Bir Yazar Bir Kitap
BABAN BENİ ALDATIYOR * Geriye tek bir mantıklı seçenek kalıyordu: Kâbus görüyordum!  Bu fikri çabucak benimsedim. Ola ki hâlâ uyuyorsam, aman uykum açılmasın, sakın uyku perilerim kaçmasın diye yatağın içine gizlenip yorganı boğazıma kadar çektim. Ne var ki annemin telefonun ucunda köpürmeyi sürdüren koloratur soprano sesi büsbütün şiddetlendi, şirretlendi. 10 * Annem sözcükleri tren vagonları gibi ardı ardına sıralayıp her vagonda beddua limitini bir nebze daha artırarak, kocası olacak o adama gece yarısı gelen sessiz telefonlardan, donu düşesice o adamın ceketinden topladığı san saçlardan, teneşirlere gelesice o adamın telefonu alıp alıp tuvalete kapanmalarından, dar mezara giresice o adamın geceleri eve geç gelip sabah kahvaltıya bile kalmadan erkenden çıkmalarından dem vurarak anlatmayı sürdürüyordu. Nedense en çok bu kahvaltı meselesine alınmış görünüyordu. 10 * Benden tam olarak ne bekleniyordu? Babamın onu başka bir kadınla aldatmasına mı, yoksa rafadan yumurta yerken yalnız bırakmasına mı daha çok bilenmem gerekiyordu? Annemin her fırsatta ibraz ettiği Saçını Süpürge Etme Bildirgesi’nin ilk kez tapudaki memuriyetini de kapsayıvermesinin aktüel gündemimizle ne tür bir alakası bulunuyordu? 10 * Evlilik dedikleri delilik, tam da böyle bir kara delikti. İnsan her yaşta ebeveyninden bir şeyler öğrenmeye devam ediyor. 11 * Fakat madem babacığım yatağında saygın bir biçimde ölmek yerine başkasının yatağında fındık kırmak suretiyle bir gece yarısı telefonuna sebep olmayı becerdi, ben de kendisine ona göre muamele ederim. Annemin Zeus’a rahmet okutacak şimşeklerini üstümden uzaklaştırıp derhal asıl muhatabına, babama çevirdim. “İnanamıyorum anne, sana bunu nasıl yapar? Nasıl bir adam bu?” Böylece annem düğmesine basılmış oyuncak gibi, ortaya saçmak için can attığı Saçını Süpürge Etme Bildirgesi’nin basamaklarını sıralamaya başladı. Annem, evimizin demir leydisi, yarım iş sevmez. Sağ olsun, hikâyeyi ilk tanıştıkları günden aldı, eksiksiz biçimde günümüze kadar getirmeyi başardı. Ben de kırk iki yıllık evliliğinin yürek paralayan klimakslarını belki milyonuncu defa dinleme fırsatı buldum böylece. Bu eserin bir de babam versiyonu vardır ki onu da çocukluğumdan bu yana en az bir o kadar dinlemişimdir. Raşomon anlatım tekniğine yakın bulduğum, anlatıcının perspektifiyle şekillenen hikâye geleneğinin nadide örneklerini temsil eden bu iki versiyon da az çok ezberimdedir. Az çok diyorum, çünkü eserin sanat tarihi açısından en büyük önemi Gaudi’nin bitmeyen kilisesi Sagrada Famılia misali her yıl ucuna yeni taşlar örülmesi, bu nedenle her dile gelişinde biraz daha değişmesidir. Anlatıcıların mübalağa, mütalaa, bilinç akışı ve çamur atma gibi kadim anlatım teknikleriyle zenginleştirerek, gerçek bir sanat eserine yaraşır şekilde ustaca yeniden yorumladığı hikâye, zamanın, ihtiyarlığın ve destek vermesi gereken aktüel bağlamların da etkisiyle, her anlatılışında biraz daha, biraz daha, biraz daha eğilip bükülse de, işte bu bizim hikâyemizdir neticede. Ama yanlış anlaşılmasın. Öyle saf, öyle temiz filan değildir. Olsa olsa, gençlik sarhoşluğuyla birbirine âşık olduğunu sanıp evlenen, sonra da azıcık bile benzeşmediklerini fark eden, fakat bu tahsil sürecine iki çocuk sıkıştırmayı becerdikleri için evliliklerini bitirmemenin bahanesi olarak her fırsatta onları ileri süren iki basiretsizin, emsallerine sık rastlanabilecek sıradan hikâyesidir. “Burama kadar geldi artık. Bak öldürücem ben bu adamı!” “Anne adam yetmiş dört yaşında zaten. Boşanmayı dene istersen. Sonra bir ara nasılsa o kendi ölür.” “Ne biçim konuşuyorsun sen baban hakkında! Koparırım senin o dilini!” Annemi sakinleştirmek için attığım adım yine kırk iki yıllık evlilik dinamiklerine, aile müessesesinin kütleli kara deliklerine takılıyor. Kabahatler Kanununun en birinci maddesiyle cezalandırılıyorum. Kırk katır mı kırk satır mı gibisinden pedagojik açıdan ince düşünülmüş seçenekler arasında ring seferi yapan annem, en nihayet kalemi kırıp dilime biber sürmeye karar veriyor. Zira Aile Birliği Bildirgesinin ilk ve en önemli kuralı göz göre göre çiğnendi. Ataya laf edildi. Şu saatten sonra dilimi eşekarısı soksa yeri. Yüz yüze olsaydık kuşkusuz o arıya bir terlik ve iki çimdik de eşlik ederdi. Annem malum bildirgenin en yılmaz savunucularından biridir. Kocasını bir tek kendi gömebilir. Çocukken de böyle yapardı. Mesela o gün kafası mı kızdı, babam sofradan kalkar kalkmaz arkasından atıp tutmaya başlardı. Adamın bütün kirli çamaşırlarını ortaya döker, abimle benim tedirgin bakışlarımıza aldırmaksızın meseleyi, “Kendi kıçını yıkamayı bile beceremez bu, donunda bokla gezer. Ah ben neler çektim neler” düzlemine sürüklemekte sakınca görmezdi. (Kendisinin gerçek bir pedagoji sevdalısı olduğunu söylemiştim değil mi?) Sonra da abim ya da ben, çoğunlukla da annemin gözüne girmek maksadıyla, babamı herhangi bir konuda tenkide teşebbüs edecek olsak, terlikler havada uçuşurdu. Vay babaya kötü laf edilir mi? Biricik yuvamızın duvarlarında yazılı olmayan kural şuydu: Annem söylenecek, biz dinleyeceğiz, ancak ona hak verip kafa sallama görevimizi ifa ederken duyduklarımızdan katiyen etkilenmeyeceğiz. Maruz kaldığımız karalama kampanyasının akabinde, babam yeniden salona girdiğinde, acaba kıçını iyi yıkadı mı diye düşünmemeyi becereceğiz. Açık söylüyorum, hiç kolay değildi. Neyse ki ergenlikle birlikte anne baba laflarına kulak aşmamayı öğrendik. Bu da buluğ çağımızda ve sonrasında ebeveynimizi sevmeyi sürdürebilmemizin kapısını açan yegâne anahtar oldu. Onları, ancak muhabbetimizi kısıtlamak suretiyle hayatımızda tutabildik. Evet, mutlu bir aile olmanın sırrı budur. Sık görüşmemek. 