benim için amalarına.
Öncelikle tek kelimeyle "garip" bir ana karakterimiz var. Emekli mühendis, ellili yaşlarda ve kitaplarla dolu bir evde münzevi bir hayat yaşıyor. Evde yapılan yemek kokusundan bile rahatsız oluyor. Evine girebilen sadece üç kişi var. Bir sabah, evine girebilen kişilerden biri olan kadın arkadaşının cinayete kurban gittiğini öğreniyor. Haberi alınca böyle bir durumda ne yapılır, ne denir, ne hissedilir diye düşünüyor. Böyle durumlarda kitaplarda anlatılan donakalma durumundan bahsetmiyorum. Karakterimiz ciddi anlamda duygularından yoksun. Bunun sebebi kitabın sonunda açıklansa da bana yüzeysel ve zorlama geldi. Duygularını hissedememesi yetmezmiş gibi karakterimizin dokunma duyusu da bir sebepten dolayı çalışmıyor. Kimseye dokunamıyor.
Kitapta bu duygusuzluğa örnek olacak pek çok sahne var. Bunlardan biri, kendisini rahatsız eden bir kediye taş atıp öldürmeyi düşünecek kadar ileri gitmesi. Ona bu kadar sinir olmamamın sebebi de sanırım yazarın başarısı. Kitap ben diliyle yazıldığı için karakterin içinden geçenleri filtresiz okuyoruz. Bu da onu anlamamızı değil ama tanımamızı sağlıyor.
İnsanlarla arasında uçurum olan bu karakterimizin evine cinayet sebebiyle "genç" bir gazeteci kız geliyor ve adam tabiri caizse onu evde tutmak için kırk takla atıyor. Sonra bir bakmışız yıllardır içinde tuttuğu, kimseye anlatamadığı "kardeşinin hikayesi"ni anlatacak biri bulmuş. Ben bir sorguladım açıkçası neden bu kız diye... Neyse, hadi buna tamam dedim diyelim.
Gazeteci genç kız bazı sebeplerden dolayı evinde birkaç gece yatılı kalmak zorunda kalıyor. Karakterimiz ise kıza "insan soyunun en tehlikeli duygusu aşktır" tezini ispatlayacak olan hikayesini anlatıyor bölüm bölüm.
Üzgünüm ama büyük bir spoiler vermek zorundayım devam etmek için. Kitabı okumayı düşünürseniz bundan sonrasını atlayabilirsiniz. Kitabın sonunda kıza anlattıklarının aslında kafasında kurduğu bir senaryo olduğu, kardeşi olarak anlattığı kişinin ise kendi olduğu ve hem yaşadığı travmalar hem de kafasına aldığı bir darbe nedeniyle hayatına ailecek geçirdikleri bir kaza sonucu ölen ikiz kardeşinin ismiyle devam ettiği anlaşılıyor. (aslında sadece kendisi hayatta kalmış)
Yaşadığı travmayı özetlemeye çalışacak olursam iş için yurt dışına gittiğinde daha önce hiç görmediği, bilmediği, tanımadığı bir kıza resmen "çarpılıyor". Yıldırım aşkı mıdır nedir, ben bilmem. Sonra kızı buluyor, tanışıyor vs vs vs... Ancak konuşmak için bir tercümana ihtiyaç var ve gittikleri her ortamda bir kız arkadaşı (sevgili anlamında değil) onlara tercümanlık yapıyor çünkü başka tercüman yok. (?)
Bu kızla tatile gitmek için bir plan yapıyorlar, tabii ki tercüman da dahil onlara. Üç kişilik bir Bermuda Şeytan Üçgeni, ne güzel!
Ama tatile gitmek için havaalanına gittikleri zaman bir de ne olsun, karakterimiz tutuklanıyor! Bir yıl boyunca hayvani koşullarda bir hücrede kalıyor. Sonra ise tesadüfen bir yanlış anlaşılma olduğu, ismine ve fiziğine benzeyen bir suçluyla karıştırıldığı için tutuklandığı anlaşılıyor. Haklı olarak yanlış anlaşılınca beni neden serbest bırakmadılar diye sorduğunda ise "unutulduğu" söyleniyor. Basbayağı unutulmuş. Bu noktada bir parantez açmak istiyorum. Zülfü Livaneli'nin farklı yerlerde tekrar ettiği unutulma mevzusu burada incelikli işlenmiş, hakkını yemeyeyim şimdi.
Bu şokun üstüne asıl şok ise onu ihbar edenin tercüman arkadaşı olması. Evet. Gidip kıza hesap sorduğunda kız aşık olduğunu söylüyor. Adam garibim kendine aşık oldu sanıyor ama meğerse ikisi de aynı kadına aşık olmuşlar! Bu noktada hikaye çok daha güzel bağlanabilirdi. Okuyunca ne alaka, dedim yani. Buraya kadar bunu öğrenmek için mi okudum ben??
Şimdi hikayeden çıkıyorum. Adam gazeteci kıza hikayesini anlatmayı bitiriyor. Tabii kıza bunları "kardeşinin hikayesi" gibi anlatıyor. Kız nereden bilsin adamın kafadan kontak olduğunu? Sonra yatmaya gittiklerinde adam kız uyurken sessizce yanına yatıyor. Beni en çok rahatsız eden durumlardan biriydi. Hadi uyurken onu seyretmesine de tamam dedim diyelim (demiyorum!), yanına uzanıyor ve sonra ne oluyor biliyor musunuz? Kız bir anda uykusunda dönüp adamı öpüyor hdjhdj Sonra da ne kız fark ediyor bunu ne de adam "dokunmama" tikine yeniliyor. Ön yargıdan mı, sevmediğim için mi bilmiyorum ama bu çok mu gerekliydi yani, ne alaka??
Bütün bunların dışında cinayetten bahsetmiştim ya, karakterimiz en sonunda bunu aslında belki de engelli diyebileceğimiz bir çocuğun yaptığını ispatlıyor. Bu "çocuk" maktulün ona sevgi göstermesi sonucu aralarında bir şey olduğunu düşünüyor ancak başkalarıyla samimi olduğunu gördüğünde onu cezalandırmak için kıskançlıkla defalarca bıçaklıyor. Sonra da yazarımız bunu "İnsan soyunun en tehlikeli duygusu aşktır"a bağlıyor. Bu bir tek bana mı çok saçma geldi anlamadım ki? Hadi diyelim ille de buraya bağlayacaksın, çocukla ne alakası var?
Başınızı şişirdim ama son bir şey daha. Bu kitabı okurken ben neden Anna Karenina'nın ve bunun gibi klasik aşk kitaplarının sonuna dair çok büyük şeyler öğrendim? Ne suçum vardı yani, ben masum masum kitap okuyordum..
Belki de aşk duygusunu hiç hissetmediğim ve bilmediğim, bu konuda ihanete uğramadığım için kitabı sevmedim ve en küçük şeyler bile gözüme battı, bilemem. Ama Serenad kitabını sevmiş olmama rağmen -ki onda da aşk vardı- bu bana hiç hitap etmedi. Bu mudur yani aşk? O zaman kalsın, ben böyle iyiyim. Travma varsa kitap derindir anlayışından çıkmalıyız çünkü bu kitapta bol travma olmasına rağmen derinliğin olduğunu düşünmüyorum.
Sonuç olarak okumasanız da olur, zaten incelememin hepsini okuduysanız okumuş kadar oldunuz. Sonuna kadar okuduysanız teşekkür ederim.
Kitapla kalın, hoşça kalın, yalnız kalmayın...