Alexandre Seurat t’ın Sakar romanı, Fransa’da yaşanan gerçek bir olaydan yola çıkarak bireysel bir trajediyi sistemsel bir körlüğe dönüştürüyor. Roman yalnızca bir çocuğun maruz kaldığı şiddeti değil; aile, okul ve sosyal kurumların “normal” kabul edilen sınırları ne kadar geç fark ettiğini de gözler önüne seriyor.
Dört kardeş arasından yalnızca Diana’nın kurban edilmesi, metnin en rahatsız edici sorularından biri. Seurat bu soruya net bir cevap vermiyor; aksine okuru, görünmezleşen çocuklar üzerine düşünmeye zorluyor. Diana’yı diğerlerinden ayıran şey bir “kusur” değil, korunmasızlığı. Sessizliği, uyumu ve beklentilere itiraz etmeyişi onu görünmez kılıyor. Roman burada şiddetin çoğu zaman bağırarak değil, sessizlik içinde sürdüğünü hatırlatıyor.
Ebeveynlerin sergilediği sevgisizlik ise bireysel bir kötülükten çok, öğrenilmiş ve normalleştirilmiş bir davranış biçimi olarak sunuluyor. Aileye duyulan sorgusuz güven, öğretmenlerin, sosyal hizmetlerin ve çevrenin müdahale sınırlarını bulanıklaştırıyor. Çok sayıda işaret fark ediliyor, çabalar gösteriliyor; ancak hiçbiri yeterince “tehlikeli” kabul edilmediği için sonuç değişmiyor.
Romanın en sarsıcı yönlerinden biri de finalde babanın sergilediği soğukkanlılıktır. Bu sahne, okuru duygusal bir patlamadan çok ahlaki bir boşlukla baş başa bırakır. Acı, burada dramatize edilmez; tam tersine sıradanlaştırılarak daha da ürkütücü hâle gelir.
Sakar, okurdan şefkat değil, dikkat talep eden bir roman. Çünkü Seurat’ın asıl sorusu şudur:
Bir çocuğun başına gelenler mi daha korkutucudur, yoksa herkesin bir şeylerin yanlış gittiğini sezip yine de geç kalması mı?