·264 syf.··Beğendi
···Okunma: 20 Ocak 2026 10:57 UYARI: Kitapla ilgili ipuçları içermektedir.
Edebiyat dünyasının en gizemli yazarlarından olan Süskind, Türkçeye “Koku” olarak çevrilen Das Parfum adlı romanını 1985 yılında yayımlamıştır. Roman, yayımlandıktan kısa bir süre sonra Almanya sınırlarını aşarak dünya edebiyatının en çok okunan modern klasiklerinden biri hâline gelmiştir. Romanının bu büyük başarısının ardından gelen tüm ödülleri reddeden Süskind, bir gazetenin sunduğu 5.000 dolarlık "En İyi İlk Roman" ödülünü de kabul etmez. Kamuoyu önüne çıkmaktan hoşlanmayan, şimdiye kadar sadece bir röportaj veren, küçük bir kasabada münzevi bir hayat sürmeyi tercih eden Süskind’in bu büyük romanı neden bu kadar okunmuştur? Yazarın bu büyük başarısının sırrı nedir? Gelin bunu birlikte değerlendirelim.
Roman, başkahramanın okura sunulmasıyla başlar. Anlatıcı, başkahraman olan Jean Baptiste Grenouille’u kendi alanlarında sınırları zorlayan dev isimlerle —cinselliğin karanlığındaki Sade, ideolojinin keskin kılıcı Saint-Just, siyasi dehanın gölgesi Fouché ve mutlak gücün simgesi Bonaparte ile— aynı teraziye koyar. Grenouille’ın bunlardan tek farkı, unutulmuş olmasıdır. Unutulmasının nedeni ise onun eşsiz dehasının ve dizginlenemez hırsının, ardında hiçbir somut iz bırakmayan, uçucu bir evrende, yani kokular dünyasında vuku bulmuş olmasıdır.
Süskind, Grenouille’u bir dâhi olarak sunduktan hemen sonra 18. yüzyıl Paris’ine yönelir. Grenouille, 17 Temmuz 1738’de Paris'in "en kokuşmuş" noktasında, bir balık tezgâhının altında doğar. O, hayatın bittiği yerdeki (ölü balıklar, atıklar) kokuların içinden çıkar. Grenouille, annesi için “sahici bir çocuk” değildir. Bu yüzden de balık tezgâhında dünyaya getirdiği bebeği “bir sinek bulutunun altında; balık kafalarının, organlarının arasında” bırakıp gider. Grenouille’un hayata tutunabilmek için attığı ilk çığlık, annesini giyotine götürür. Yani bebek Grenouille, bir bakıma hayata bir "katil" olarak başlar.
Yazarın, başkahramanına “Grenouille” adını vermesi oldukça manidardır. Zira Fransızca bir kelime olan “Grenouille”, “kurbağa” anlamına gelir. Hem karada hem suda varlık gösterebilen, estetikten yoksun ama bir o kadar dirençli olan bu hayvan ile anti-kahramanımız arasında sarsıcı benzerlikler vardır. Grenouille, tıpkı bir kurbağa gibi en imkânsız koşullarda dahi hayatta kalmayı başaran, toplumun kıyısında yaşayan “çirkin” bir figürdür. Ancak onun doğası sadece kurbağa ile sınırlı kalmaz, romanda bir leitmotiv olarak işlenen “kene” imgesiyle daha karanlık bir boyut kazanır. Süskind’in deyimiyle Grenouille, “dünyaya dışkısından başka bir şey vermeyen” asalak bir varoluşu temsil eder. Bu asalaklık, metinde şu sözlerle vücut bulur:
“Dirençli bir bakteri kadar inatçı, sessizce bir ağaçta bekleyip yıllar önce ele geçirdiği küçücük bir damla kanla geçinen kene kadar kanaatkârdı. Bedeni için gereksindiği, en az ölçüde besinle giysiydi. Ruhu içinse bir gereksinimi yoktu.” s. 27
Grenouille, her şeyden öte bir hiçtir:
“Bir çırak parçasıydı, yani bir hiç. … bir hiçten bile az bir şeydi, çünkü doğru dürüst bir çırak olabilmek için kusursuz, yani evliliğe dayalı bir kökeni olması, zanaatçı ailesinden geliyor olması, bir de çıraklık sözleşmesi olması gerekiyordu ki bunlardan hiçbiri onda yoktu.” s. 117
Grenouille, romanda hiçbir zaman bir insan olarak görülmez. Sekiz yaşında çalışması için bırakıldığı tabakhanede de bir havyan muamelesi görür. Bir tabakhane hastalığı olan karakabarcığa yakalanıp iyileşince işvereni Grimal’in ona bakışı değişir:
“Grimal, onu artık herhangi bir hayvan gibi değil, yararlı bir ev hayvanı gibi tutuyordu kapısında.” s. 39
Yazar, Grenouille’un ruh dünyasını çizebilmek için tüm bu sözcükleri (kene, haşarat, hayvan vb.) bilinçli olarak seçmiştir. Yazarın bu bilinci, sadece seçtiği sözcüklerde değil; kullandığı tekniklerde de göze çarpar.