12 * Hızını alamayıp yanlışlıkla şarkıya geçtiğini ben uyarmadan fark edince neyse ki susuyor. Az önce yaşanan utanç verici an hakkında ikimiz de konuşmuyoruz. Aile, çoğu zaman aynı anda konuşarak laf kalabalığı yapmak olsa da yeri geldiğinde birlikte susabilmektir biraz da, biliyoruz. 14 * Annem aramalarımı açmayarak öfkemin en parlak anlarından payına düşeni almamayı başardı. Babam desen, onu da ben aramak istemiyorum. Ne diyeceğim arayıp? Alo baba, merhaba. Annemi aldattın mı? Nasıl yaparsın? Sahi nasıl yaptın? Fiziksel olarak, teknik olarak, estetik olarak nasıl? Babalar, bilhassa yetmiş dört yaşında olanlar, ne zamandan beri, nerede, nasıl, ne hakla sevişiyorlar? 18 * Peki tamam, teknik olarak sorgulamayı da yaş ayrımcılığını da bir yana bırakalım. Ama kabul edelim ki hangi yaşta olurlarsa olsunlar, babaların sevişmesi olacak iş değil. Şahsen beş yaşımdan beri varlığımı Uçan Kaz Nils’e borçlu olduğuma inanmak, ebeveyn şehvetinin mahsulü olduğumu kabullenmekten daha kolayıma geliyor. Annemle bile yan yana düşünmek istemediğim babamı bir de başka kadınlarla düşüp kalkarken hayal etmek içimi bulandırıyor. İçimi bulandıran bizzat düşüp kalkma teriminin kendisi de olabilir. Sözcüğü arsız arsız zihnimde salınırken yakalayınca yüzümü buruşturuyorum. Bu ne Allah aşkına? Nasıl oluyor da ilk fırsatta Yeşilçam senaryosuna dönebiliyorum? Demek bizim de hamurumuz böyle karılmış. Nefes çalışmalarıyla, kadın çalışmalarıyla, Türk Dil Kurumu çalışmalarıyla geçen ömrümüz, ilk müsait durakta Kardeşler Kıraathanesi’nde barbuta oturuyor. Hale bak, büyürken evde damarlarımıza öyle yüksek dozda suçluluk yüklenmiş ki babamızın zamparalığında bile, çuvaldızı kendimize batırmaya uğraşıyoruz. İçimden mantra gibi tekrarlıyorum, dünyadaki tüm suçların sorumlusu ben değilim, ben değilim, ben değilim. 18 * Belki benim de binleriyle konuşup içimi dökmeye ihtiyacım vardır. Hem bizimkilerin evliliğinin enkazının altında niye sadece ben kalayım? Abim de kalsın. Aile birliği en çok böyle günlerde lazım değil mi, bunu da paylaşalım. 20 * Babam, annemin Saçını Süpürge Etme Bildirgesinin kendi versiyonunu dillendirmediği zamanlarda fazla konuşmaz. Eskiden ağzı var dili yok bir adamdı. Şimdi dişleri de yok. Yıllarca sözcüklerden tasarruf etti. Yat, kalk, ye nevinden elzem fiilleri ve bir de günaydın, iyi geceler, hoş geldin, afiyet olsun gibisinden adabımuaşeret kalıplarını kullanmakla yetindi. Yine doğru bildiğinden şaşmayıp, "Hoş geldin kızım” diyor. Ha bir de geleneği yerine getirip yaşına bakmadan minik sırt çantamı elimden kapıyor. “Ya baba, versene şunu!” Dinletemiyorum, asla dinlemiyor. Yaş yetmiş ama iş bitmemişin pırıltılı nişanı gibi gururla yapıştığı çantayı arabaya kadar taşıyor. 23 * Aramızdaki ince buz kütlesini kırmamak için, çat diye üstüne basıp yürümek yerine, alanı artırmaya bakıyor. Buza yüzüstü yatarak sürüne sürüne, hiçbir şeyi kırıp dökmeden tehlikeli bölgeden uzaklaşmaya çalışıyor. Basınç = Kuvvet / Alan. 24 * Ah canım benim, içine işleyen lekeyi silemeyince dışındakileri kazımaya çalışıyor. Ya da temizlik derken intihar eğiliminin altını çizerek bizatihi kendini kastediyor. Çekilin, ben doktorum diyen bir edayla, hemen koşup pencereleri açıyorum. 27 * Tasarruf lafını ağızlarından düşürmeyen bizim orta direkler, lüzumsuz bir zımbırtıya daha sırf komşularında görüp özendikleri için tonla para yığdılar. Neyse, demek bu ultra teknolojik camları babamın erotik hikâyelerini konu komşudan saklamak için kullanmak da varmış kısmette. 27 * Hiç kuşkusuz bizim ailenin en büyük fobisi başımıza korkunç şeyler gelmesi değil, o korkunç şeylerin başkaları tarafından bilinmesidir. Aman komşular duymasın. Ele güne rezil olunmasın. Kapıyı açtığından beri komşuların kulağına bir şey gitmemesi için temkini elden bırakmayan annemin hangisine daha çok kahrolacağını düşünüyorum. Kocasının sadakatsizliğine mi, yoksa komşuların malum mevzu etrafında dönmesi muhtemel gıybetine mi? 28 * Evdeki tımarhane havasını üstüne alınmaz görünen babam, acı yeşil kadife kaplamalı tekli berjerine yerleşiyor. Artık ulusalcıların bile okumadığı ulusalcı gazetesini alıp kıymetli bulmacasını çözmeye koyuluyor. Çocukken o bulmacaya dokunacak olsak yedi ceddini kesip zürriyetini kurutmuşuz gibi bir sinir küpünden inip öbürüne binerdi. Evde berjer, bulmaca, mangal kömürü, basur ilacı nevinden kimi öteberi sadece ona aitti. Hepimiz ne zaman nerden geldiği belli olmayan bu inançla kuşatılmıştık ve önünü arkasını hiç sorgulamadık. Babamın kıtıpiyos ayrıcalıklarından biri olarak benimsendiğinden, abim ve ben ergenliğimiz boyunca bir kerecik olsun bir gazeteyi ilk kez açma şerefini yaşayamadık. Yetişkinliğimizde de düzenli gazete alıp okumaya meraklı tipler olmadık zaten. Babam, kendisine sorulsa bizden birer kitap kurdu çıkarmak için çok uğraştığını, ne var ki hayta evlatlarının o taraklarda bir gram bezi bulunmadığını anlatacaktır. Şimdi de oturmuş cehaletimin sorumlusu kendi değilmiş gibi karşımda bulmacasını çözüyor. İşimi gücümü bırakıp Gönen’e gelişimin sorumlusu, annemin gece yarıları anksiyete nöbetleri geçirmesinin sorumlusu, cebimdeki ekonomik krizin, kalbimdeki iklim krizinin sorumlusu kendi değilmiş gibi, soldan sağa üçe İstanbul’da bir semt adı tıkıştırırken keyifle heceliyor: Ra-mi. Rahatlığına inanamayarak yüzüne bakıyorum. Nasıl da dünya yansa umurunda değil ve buna rağmen nasıl da yaşlandı babam. Kafasında saç namına birkaç titrek kıldan başka bir şey kalmadı. Çelimsiz bedenine rağmen gıdısı yağlanıp kalınlaştı, yanakları gevşeyip aşağı sarktı. Bedeni minik et benleriyle, yüzü yaşlılık lekeleriyle doldu. Tek fiske vurmadan büyütmesine rağmen bir zamanlar bizi giyotine yatıracakmış gibi korkutmayı becermiş o heybetli adam bu mu? Annem eskiden içinden çıkamadığı her sorunda abimle beni, konuyu ulu babalık makamına taşımakla tehdit ederdi. Babam öğrendiğinde başımıza tam olarak ne gelmesinden korktuğumuzu şimdi hatırlamıyorum. Ama beyefendinin kuvvetine, kudretine, şefkatine ve garip bir şekilde ceberut meşrebine inandırılmıştık. Bu şehir efsanelerinin hiçbiri doğru çıkmadı. Çocukken onun her şeyi bildiğini sanırdık. Bilmiyor. Klasik bulmaca sorularını biliyor sadece. Boru sesi-ti, gelecek-ati, tekin olmayan-netameli. 