Bu mesele “erkek–kadın” diye iki kelimeye sığmayacak kadar derin; çünkü burada tartışılan şey cinsiyet değil, zihniyet. Kadınlar yüzyıllardır kendilerini korumaya, sakınmaya, susmaya, temkinli yaşamaya zorlanıyor. Etek boyu, gece saati, gülüşü, sessizliği, yüksekliği… Hep kadının üzerinden yürüyen bir denetim dili var. Oysa asıl soru çok daha basit ve çok daha can yakıcı: Neden erkeklere sınır, sorumluluk ve empati öğretilmiyor?
“Erkek yapar” diye geçiştirilen her davranış, bir başka kadının hayatına bedel oluyor. Erkekliğin saldırganlıkla, güç gösterisiyle, kontrolle eş tutulduğu bir dünyada kadınların güvende olması mucizeye bırakılıyor. Sonra da mucize bekleniyor: “İyi erkekler de var.” Elbette var. Zaten mesele de tam burada başlıyor. İyi erkek olmak bir istisna değil, standart olmalı.
Kadınlar korunmak istemiyor; özgürce yaşamak istiyor. Sürekli tetikte olmak zorunda kalmadan, “ya başıma bir şey gelirse” korkusuyla değil, “hayatımı nasıl yaşamak istiyorum” umuduyla yürümek istiyor. Bunun yolu daha çok ceza yazmaktan değil, daha çocukken verilen eğitimden geçiyor. Duygularını bastırmayan, hayır kelimesini anlayan, sınır tanıyan, eşitliği içselleştiren erkekler yetiştirmekten geçiyor.
Bu bir “erkek düşmanlığı” değil; tam tersine, erkekliği de bu zehirli kalıplardan kurtarma çağrısı. Çünkü o kalıplar erkekleri de sakatlıyor: ağlayamayan, konuşamayan, duygusunu öfkeyle dışa vuran bireyler yaratıyor. Sonra herkes kaybediyor.
Kısacası mesele kadınların kendini nasıl koruyacağı değil; erkeklerin nasıl insan olacağı. Kadınlar zırh kuşanmak zorunda kalmadığında, erkekler de yüklerinden arınmış olacak. Ve işte o zaman, gerçekten eşit, gerçekten güvenli bir dünya mümkün olacak. Bu bir lütuf değil, bir hak. Ve haklar sessizce beklenmez; yüksek sesle, cesaretle hatırlatılır.