Romanda henüz Grenouille ile tanışmayan Baldini’nin, kalfası Chénier ile diyaloğu (s.55-56) bir tiyatro metniyle okura sunulur. Roman, kısa süreliğine bir tiyatro oyununa dönüşmüştür. Romanda metin olarak bu diyaloğun seçilmesi, bir rastlantı değildir. Baldini, kendini olduğundan farklı bir şekilde dışarıya lanse eder. Kalfası da ona sorgusuz sualsiz tâbidir. Yani bu sayfalarda aslında kişiler konuşmaz, sadece kendilerine biçilen rolleri oynar. Baldini’nin kalfası Chénier ile kurulan, yalan ve rol üzerine inşa edilmiş bu tiyatral diyalog, Molière komedyalarındaki ikiyüzlü tipleri çağrıştıran örtük bir metinlerarası göndermedir. Süskind, bu yapay formu kullanarak Grenouille’un doğal ve vahşi dehası ile Paris toplumunun bu "kıvrak ama boş" nezaketi arasındaki uçurumu daha da derinleştirir.
Süskind, romanında geleneksel anlatıyı kırarak postmodern unsurları kullanır:
“Böyle uçucu yağı olmayan maddeler söz konusu olduğunda tabii hepten anlamsız kalıyordu damıtma yöntemi. Fizik okumuş biz bugünkü insanlar bunu hemen anlayıveririz. Oysa Grenouille için bu bilgi, hep hayal kırıklığı getiren denemelerden oluşan uzun bir zincirin, zahmetle elde edilmiş son halkasıydı.” s. 110
Burada anlatıcı, hikâyenin akışını durdurup okura doğrudan seslenir ve metnin bir "kurmaca" olduğunu okura hatırlatır. Anlatıcı, ayrıca 18. yüzyılda geçen bir hikâyede, "bugünkü insanlar" diyerek modern dönemin bilgisini devreye sokar. Bu, tarihsel gerçeklik yanılsamasını yıkan bir postmodern hamledir. Romana hâkim olan ironi, burada da göze çarpar. Grenouille’un “hayal kırıklığı getiren denemeleri” ile “modern insanın fizik bilgisi” arasındaki tezat, yazarın ironik bakış açısını yansıtır. Okuyucu, kahramanın yaşadığı trajik başarısızlığa dışarıdan, üstün bir bilgiyle ve hafif bir alayla bakmaya davet edilir. Yazar, okura "Siz ve ben biliyoruz ki bu damıtma yöntemi işe yaramaz ama zavallı Grenouille bunu aylar sonra anlayacak." diyerek okuru kurgunun işleyişine ortak eder.