28 * Instagram psikologlarından öğrendiğim lafları satıp, anneciğim, kaçma, acının içinden geçmen lazım diyerek peşinden koşmak istesem de yapmıyorum. Fakat sahiden, ne zaman konuşacağız şu konuyu? Gerçi konuşmak istediğimden emin değilim. Hatta konuşmak istemediğimden öyle eminim ki. Babamı elin kadınlarıyla düşüp kalkarken, atlayıp zıplarken ya da işte ne bileyim herhangi bir kültürfizik faaliyeti içindeyken düşünmek istemiyorum. Hayalimdeki partneri annem olmadığı için değil, bahsi geçen adam babam olduğu için. 30 * Babam, bu tohuma kaçmış Kazanova, bu tiridi çıkmış Don Juan, besbelli annemin yıllardır dilinde tüy bitercesine söyleyegeldiği gibi rahat adam. Yüz kaslarındaki gevşemeye mukayyet olmaya bile çalışmaksızın, küt burunlu işaretparmağını tok tok ekrana vura vura içeriğini hayal etmek istemediğim cevabını yazıyor. Hepsi, her şey, bugüne dek varlığından haberdar olduğum seks skandalları içinde en tesirlisi, oval ofisten bile daha fecisi gözümün önünde cereyan ediyor. Babamın elin kadınlarıyla flörtleşmesini canlı canlı, çıplak gözle izliyorum. En son Körfez Savaşını canlı izlerken bu kadar rahatsız olmuştum. Annemin acısını ilk defa kalbimde bu kadar yoğun hissediyorum. Şu anları yaşamak ölümden beter gelmiştir kadıncağıza. Kaç yıllık kocası, kolay mı? Canım benim, şu saate dek konuşmayışımıza bakılırsa belki de hâlâ yuvasını ayakta tutma uğraşında. Belki dünkü patlamadan pişmanlık duydu. Olayın üstünü örtmeye çalışıyor. Giyinmiş, süslenmiş, evini temizlemiş, öyle karşıladı beni. Belki kendince her şeye rağmen yeni bir başlangıç yapmayı planlıyor. Yoksa kapıda babama niye öyle davransın? 32 * Vay be, tamam çocukken de kahramanım sayılmazdın ama yine de bir ağırlığın vardı gözümde. Sen bu hallere düşecek adam mıydın baba? 33 * Kafamda dolanan tilkilerin kuyruklarını tutamayınca zamanın nasıl geçtiğini anlayamadım. Annem kimsenin banyoda uzun süre kalmasına dayanamaz. Sadece su tasarrufu yüzünden değil. Banyoda tek başına uzun zaman geçirilmesini yakışıksız bulur. Ergenliğinde abim ondan az çekmedi. Kapının önüne gidip “Hakaaan, oğluuuum, o duvarları yıkatma bana” diye seslenirdi. Abim de haklı aslında. İki seçeneği vardı büyürken. Ya kendini vuracak ya da gamsız hayvanın teki olup çıkacak. Maalesef İkincisini seçti. 39 * Uğruna süslendikleri kişinin kim olduğunu bilemiyorum ama belli ki ilk kez geliyor ve evimize ilk kez gelen tüm önemli konuklar gibi, çocukluğumdan beri tespit edemediğim bir sebepten ötürü, normalde de evde ayakkabıyla gezdiğimizi sanması gerekiyor. Lafı fazla dolandırmadan, “Kim geliyor?” diye soruyorum. 43 * Annem kimi cevapları da sorularla ilişkilendirme lüzumu duymadan, içinden geldiği gibi ve bilinç akışı tekniğiyle inşa eder. Siz bir şey sorarsınız, o bildiği başka bir sorudan başlamayı yeğler. Farklı bir konunun, sormadığınız ve asla sormayacağınız alakasız bir sorunun upuzun cevabını dinlerken bulursunuz kendinizi. 44 * Ebeveyn katili olmak istemiyorum. Kim bilir kaç sene yatarı var. Cennet anaların ayaklarının altında olabilir ama cehennem de çok uzaklarında sayılmaz. 45 * Abimin telefondaki aballabut halleri 45 II. KISIM VERİLMİŞ SADAKA * Rahatladım rahatlamasına ancak biraz da gücüme gitmedi değil hani. Hale bak Kamuran, dedim içimden, eskiden olsa ihanetin isini işitmek bu kadını çıldırtmaya kâfiydi. Şimdiyse yaşı kemale ermiş kocasından çapkınlık mahareti ummadığından, kalbinde en ufak huzursuzluk duymadan, kendi ağzıyla yalanını uydurabiliyor. Gençliğimde olsa bu koşulsuz itimat işime gelir, hoşuma giderdi. Lâkin bu yaşımda, karımın beni kıskanmaya tenezzül etmeyişi, bendenizi sadece çapkınlıktan değil erkeklikten de emekli addetmesi, gene işime gelmekle birlikte, hiç hoşuma gitmedi. 52 * Dışarıdan bakana haza hanımefendidir Müzeyyen, lâkin içi beni yakar. Elâleme munis gülümser, bana gelince dili pek kolay çatallanır, kulakları sivrilir, tırnaklan uzar. Dinlemiyorum der işitir, bakmıyorum der görür, tekmilini deftere kaydetse de hesabı hemen oracıkta değil, en umulmadık anda sorar. Hazırlıksız yakalar adamı. Yakaladı mı da ciğerini söker. Aklını alır. Dalağını çekip eline verir. Bir kere o yola girmeyegörsün, bundan böyle varını yoğunu kurbanını pişman ve perişan etmeye harcar. Böyle zamanlarda intikam artık Müzeyyen’in yegâne hayat gayesi, varoluşunun biricik gailesidir. Çocuklar büyüyüp yaş kemale erince, içtimai hayatın kaideleri öyle emretti diye durulmuş, ununu eleyip eleğini duvarda unutmuş olabilir ama bu hallerine aldanıp da ihtiyatı elden bırakırsam hataya düşerim. Neticede onun sinsi tabiatındaki gizli şeytani meziyetleri en iyi ben bilirim, zira ömrümün yarısından çoğunu bu yere bakan yürek yakan fettanla bir yastıkta geçirdim. Ha, diyeceksiniz ki, aklın mı yoktu, neden tutup da böyle habis bir kadınla evlendin? Evvela, evet, aklım yoktu. Biz erkekler bilhassa cinsi latifle karşılaşıp onun tesiri altına girdiğimizde, hayatımızdan ilk aklımızı çıkarırız. Ya da şöyle diyeyim; yumuşak bir ses, tatlı bir bakış, sıcak bir öpüş anında, mevcut kısıtlı havsalamızdan da büsbütün emekliye ayrılırız. Ama tabii, o zamanlar Müzeyyen de şeytan donunda gezmiyordu. Evlendikten sonraki seneler içinde vuku bulan nahoş hadiselerin gölgesinde, kırgınlıklar bahanesiyle, nezaketini, ferasetini, selametini peyderpey kaybederek adeta şekil değiştirdi. Ona sorsanız hepsinin müsebbibi benim, bayılır çünkü kendini açındırarak anlatmaya. Fakat elbette külliyen yalan, mübalağa, tevatür, şayia, kuru iftira! 52 * Bir yastıktaki ilk yıllarımız tensel arzu ve merakların kâşiflere has heyecanıyla pek tatlı geçti. Dairede çalışırken gözümü kol saatimden alamaz, akşam olsa da eve gitsem, eve gitsem de karımı görsem, karımı görsem de o baygın kokusunu içime çeksem, içime çeksem de bedeninin gün yüzü görmemiş dehlizlerinde kendimi kaybetsem diye sabırsızlanırdım. Müzeyyen de sokulgan kadındı Allah için. Kendini sakınmaz, bazen cilve bazen naz, daima oyuna katılırdı. Şimdi ev denince aklıma salondaki koltuk geliyor. O zamanlarsa yuva saydığım yer karyolamızdı. O yatağın yüzü suyu hürmetine hiç alakamı cezbetmeyen mevzuları konuşmaya dahi katlanırdım. Karımın mesai arkadaşının gözünün üstündeki kaş, alt komşunun tabağındaki bilmem ne usulü aş, kayınvalidemin böbreğindeki taş... Müzeyyen tüm bunları umursayıp umursamadığımı umursamadan anlatırdı, ben de alakamı zerrece cezbetmeyen mevzulara kafa yoran bir kadınla evlenmiş olmaya ehemmiyet vermeden dinler gibi yapardım. Sohbetin sonunda kucağımda bulacağım hediyenin bu külfete değdiğine inanırdım. Gelgelelim bir zaman sonra insan karısının tenine alışıyor. Üstüne bir nevi doygunluk geliyor. Gene seviyor, gene arzuluyor ancak artık merak duymuyor. Her gece osura tosura yanında uyuyan insanın nesini merak edeceksin? Keşif hevesi bitince de göz yavaş yavaş dışarıya, bilinmeyene, yabancılara kaymaya başlıyor. Kötü niyetten değil, sırf meraktan. Yeniye, başkaya, farklıya duyulan beşeri heyecandan. Bence insan tabiatında mevcut olan, kimseciklere zararı dokunmayan bu tabii alakada en ufak bir kabahat unsuru bulunmuyor. Ama işte talih oyun eder de bu masum alaka karşılık görürse, o zaman uçkur çözülüyor, insan nefsine yenik düşüyor. Eh, ben de gençliğimde yüzüne bakılmaz adam değildim. Hanımların alakasına mazhar olmakta zahmet çekmedim. Velhasıl zamanında ufak tefek çapkınlıklarım oldu, olmadı diyemem. Hepsi de zararsız kaçamaklardan ibaretti. Üstlerinde durulmasa, zamanın ağır yorganı altında kaybolur giderlerdi. Ne var ki Müzeyyen buna müsaade edecek olgunluğu gösteremedi. Meseleyi unutmak yerine uzatmak ister gibi, her defasında iştahla yakaladı beni. İhanet, hıyanet, taksirat, töhmet laflarını diline pelesenk ederek canımdan bezdirdi. İlk çapkınlığımı tespiti nispeten uzun zaman almıştı. Ama ondan sonraki daha kısa sürdü. Ondan sonraki daha da kısa. Bizim hanım böyle böyle çapkınlık mütehassısı oldu çıktı başıma. Zamanla marifetini öyle geliştirdi ki, işi, yaptıklarımı tespiti geçip yapacaklarımı tahmine kadar vardırdı. Değil elime başka kadının elini değdirmek, birini aklımdan geçirmeye kalktığım an Müzeyyen’in kaşı gözü seğirmeye başlardı. Aradığını eliyle koymuş gibi bulup beni idam sehpasına çıkarması göz açıp kapayıncaya kadar bir zaman ya alır ya almazdı. Bu ürkütücü hasletiyle Müzeyyen, gençliğimi fitil fitil burnumdan getirdi. Üstelik yaptığı her suçüstüyle kendi de bir parça değişti. O nazik tırnaklar böyle uzadı, o zarif kulaklar böyle sivrildi.  Enteresan olan şuydu ki, Müzeyyen malum suçüstülerden sonra ne terk etti beni ne de baştan başlayalım Kamuran cinsinden hisli lakırdılara yeltendi. Yuvamızı dağıtmadı fakat kurtarmaya da soyunmadı. Hayatımızın her an biraz daha yokuş aşağı gitmesini kabullendi ve zamanla dehşete düşerek gördüm ki adeta arzu etti. Evliliğimizi sürdürmeyi ama kalan ömrümüzü, kırılan kalbinin her milimetrekaresinin intikamını alarak geçirmeyi delice istedi. Karım gözlerimin önünde yavaş yavaş acılaştı, cadılaştı. Böyle böyle evlendiğim o munis, yumuşak huylu, tatlı sözlü, güler yüzlü, gözümün içine bakan, sokulgan kadın gitti, onun yerine adeta eli Rambo bıçaklı, beli kasaturalı, dili ağılı, acımasız bir intikam tugayı geldi. Yanlış anlaşılmasın, Müzey- yen kuş kadar kadındır, bir günden bir güne evimizde kimse kimseye el kaldırmadı. Lâkin aramızdaki psikolojik harp gittikçe katmerlendi. Birkaç iyi niyetli ancak başarısız teşebbüsten sonra süratle teşhis ettim ki, karımın kavgadan küsmeye, ağlamadan gülmeye, bağırmadan susmaya, o anki asabiye vaziyetine göre biçim değiştiren taarruzlarını kuvvetli bir sessizlik kal- kanıyla karşılamak sadece akıllıca değil, bir o kadar da elzemdi. Zira kadının gayesi barışmak değil savaşmak olunca, karşılık vermek de, mağlubiyeti kabullenmek de, orta yolu bulmaya gayret etmek de beyhudeydi. Bir kenara çekildim ve eteğindeki taşları döküp kendi kendine sakinleşmesini bekledim. Lâkin eteğindeki taşların abıhayattan beslendiğini kestirememişim. Kadının ne öfkesi dindi ne taşı bitti. Ben sustukça sesi gürleşti, ben durdukça taarruzu keskinleşti. Bilhassa çocuklar doğduktan sonra Müzeyyen evin hâkimiyetini büsbütün ele geçirdi. Acaba bu harpte yanlış silahla mı yer aldım diye kendime sormayı akıl edebildiğimde artık çok geçti. Müzeyyen çoktan galibiyetini ilan etmiş, beni kendi evimde sığıntı haline getirmek suretiyle adeta esir kampına göndermiş, zaferinin sefasını sürmekteydi.  