Süskind’in romana hâkim olan ironik anlatıcı tavrı, manevi değerler söz konusu olduğunda daha da keskinleşir. Baldini, yanından ayrılacak olan Grenouille’a üç şart koşar ve bu üç şarta uyacağına dair Grenouille’un yemin etmesini ister:
“… Bütün bunlara uyacağına azizlerin tümü, annesinin zavallı ruhu ve kendi şerefi adına yemin etmeliydi. Ne şerefi olan ne azizlere ne de annesinin zavallı ruhuna inanan Grenouille yemin etti. Başka her yemini de ederdi.” s. 118
Yazar, burada sadece bir yemin sahnesini anlatmaz, toplumsal kutsallarla bireyin iç dünyası arasındaki uçurumu sergiler. Azizler, anne ruhu ve şeref gibi en üst değerler; Grenouille için ağızdan çıkan boş sözcüklerdir. Bir anti-kahraman olan Grenouille’un ahlaki bir pusulası yoktur, o, sadece hedefine odaklanmıştır. Peki, ikiyüzlü olan sadece Grenouille mudur? Dışarıdan oldukça ahlaklı görünen ama ticaretini yaptığı parfümlerin reçetelerini çalan Baldini zihninden şunları geçirir:
“… Gerçi hak değil bu yaptığım ama Tanrı bir gözünü yumacaktır, muhakkak yumacaktır. … Hem benim suçum ne ki bu işte, eğer bir suç söz konusuysa? … Çok çok, zanaat geleneğinin buyurduğu fazilet yolundan cüzi ölçüde ayrılmış olmam.” s. 120
Kitabın ikinci bölümünde Grenouille, insanlardan uzakta bir mağarada yedi yıl geçirir. Burası onun için dünyadan değil, insanlardan kaçış yeridir. Mağarada bir hayvandan farksız yaşar; kertenkeleleri ve kargaları yiyerek beslenir. Ancak bu bedensel sefaletin içinde, zihinsel bir ihtişam yaratır. Yazar, kitabın neredeyse tamamında "Grenouille" ismini kullandığı kahramanına bu bölümde “Jean-Baptiste" diye hitap eder. Bunun sebebi, kahramanın iç dünyasındaki kimlik değişiminin ve güç fantezisinin simgelenmesidir.
Yazarın metne Fransızca sözcükler serpiştirmesi, postmodern edebiyatın en sevdiği oyunlardan biridir: dilsel çoğulculuk. Okur, kendi ana dilinde akıcı bir şekilde metni okurken aniden yabancı bir kelimeyle karşılaşınca duraksar. Burada amaç, okurun metne kapılıp gitmesini engellemek ve ona okuduğu şeyin "yapay bir kurgu" olduğunu hatırlatmaktır. Almanca yazılan bu metnin 18. yüzyıl Fransa’sının atmosferini işlemesi de yazarı Fransızca kullanımına itmiş ve yazar, böylelikle o dönemin "diplomasi, sanat ve parfüm" dili oluşuna bir gönderme yapmıştır.
Bu bölümde hayalî mekândaki “firfiri salon” da dikkat çekicidir. Grenouille'un hayalinde kendine "Jean-Baptiste" diyerek bir aristokrat gibi davranmasıyla kanepesinin "fırfiri" (mor) olması birbirini tamamlar. O, zihninde kendini bir kral dairesinde hayal etmektedir. Yazar, mekânı betimlerken her bir sözcüğünü titizlikle seçmiştir.
Grenouille, mağarasında huzurlu bir şekilde yaşarken kokusunun olmadığını fark eder. Bu durum, onun için “bir iç felaket”tir. Bu felaket üzerine mağarasından çıkar. Marki’nin yanındadır artık ve bir denektir. Bir denek olarak Grenouille’a yemek ve giysiler verilir. Bir insana dönen Grenouille, artık insan gibi kokmak da istemektedir. Bunun reçetesini de bulur. Bulduğu reçete oldukça manidardır: bayat, ayrışmaya başlayan peynir; kurumuş balık, çürük yumurta, amonyak, muskat, boynuz rendesi ve domuz yağı.
“Sonra insandan çok, kadavra gibi kokan bu tüyler ürpertici temel kokunun üstüne yağlı taze kokulardan bir kat çekti: Nane, lavanta, terebentin, limon … gibi nadide çiçek yağlarıyla hem dizginledi hem gizledi. … Taze bileşenler, altta yatan pis kokuyu yok etmiş; duyulamaz hâle getirmişti. İğrenç koku, çiçek kokularıyla güzelleşmişti…” s. 161
Yazarın bu reçeteyi böylesine detaylı ve mide bulandırıcı bir şekilde sunması, romanın en güçlü toplum ve insan eleştirisidir. Reçete aslında bir “insanlık metaforu”dur. Peynir, çürük yumurta, amonyak... Bunlar insanın hayvansı ve ölümlü yanını temsil eder. Nane, lavanta, limon... Bunlar ise medeniyeti, kıyafetleri ve nezaket kurallarını temsil eder. İnsan, özündeki bu "kadavra" kokusunu (yani vahşiliğini, bencilliğini, çürümüşlüğünü) ancak toplumun kabul ettiği yapay parfümlerle (etiketlerle, ünvanlarla) gizleyerek "insan" içine çıkabilir. İnsanlar aslında gerçek anlamda birbirini sevmemektedir, sadece üstlerine sürdükleri o "nane, lavanta" kokulu medeniyet maskesini sevmektedir. Grenouille insan gibi kokmaz. Çünkü onun ünvanı, etiketi yoktur; bunların aksine o, vahşidir.
Reçetede “kadavra” gibi kokan maddelerin olması çok manidardır. Yazar; aslında insanlığın, kendi çürümesini gizlemek için "kültür" denilen parfümü icat ettiğine gönderme yapmaktadır. Grenouille bu iğrenç karışımı sürdüğünde insanlar ilk defa onu “fark eder”, ona ilk kez "bir insanmış gibi" davranır, ona yol verir ve gülümser. Bu, Süskind'in en büyük tokadıdır: Toplumun saygısı, özündeki pisliğe bakmaksızın sadece dışarıya verdiğin imajla ilgilidir. O hâlde Grenouille, daha da ileri gidecektir.
“Öyle bir koku yaratabilecekti ki insani olmakla kalmayıp insanüstü bir şey olacaktı, bir melek kokusu, öyle dile destana sığmaz güzellikte, o kadar canlı bir koku ki koklayan büyülenip onu, Grenouille’u, bu kokuyu taşıyanı bütün yüreğiyle sevmeden edemeyecekti.” s. 165
Aslında romanın kilit cümlesi buradadır: Grenouille’u sevmek… Ama nasıl bir sevgi?.. Grenouille'un istediği "saf bir sevgi" midir, yoksa "insanlık üzerinde mutlak bir güç" mü? Grenouille'un istediği, romantik bir sevilme isteğinden ziyade tanrılaşma arzusudur. O, insanların özgür iradeleriyle onu sevmesini istemez. Onları kokusuyla büyüleyerek, iradelerini ellerinden alarak kendisine "tapınmalarını" ister. Bu yüzden cümledeki "sevmeden edemeyecekti" ifadesi bir zorunluluğu belirtir. Bu bir sevgi değil, bir köleleştirmedir. Grenouille, insanların bu kadar kolay kandırılabildiğini gördükçe onlara olan nefreti artar. Ama bu, hırsına engel olmaz. Bu kokunun en güzelini yapabilmek için de yüzünü asla görmediği ve görmeyeceği “surun ardındaki kız”ı seçer.
“Grenouille, tek başına yaşayan kene, iğrenç gulyabani, hiçbir zaman sevgi duymamış, hiçbir zaman sevgi uyandırmamış gayriinsan Grenouille, o mart günü Grasse şehrinin suru karşısında dikilmiş seviyordu ve sevgisi daha derinlerine kadar ulaşan bir mutluluk yayıyordu içine. Tabii, bir insanı, sözgelimi orada sur ardındaki evde yaşayan kızı seviyor değildi. Kokuyu seviyordu. Yalnızca onu, başka hiçbir şeyi değil, üstelik onu da ileride kendinin olacak koku olarak seviyordu.” s. 200
Grenouille, kızı değil kokuyu sever. Grenouille kızı bir insan, bir ruh veya bir birey olarak görmez. Nitekim kızı öldürmek için odasına girdiğinde kız, yüzüstü yatmaktadır. Kızı öldürüp kokusunu aldıktan sonra bir an kızın yüzüne bakıp bakmamayı aklından geçirir. Daha sonra bakmamaya karar verir. Çünkü onun için kızın yüzü, daha doğrusu kızın kendisi önemli değildir. Kız onun için sadece "en nadide kokuyu üreten bir kılıf" veya bir "ham maddedir". Onu sevmesinin tek sebebi, o kokuyu ondan çalacak ve kendi kimliği hâline getirecek olmasıdır. Yani Grenouille aslında kızı değil, kız üzerinden yaratacağı kendi "yeni tanrısal imajını" sevmektedir. Yazarın bu satırlarda onu "tek başına yaşayan kene" olarak tanımlaması tesadüf değildir. Kene, bir canlıya tutunur; onun kanını emer ve onu kurutur. Grenouille da var olabilmesi için kızın kokusunu çalacak, onu öldürecektir.