Oraya oturma bozulur, şurayı tutma kirlenir. Bir tekli koltuk, bir günlük gazete, bir de ekmeğin topuğundan başkaca hakkım kalmadı evde. Çocuklara bile onun müsaade ettiği ölçülerde yaklaşmaya başladım. Aman oğlanı düşüreceksin kucağına alma, ay kızı yediremiyorsun, sen hiç bulaşma. O ilk evhamlarını lohusa telaşlarına yorsam da çocuklar büyüyünce de vaziyet değişmedi. Müzeyyen beni evde sırf misafirlere çıkardığı porselen takımlar gibi dostlar alışverişte görsün misali tutmaya devam etti. Ne vakit çocuklara söz geçiremese o vakit andı bir tek adımı. Akşam gelecek umacı, öd koparan öcü, baba koltuğunda oturan bir salon süsü. Hoş, kapı gibi adamdım, istesem ağırlığımı koyup Müzeyyen’in oyununu bozardım fakat artık içimden gelmedi. İnsan arzu ettiği şey için mücadeleye girer, ben arzu etmiyordum ki... Ne yalan söyleyeyim, avuçlarımdan çekilen kudretle birlikte omuzlarımdaki mesuliyetin de kalkması bir yerde işime geldi. Evden de aile fertlerinden de elimi eteğimi çektim, büsbütün tekli berjerime çekildim. Evi de ona bıraktım, çocukları da. Yeter ki bana ilişmesin. Her aile nasıl beceriyorsa biz de düşe kalka geçinip gidelim. İşte böyle böyle yıllar geçti. Çocuklar kazık kadar oldu. Oğlanı dünya evine soktuk, kızı işe koyduk. Ben geldim yetmiş dördüme, o dayandı altmış sekizine. Müzeyyen tüm bu seneler boyu ağır ağır yaşlanmamı sinsi bir sevinçle seyretti durdu. Ben yaşlandıkça o duruldu. Yeniden ihanete uğrayabileceğine dair endişesi azaldıkça, beni düşünüp dertlenmeyi bıraktı, kendine yeni dertler icat etmeye koyuldu. Bir zamandır hayatta iki temel gayesi var: Hakan’dan torun sevecek, Belgin’i evlendirecek. * Neticede kadın haklı. Bu bekârlık hayatı daha ne kadar uzayacak? Yarın öbür gün yalnızlıktan bunaldığında yüzüne bakacak kimse kalmazsa bizim kız ne yapacak? Bizim zamanımızda yirmisini geçen tohuma kaçmış addedilirdi. Şimdiki gençlerin maşallah hiç acelesi yok. Hayat arkadaşı değil, huzurevi yoldaşı arıyorlar sanki. Bekârlığın sultanlık olduğuna kimse benden daha kani değildir ama ben bile diyorum işte, neticede her teke bir çift, her yastığa iki baş gerekir. O çatının altı kimi gün cehenneme dönse de, insana iyi günde kötü günde, hastalıkta, sağlıkta, bir dostla, hiç değilse bir düşmanla, aynı çatı altına sığınmak lazım değil midir? Tamam, ben maşallah iyi gidiyorum ama mesela bizim Müzeyyen artık epeyce yaşlandı. Tiridi çıktı kadının, her sabah başka bir yerinde ağrıyla uyanıyor. Her gün falanca yeri için filanca doktorun kapısını aşındırıyor. E tabii oralarda yalnız kalıp sefil olmasın diye ben de peşinden. Ben olmasam ne yapacak, oralarda kimsesiz gibi bir başına perişan mı olacak? Evlilik işte bu yüzden lazım, hele ki çabucak elden ayaktan düşüveren kadın milleti için şart. Hayır, anlamıyorum ki, hayat tek başına çekilecek çileymiş gibi, gençlerin yalnızlıktaki bu bitmez ısrarı nedir? Bizim yaşımıza vardıklarında görecekler ki yalnızlığın adı bile dehşet vericidir. İnsanın aklına sessiz geçen bayramları, masaya tek konan tabakları, koridorda yere düşüp günlerce kalanları, ölüp de çürüyüp kokana kadar bulunamayanları getirir. Şimdi bu şen günde kendi canımı da sıkmayayım. Ama en doğrusu herkesin vakitlice evlenmesi, yerini, yuvasını, ailesini bilmesidir. Ben mesela, en başa dönmek imkânı olsa, gene Müzeyyenle evlenir, gene hayatımı zindan ederdim. Neticede o başka, bu başka şey efendim. 58 * Allah o gül yüzlü dilberden, o afeti devrandan, o güzeller güzeli sonbahar çiçeği Dilruba’dan bin kere razı olsun. 59 * Bazı kadının her yeri ayrı cazipse de bedeninin tek bir yeri toplar ya hani bütün yıldızları... Dilber sokağa çıkıp yürümeye başladı mı, gökyüzü bile o yere dönüp yakar ışıklarını. Yıldızlar o yere doğru parlar, güneş o yere doğru doğar. Her kadında başka çizilmiştir o gizemli yerin müstehcen atlası. Kiminin gözü, kiminin dudağı, kiminin bacağı. Dilruba’nınkiyse hiç kuşkusuz, kemikli ama yuvarlak, saydam ama beyaz, bakmakla yetinmenin kabil olmadığı, insanın içinde dokunmak, muhakkak dokunmak, mümkünse uğrunda ölmek arzuları uyandıran o şahane, o görkemli, o semavi dizkapakları... Kadında öyle bir dizkapağı var ki, üç haftadır gece gündüz, aman onlara dokunmadan ölmeyeyim diye Rabbime dua etmekteyim. 60 * Dilruba yüzüstü yere kapaklanacak gibi öne doğru eğildi. Hemen uzanıp tuttum, bileğinden kavradım. İncecik bilekleri avuçlarımın içinde terlerken bir an için gözüm azıcık sıyrılmış eteğinin altından görünen dizkapağına kaydı. İçim bir hoş oldu. Hemencecik kaçırdım bakışlarımı. Ne de olsa apartman aile apartmanı, Müzeyyen insan kılığında cadı, yaş da kemale ermekten daha fazlası. 60 * O saatten sonra durur muyum? Derhal ben de yüzüme vaktiyle kadınları bir çırpıda baştan çıkaran, lâkin yıllardır kullanmadığım o çapkın tebessümü taktım. Düşmesin diye asıldığım dilberin bileklerini uzunca vakit avuçlarımdan bırakmadım. Sonunda gelen gören olur diye korktu da, istemeye istemeye o çekti kendini biraz geriye. Fakat ben artık silah sesini duymuş maratoncu misali koşmaya başlamıştım. 61 * Eskiden olsa saadetimin kaynağını hemen keşfederdi, fakat o gün böyle bir ihtimali aklının köşesinden dahi geçirmedi. Karşısında çocuk var gibi,"Hadigene iyisin, bu akşam senin perhizi azıcık bozuyorum, önüne bir dilim tel kadayıf koyuyorum” diye kendince armağan bile verdi. Hıı, dedim içimden, kadayıf yüzünden tabii. Sersem kadın! Sana göre Kamuran kim ki... Kıçının kılları kadayıfa dönmüş, titrek bir erkek müsveddesi! Görürsün sen Müzeyyen, görürsün beni kıskanmayı terk ederek erkeklik gururumu ayaklar altına almanın neticesini! 61 * Bunca yıllık erkeğim, böyle hedefe kilitli, böyle ne istediğini bilen, açık sözlü, açık gözlü, açık görüşlü kadını ne duydum ne işittim. Gençliğimde olsa, yaşımın cehaletiyle bu tavrını onun hoppalığına, hafifliğine verebilir, yanlış zanlar edinerek aşkımıza gölge düşürebilirdim. Neyse ki benim demlerimde insan artık kaybedecek tek bir anı bile olmadığını biliyor, tali yollara sapmaktansa kestirmeden gidenleri yadırgayıp ayıplamak şöyle dursun, onlara derin bir minnet ve hürmet duyuyor. Ben de Dilruba’ya minnetlerin en büyüğünü, hürmetlerin en güçlüsünü duydum. İçimden dedim ki, ey koca yürekli dilber, Allah senden razı olsun. 63 * Bu kadının hayattaki her derde bulduğu ilk deva budur. Anan da ölse duşa yollar, böbreğini de alsalar duşa yollar. Hani diyeceğim ki kendince belki orada bir rahatlama imkânı tasarlar ama yok, o da değil. Bizimki evvela yollar, sonra kapıda nöbet tutar. Daha şimdi ille de gir diye ısrar kıyamet yalvaran kendi değilmiş gibi iki dakika geçmeden, e hadi çık artık dilleri dökmeye başlar. Zannedersin tapuda değil, sular idaresinde çalıştı onca sene. Her şeyi olduğu gibi banyoyu da insanın burnundan getirir. 