Grenouille, sonunda istediği kokulara sahiptir. Yakalanır ama sürdüğü kokuyla idamdan kurtulur. Süskind, romanın sonlarını tam anlamıyla doruk noktasına taşır; insanlığın sahteliği üzerine kurduğu tezi, en sarsıcı şekilde okurun gözlerinin önüne serer:
“Cours’taki ve orayı çevreleyen yamaçlardaki on binlerce kişi bir an içinde, demin arabadan inen mavi elbiseli adamın kesinlikle katil olamayacağı inancını hissetti ta derinlerinden. … Karşılarında duran, birkaç gün önce kilise alanında, adliyenin penceresinde gördükleri, o zaman ellerine geçirseler nefretlerinin kızışmışlığı içinde linç edecek oldukları aynı adamdı. … Bir dakika öncesine kadar celladın kemiklerini kırmasını sabırsızlıkla bekledikleri, aynı adam. Ta kendisiydi, kuşkusuz! Ama ne olursa olsun –o değildi de aynı zamanda– o olamazdı, o katil olamazdı. İdam yerinde dikilen adam, masumluğun ta kendisiydi.” s. 245
Süskind burada sadece bireyi değil; toplumu, dini, adaleti ve kitle psikolojisini ağır bir ironiyle eleştirir. İnsanlar akılcı varlıklar olduklarını iddia ederler; yasaları, mahkemeleri ve dinî kuralları vardır. Ancak Grenouille'un süründüğü "mükemmel koku", tüm bu akılcı yapıyı bir saniyede yerle bir eder. On binlerce insan; gözleriyle gördükleri katili, burunlarıyla aldıkları kokuya feda eder. Yazar burada şunu söyler: İnsanın "gerçek" dediği şey, aslında biyolojik bir manipülasyondan ibarettir.
Piskopos’un yaşadığı "dinsel coşku" bölümü, Süskind’in dine yönelik en sert eleştirisidir.
“Piskopos, … ömründe ilk kez dinsel bir coşkunun hazzını yaşıyordu. Çünkü herkesin gözü önünde bir mucize olmuş, Yüce Tanrı bizzat cellatla kucaklaşıp bütün dünyanın katil diye baktığı kişinin melek olduğunu vahyetmişti. Ah ne mutluluktu! … Ne büyüktü Tanrı!"
Piskopos, bir katilin yaydığı parfüme "Tanrı'nın vahyi" demektedir. İnsanın kutsal saydığı duygular bile kimyasal bir karışıma ne kadar kolay yenik düşmektedir. Tanrı’nın yüceliği olarak görülen şey, aslında bir caninin laboratuvar ürünüdür.
"Herkes için mavi elbiseli adam, düşünebilecekleri en güzel, en çekici, en yetkin yaratıktı: Rahibelere göre Mesih'in ta kendisi, genç kızlara hayallerindeki masal prensi, erkeklere kendilerinin ideal bir kopyası olarak görünüyordu. … Sonuç olarak zamanının en iğrenmeye değer canisinin idamı olarak hazırlanan olay, dünyanın gördüğü en büyük Dionysos ayinine döndü.” s. 248
Romanın ana metaforu olan “koku”, adeta bir aynadır. Grenouille'un herkes tarafından “sevilmesi”ni sağlayan koku, onu insanların gözünde farklı bir "ideal" figüre (Mesih, prens, ideal kopya) dönüştürür. İnsanlar meydanda Grenouille’u görmezler, kokunun etkisiyle kendi zihinlerindeki en yüksek arzuyu görürler. Erkeklerin onda "kendilerinin ideal kopyasını" görmesi, insanın aslında ne kadar narsist olduğunun bir kanıtıdır. Rahibelerin bir katili "Mesih" sanması, yazarın kurumsal din ve inanç sistemlerine yönelik en sert eleştirisidir. Süskind’e göre toplumsal değerler dayanıksız birer kurgudur.