64 III. KISIM ÇIT * Gençliğimde kocamın bu zavallı hallerine bakıp, bir zamanlar âşık olduğum adam bu mu diye hayretlere düşerdim. Tanıştığımızda Kamuran bambaşka biriydi. İlk buluşmamızda kasabada yeni açılan şık bir pastaneye davet etmişti beni. Uzun uzun kendini anlatmak yerine beni tanımak istemişti. Abim, babam, akrabalarım, daireden birkaç kişi, yani karşı cins namına bildiğim âdemlerin hepsi, sırf kendileriyle ilgili, hodbin kimselerdi. Varsa yoksa onların işi, onların İsteği, onların hiddeti... Kimse benim ne yapıp ettiğimi, ne istediğimi, ne hissettiğimi merak etmezdi. Bu yüzden Kamuran’ın ruhumun derinlikleriyle alakadar oluş şekli hoşuma gitmişti. O gün bana neler neler sormamıştı ki... En sevdiğim çiçekleri, ağaçları, filmleri, şarkıları... Sonra hayal kurmaya düşkün olup olmadığımı merak etmişti. Rüyalarımda neler gördüğümü bilmek istemişti. Daha önce hiç gündüz düşlerimi, gece rüyalarımı merak eden biriyle karşılaşmamıştım. İçimden, Müzeyyen, demiştim kendime, sakın bu çocuğu kaçırma. Bu seni dinler, anlar, sever. Ama tabii, içimden geçenleri dışarı çaktırmadım. Bu yaşımızda bile Kamuran hâlâ beni evliliğe razı getirmek için çabaladığını, ağzımdan girip burnumdan çıkmak suretiyle zar zor ikna ettiğini zanneder durur. O zamanlar âdet öyleydi, kızların hevesli görünmemesi icap ederdi. Çaktırmasam da aslında rüyalarımı sorduğu an onunla evlenmeye karar vermiş, kafamda gelinlik modeli bile belirlemiştim. Yine de Kamuran’ın at binip kılıç kuşanmasına, avcılık oyunu oynamasına, fetih hazzıyla gururlanmasına müsaade ettim. Böyle oyunların bir defaya mahsus olmayacağını, kendini avcı sayanın av merakından başını alamayacağını bilemeyecek kadar gençtim. Karmaşık ihtiraslarım yoktu. Sadece mutlu olmak istemiştim. İnsan hep bir gün çok mutlu olacağına inanır. Şimdi değildir, henüz değildir ama bir gün muhakkak, hak edilen o mutluluk gelip kendisini bulacaktır. Gelecekte muğlak bir takvim yaprağına mühürlenmiş o günü, ufak tefek engellerin ayak altından çekileceği münasip bir zamana erteler durur insan. Okulu bitirince, işe girince, evlenince, çocuklar büyüyünce... Sonra genellikle o gün gelemeden de ölür. Hesabı yanlış yaptığını ölmeden kısa zaman önce anlar aslında. Ömrünün, adına yaşlılık denen o buruk zamanında. Hem bekleyerek geçen yıllarına hem de artık gelemeyecek olanlara ağladığı, hani etrafındaki gençlerin gözünün neden hep yarı yaşlı durduğunu anlamayıp bir tür göz hastalığı sandığı zamanlarında. Çok geç kaldığında. Ben de bekârken, evlenince, hele ki Kamuran’la evlenince, çok mutlu olacağıma inanmıştım. Öyle olmadı. Kamuran evlendikten sonra hızla değişti. Büyüdüğüm evdeki erkeklere benzedi. Düşüncelerimi merak etmekten, hislerime kulak vermekten vazgeçti. Başlarda hiç değilse nezaketen dinliyor gibi yapardı. Fakat yüzüme bakmayı sürdürse de bakışları hızla boşalırdı. Başka âlemlere daldığını, anlattıklarımın bir kulağından girip öbürkünden çıktığını anlardım. Dinleyen olmayınca anlattıklarım da anlamını kaybederdi, çoğu zaman zırvalardım. Ortak dünyamızı terk edip beni yüzüstü bırakması, aile hayatımızda Kamuran’dan yediğim ilk kazıktı. Son olmadı. Kamuran gitgide, evlenmek istememiş de birileri kendisini katakulliye getirip zorla benimle aynı eve tıkıvermiş gibi davranmaya başladı. Varlığım züldü ona, yaptığım, yapmadığım her şey keyfini kaçırırdı. Dışarıda gülüp eğlenen adamın, eve girer girmez yüzü asılırdı. Münakaşayla geçen gecelerimizin sabahında benim gözlerimden yaş, onunkilerden hayal kırıklığı akardı. Bazı akşamlar eve geldiğinde yüzünde tiksintiye benzeyen bir ifade yakalardım. Hani sanki hayatla çok şaşaalı bir mukavelesi varmış da, ben ve sonra da çocuklar kısmetini haczetmişiz gibi hepimize alacaklı bakardı. Öfkesini sözle değil, aramızda açtığı mesafelerle anlatırdı. Ona yaklaşma gayretlerim, her defasında daha da uzağa fırlatılmamla sonlanırdı. İyice üzülürdüm. O kadar üzüldüm ki bir zaman sonra çareyi o uçurumun yanına bir tane de ben açmakta buldum. Böylece kendimi fırlatılmış değil, bizzat uzaklaşmış gibi hissedebilecektim. Kısmen becerdim sayılır, çünkü zamanla uçurumlar birbirine karıştı, ilk kimin uzaklaştığının ehemmiyeti kalmadı. Kamuran hayattaki açlığını evde doyamayışına bağladı ve kaçacak yeni ihtimaller aramaya başladı. Fakat kaçıp gitmek değil, kaçıp sonra dönmek arzusundaydı. Ne şiş yansın ne kebap düsturuyla bütün ihtimalleri canlı tutmaya çalışıyordu. İlk ihaneti en acısıydı. Ben anladığımı Kamuran’a söylemeye ar ettim, fakat o gözümün içine baka baka yalanlar uydurmaya utanmadı. Önce üzüldüm, hem de çok üzüldüm ama sonra o biçare his yerini derin bir öfkeye bıraktı. Hiç düşünmedim değil, evliliğimi bitirmeyi de düşündüm. Hem de defalarca. Fakat böyle zamanlarda vazgeçmek niyeyse yenilgi gibi geliyor. İnsan, gelecek günlerini kurtarmak dururken, geçenlerin beyhude olmadığını kendine ispata soyunuyor. Ben de hayatımı gönlüme hoşnutluk verecek bir istikamette değiştirmektense, tutup Kamuran’ı değiştirmekte, evine, yuvasına bağlı bir erkek haline getirmekte karar kıldım. Bunu sahiden yapabileceğimi sandım. Yanıldım. İnsanın başkasını, yeri geldiğinde kendini bile değiştirebildiği nerde görülmüş? Ya kabul edersin ya çeker gidersin. Üçüncü bir seçenek yok. Ama yılların getirdiği, bedeli ağır bir malumat bu, gençlikte pek bilemezsin. Kocamı değiştiremediğim evlilik hayatım boyunca yedim yuttum ama hiç değilse içime atmadım. Hepsini kustum, hepsini. Kamuran’ın yüzüne yüzüne hem de. Ufak tefeğim diye, iyi niyetliyim diye kimse de beni piknik sepeti sanmasın öyle. İlk zamanlarımızda gençliğin ateşiyle alabildiğine intikamcıydım. Kalbimde açtığı her gediği Kamuran’a misliyle ödetmeye ant içmiştim. O bana hayatı zindan ettikçe ben de ona evi dar ettim. İstedim ki görsün, anlasın ve biraz zahmete girip, kırılanları yapıştırmak için çaba harcasın. Savaşalım, barışalım, sonra hasretle sarısalım. Tepemizdeki kara bulutlar dağılsın. O uzak gün geliversin ve birlikte mutlu olalım. Ne var ki Kamuran korkak adam, mücadeleye girmedi. Geri çekilmek kolayına geldi. Böyle böyle aramızdaki uçurumlar derinleşti.  Ben onu kaybettim, o beni kaybetti. Sonra biz ayrıldık. Daha doğrusu ayrılmışız. Bir gün baktım, aynı evde iki çocukla, fakat artık birlikte değiliz. Bir zaman bir yerde birbirimizden vazgeçmiş, bunu da kabullenmişiz. Kamuran koltuğuna çekilmiş, ben mutfağa yerleşmişim. İçimizde öfkeler, kırgınlıklar, alışkanlıklar, sevinçler, birlikte geçmiş koca bir hayat biriktirmişiz. İki kör bıçak gibi birbirimize bilenmiş ama kesmeyi de becerememişiz. İnsan her şeye alışıyor ya, buna da alışmışız. Mutluluk heveslerimizi ileri bir tarihe ata ata yaşayıp yaşlanmışız. 71 * İnsan başkasının cenazesinde bile en çok kendi ölümüne üzülmez mi? Ben de o dönen tahtanın üstünde kendimi görmüştüm işte. Biz de öyleydik Kamuran’la. Işıkları çoktan sönmüş, acıklı bir panayır yeriydi hayatımız. O tahtaya benzeyen evimizde kısılıp kalmıştık. Meçhule doğru ha babam yürürken, yıllarca durup birbirimize bakmamıştık. Ne fırıl fırıl dönmekte olan o iki kişilik dünyadan inebilmiş ne yan yana gelebilmiştik. Üstelik bir de yaşlanıp hayatımızın böyle, bu kadar, bundan ibaret olduğunu kabullenmiştik. Yaşarken insan alışıyor da bir gösteri salonunda dışarıdan kendine bakınca, gördükleri gücüne gidiyor. O gece bunları düşünürken, garip şey, içimde öfkeye rastlayamadım. Zamanla, ama galiba ben ihtiyarladıkça değil, Kamuran’ın gözlerimin önünde başlangıçta ağır ağır, sonra gitgide hızlanarak ihtiyarlayışına şahit oldukça, sökülüp gitmiş demek içimdeki öfke. O gürül gürül cavlanın suyu çekilmiş. Bir zamanlar kalbimi kıran yıkıcı anlar, başka birinin hayatına ait puslu anılara dönüşüp silikleşmiş. Önümüzdeki günler azaldıkça geçenlerin hesabı da manasını yitirmiş. Zaman geçti deniyor ya hep. Kimse söylemiyor, geçiyor da nereye gidiyor? Bu meret kaybolmuyor ki. Bir katil gibi dokunduğu her yerde izler bırakıyor. Benim ellerimde, yüzümde derin yarıklar açıyor, Kamuran’ın bedeninde yaralar, hastalıklar... İddia edildiği gibi hiç de öyle hazırlıksız ölmüyor ki insan. Yolun sonunu bilmek, bal gibi bilmek, her adımda ölüme yaklaştığını göre göre yine de ona doğru yürümeye devam etmek diye bir şey var. Yaşlanmak tam da bu işe yarar. Ben yine daha gencim, yaşımın da iyisiyim çok şükür ama Kamuran zamanın elinde çok hırpalandı. Ezildi, büzüldü, küçücük kaldı. Eskiden sırf domuzluğundan gidip oturduğu ama şimdi çoğu zaman yorgunluktan doğrulup kalkamadığı için katlandığı o koltukta kapladığı hacim bile azaldı. Onun bu iç burkan hallerine baka baka benim de öfkemin yerine şefkate benzeyen o tuhaf şey yerleşmiş olmalı. Çünkü insan gençken hayata, ihtiyarlıkta ise ölüme kafa yoruyor en çok. Yormasın da ne yapsın? Kamuran’la her ay altın gününe gider gibi başka cenazeye taşınıyoruz. Bir komşu, bir akraba, daireden bir büyüğümüz, derken okuldan arkadaşlarımız... Yaşıtlarımız! Ardı ardına ölüyorlar. Bir zambak dalından koparılırken nasıl çıt diye ses çıkarır, öyle çabuk, öyle olağan. Ve sonra öyle hızla unutulan... 75 * Evet, biliyorum, 80’leri 90’ları görmek de var, ama ya yoksa? Ben de ne yapayım, kurduğum turşunun, kuruttuğum tarhananın bile tadına bakabileceğimiz meçhulken, gidenler çoktan gitmişken, geriye kalan herkese, her şeye bir çeşit şefkat duyuyorum. Dünyayla savaşım kalmadı ki. Bu saatten sonra çocuklarımızı mutlu görelim, sağlıkla yaşlanalım, kimselere muhtaç olmadan birbirimize tutunarak ölelim, o bana yeter. Aile deyince artık sadece bunu anlıyorum. 77 * Bu çocuklar bazen böyle taş gibi konuşup gidiyor. Sonra kim yutacak, kim sindirecek umurlarında değil. Neyse. Anayım ben sonuçta, alınmıyorum. Gözyaşımı içime atıp doğru bildiğim neyse onu yapmaya devam ediyorum. 78 * Bu kalpler bize lazım Kamurancım. Heyecanımızı bile dirhemle koymalıyız artık içine. Bakma sen, çaktırmasam da, ikimizinkine de ihtimam gösteriyorum. 79 * Odayı tavafım bittikten sonra yine benden beklendiği üzere, “Bunca yıl senin için saçımı süpürge ettim” diye başlıyorum. Bizim çocuklar benim bu söylenmelerime Saçını Süpürge Etme Bildirgesi diye isim takmıştı vakti zamanında. Gecenin bir yansı odalarında kikirdeyip konuşurlarken duymuştum. O zamanlar gücenmiştim de biraz. Sonradan sonraya komik gelmeye başladı. Zaten böyle şeyler insana bir çocuklukta, bir de yaşlılıkta komik geliyor. Arada kalan zamanlar yorucu bir ciddiyetin hantallığına kurban gidiyor. Keşke hayat daha hafif bir şey olabilse. Neyse. 79 * Sesimi fokurdayan dut pekmezi gibi koyultup köpürterek 80 * Rahmetli anacım derdi, son demlerinde, öyle son bir kuvvet gelirmiş insana. Önce Azrail’e dil çıkarır, sonra düşermiş toprağa. 81 * Suyu çekilmiş meyveler gibi ufaldı, büzüldü, içine kapandı. 81 * O gece Kamuran yüzünde ölülere has donmuş bir tebessümle uyudu, bense dirilere has bir kederle sabaha kadar ağladım. Sonrasında günlerce ya Kamuran’a bir şey olursa diye diken üstünde yaşadım. Gündüzleri gözümü üstünden ayırmadım, geceleri uykumdan uyanıp uyanıp nefesini dinlemeye dadandım. Ah Kamuran, ah benim uzun yol arkadaşım. Yan yana yürüyemedik ama hiç değilse aynı ahşabın üstündeydik. Sakın erkenden beni bırakıp gitme olur mu? 82 * Düşündüm taşındım, peki şimdi ben ne yapacağım? Bir ayağı çukurda adamla kavgaya mı tutuşayım? I-ıh, zerrece içimden gelmedi. Zaten aşkı da karşılıksız. Kendini rezil rüsva edecek. Ama şimdi tutup o da öyle şak diye söylenmez, herifin yüreğine inecek. Hem laubali olmaya lüzum yok hem de bu saatten sonra onun bile hayallerini kırmaya gönlüm elvermez. Bizim yaşımızda bir hayal kolay mı kazanılıyor? 