Mitolojide Dionysos, kontrolsüzlüğü ve sınırların kalkışını temsil eder. Nitekim Grenouille’u gören insanlar da bir müddet sonra kontrollerini kaybeder, sınırları ortadan kalkar. İnsanlar, adeta hayvanlaşır. Olayın bir "Dionysos ayinine" dönmesi, toplumsal bir "cinnet" hâlidir. İdam için toplanan halk, kokunun etkisiyle vahşi bir şehvet ve kaosun içine düşer. İnsan, ancak medeniyet maskesi varken düzenlidir. O meydanda yaşananlar, medeniyetin ne kadar ince bir buz tabakası üzerinde durduğunu kanıtlar. Bir koku; dindarı şehvet düşkününe, yargıcı suç ortağına dönüştürmeye yetmiştir. O maske bir kez aralandığında altından vahşi ve hayvansı bir "yaratık" çıkar. Grenouille, bu “insan hayvanların” hâline bakar ve alaycı, çirkin, aşağılayıcı bir şekilde gülümser. İnsanların ona bu kadar kolay "tapması", onlara duyduğu nefreti pekiştirir. Çünkü o, insanların özündeki o pis kokuyu hâlâ duymaktadır.
Grenouille, yarattığı parfümle insanlığın tüm değerlerini altüst etmiştir. Artık kendini Prometheus’tan üstün görmektedir. Mitolojide Prometheus, ateşi tanrılardan çalıp insanlara vererek medeniyeti başlatan bir kahramandır. Grenouille ise kokuyu kimseden çalmamış; onu kendi dehasıyla ve binbir türlü iğrenç bileşeni birleştirerek yaratmıştır. Onun için de Prometheus’tan büyüktür. Artık o “Büyük Grenouille”dur. Evet, Grenouille hayallerine ulaşmıştır. Ama o anda esas isteğinin bu olmadığını fark eder ve bu "sahte cennetten" kaçıp hikâyesinin başladığı Paris'e gider. Kokunun gücünün farkındadır. Ama onun istediği, gücünün yetmeyeceği tek şeydir: kendini koklamak. İşte bu, imkânsızdır. Romanda bir anti-kahraman olan Grenouille, insanlığın sırrını yakalamayı başarır:
"Ben kızı değil, kokuyu arzuladığımı biliyordum. Oysa insanlar beni arzuladıklarını sandılar, istediklerinin aslında ne olduğunun sırrına varamadılar." s. 260
Grenouille haklıdır. İnsanlar aslında “insanın kendisi”ni değil, onların yaydığı imajları, statüleri, birbirleri üzerinde bıraktıkları "kokuları" sevmektedir. Grenouille bu "imajın" laboratuvarda üretilebileceğini göstererek insan sevgisinin kutsallığını paramparça etmiştir. Grenouille’un dürüstlüğü burada sarsıcıdır. O, kızı öldürürken bir sadist gibi acı çektirmekten zevk almamış, ona cinsel bir arzu duymamıştır. Onun tek derdi "estetik öz” yani “koku”dur. İnsanlar ise hem Grenouille'u arzulamış hem de bu arzularını "aşk", "mucize" veya "hayranlık" gibi süslü kelimelerle maskelemiştir. Grenouille, kendi karanlığında dürüsttür; insanlar ise kendi ışıklarında sahtedir. İnsanlar, içindeki iğrençliği örtmek için kendilerine dışarıdan katmanlar eklemektedir. Grenouille ise bu katmanı (kokuyu) o kadar mükemmel yapmıştır ki insanlar o katmanın altındaki "katili" görememiştir. Grenouille, insanların o iğrenç özünü örten lavanta kokusuna tapacak kadar sığ olduklarını gördüğü an, dünya onun için tüm anlamını yitirmiştir. Nihayetinde kendi sonunu kendi belirlemiştir.
Edebiyat dünyasının en gizemli yazarlarından olan Süskind, anti-kahramanı Grenouille gibi insanların ikiyüzlülüğünü gördüğü için mi münzevi bir hayatı tercih etmiştir, bilmiyoruz. Ama bildiğimiz bir şey var ki “Koku” basit bir cinayet romanı değil. Yazar, romanında her bir sözcüğü özenle seçmiş. Kitabı eline alanlar, heyecanlı macera değil; insanlığın iğrenç ikiyüzlülüğünü görsünler, bu ikiyüzlülükten mideleri bulansın istemiş. Romanın yakaladığı büyük başarıdan anlaşıldığına göre yazarımız bunu başarmış.