84 DOLUNAY KAÇIKLARI BİR MAHİZER ZAMANI öldürmenin pek çok yolu vardır, karnına bıçak saplayabilirler, ekmeğini elinden alabilirler, hastalığını iyileştirmeyebilirler, kötü bir evde yaşamaya zorlayabilirler seni. kendini öldürmeye itebilirler, ölesiye çalıştırabilirler, savaşa yollayabilirler vs. bizim devletimizde bunların pek azı yasaklanmıştır. B.Brecht * Yüzündeki kırık dökük anlamı fark edince sordum: “Ne o, hasta mısın?” “Sadece yaşlıyım.” 91 * Dışarıda lapa lapa kar yağıyordu ve Mahizer Hanım her zaman olduğu gibi içeride, anlatacak çok şeyi olanların suskunluğuyla için için eriyordu. Dinlemekte liyakatli usta, ama konuşmakta çolpa çırak bile olamamış bu yaşlı kadın, anneannemdi benim. Ve anlatmaya azıcık hevesi olsa, aslında uzun bir hikâyesi vardı. Ama ben ne güne duruyorum ki... Torunlar kendilerinden öncekilerin hikâyelerini anlatmak için değil mi? 91 * Dünyayı rüzgârın yönünden, bulutların şeklinden ve ekinlerin renginden anlamaya talimli yaşlıların gördüğü en sıcak kışmış. 91 * Bebek, aile büyüklerinin görmesi için salona getirildiğinde, pencereden içeri dolan ayın şavkı, yeni doğanın ışıltısına hürmeten usulca kenara çekilmiş. 92 * Çocukken geçirdiği ateşli hastalıktan sonra yüzü çiçekbozuğu kalan anneciği, teri kokmasın diye tuzlarla, teni kurumasın diye bademyağlarıyla ovmuş kızının minik bedenini. Saçlarını lavantalı sularla yıkamış, kaşlarını kömür karasıyla taramış. Sesi billur olsun diye kadife çiçeklerinden, nefesi ferah koksun diye limon yapraklarından terkip ettiği şurupları köpürte köpürte kaynatmış. Türlü nebatın fokurdadığı evden taşan rayiha, beş mahalle öteye kadar yayılmış. Kasabanın erkekleri bir yandan tek kaşlarını kaldırıp çıkaklarken, biryandan da ciğerlerini dolduran bu kösnül kokuyla ürperip iç geçirmiş. Kendi çiçekbozuklarını yavrusunda yıkamak isteyen Çopur Nezahat, “Kızım bu kasabanın en güzeli olacak, bir gören dönüp bir daha bakacak” dedikçe, ekşi limon yemiş gibi yüzlerini buruşturan yaşlı kadınlar iki dişlerinin arasından tıslayarak, “Aynada göreceğine değil, bahtının göstereceğine dua et. Allah çirkin şansı versin” diye homurdanırmış. Çirkinlerin pek de şansı olmadığını kendinden bilen Çopur Nezahat, kocakarıların laflarına kulak tıkayıp yine bildiğini okurmuş. Onların güzellikten niye böyle korktuklarını ancak kızı büyüyüp de adı gibi bir ay parçasına dönünce anlamış. 92 * bir kerecik yüzünü görebilmek için ciğerci kedileri gibi 93 * Suratı sirke satan kocakarılar, sokaktan her geçişlerinde, boyunlarını kıtırdata kıtırdata kafalarını iki yana sallayıp çıkaklar, “güzellik başa bela” diye homurdanırmış. 93 * İlk kez oğlu okula başladığı günün akşamı, kocası, yanında oğlu, karnında kızıyla bir sahil kafeteryasına gazoz içmeye götürdüğünde tanışmış denizle. “Geceydi, önümde uzanan derya, sanki top top açılmış lacivert bir ipekliydi. Bir ömür kesip elbise biçsem gene de bitmeyecek gibiydi” diye anlatırdı. 94 * Dedem aksi mi aksi, eti yenmez bir adammış. Çabucak alevlenip önüne geleni yakan öfkesi, karısıyla çocuklarının üzerine kül bulutu olup yağarmış. Alaca taşı gibi büsbütün kararmış yıldan yıla kalbi, kurumuş, katılaşmış. Yazık, dede olamadan öldüğünden herhalde, ömrü boyunca kendine yumuşayacak bir kıyı bulamamış. Sülalemizdeki bütün babalar gibi kaskatı kalmış... Doğup büyüdüğü ve dört kuşak ceddini bağrına basmış kasabadan ayrılıp kendine doğru düzgün yer bulamadığı İstanbul’a taşınmak mecburiyetinde kaldığı, işlerini bir türlü hale yola sokamayıp attan inip eşeğe binenler kervanına katıldığı için hep karısını suçlamış. O böyle güzel olmasa, kasabayı birbirine katmasa, bunların hiçbiri yaşanmayacakmış. Ne zaman kafası bozulsa ağzını türlü küfürle çalkalar, karısına, “Senin güzelliğin bitirdi beni!” diye bas bas bağırıp mahalleyi ayağa kaldırırmış. Bir vakitler yoluna mecnun olduğu bu güzellik, artık mutsuzluğunun yegâne müsebbibi, hayattaki en büyük düşmanıymış. 94 * Ruhu içeride, dillere destan güzelliği dışarıda erimiş. 95 * Yine de kendisini güzelliğin lanetinden korumaya çalışırken ruhunda açtığı yaraları affetmezdi. Birileri duysun diye değil, içindeki ses durulsun diye, durmaksızın söylenirdi. “Çocukluğumu da mahvetti, genç kızlığımı da!” 96 * Her duyduğumda kıkırdayarak, “Ne zaman oh diyeceksin anneanne?” diye sorar, “Kırmızı kar yağınca” cevabını alınca çocuksu hayallere dalardım. Kırmızı karın “hiçbir zaman”ın takma adı olduğunu anlamaz, yüzümüze nar gibi kırmızı kar tanelerinin düştüğü bir masal zamanı düşler, bu mucizevi doğa olayını bir an evvel görebilmek için anneanneme oh dedirtmeye çalışırdım.97 * Eskiden evlere kolay kolay giremeyen çikita muz, ucuzladıktan sonra bile onun gözünde dört başı mamur bir sofranın ve baysallığın en önemli nişanı olarak kalmıştı. Yalnızken katiyen almaz, bizim için aldığında da asla dokunmazdı. “Anneanne muz yesene.” “Yok, benim dişim onu kesmiyor evladım.” Anneannem dünyanın en tatlı yalancısıydı. Fındık kırıp çekirdek çitleyebilen dişleri, sırf evdekilere kalsın diye o yumuşacık muzu kesmeyi beceremezdi. Hayatımın en güzel yemeklerini onun evinde, özene bezene kurduğu yılbaşı sofralarında yedim ben. Çocukluğumun neşeli, hesapsız, kaygısız günlerinde... Hani o göz açıp kapayıncaya kadar geçiveren... 98 * Oysa annem, olanları öğrenince ilk iş, “Bizi hiç mi düşünmüyorsun?” yazmıştı dayıma. Ona göre dayım hayatı boyunca hep sorun çıkarmıştı. Dava dediği şeylerin bedelini ailesine ödetmiş, peşinden gittiği maceralar uğruna dünyayı hepsine zindan etmişti. 99 * O sene dayım öldü. “Kuş gibiydi. Sanki doğduğu günkü kadar hafifti” demişti gözyaşları içinde anneannem, ilk kez yanımda ağlamaktan çekinmeden. “Bir tek kokusu başkaydı ama. Çimento gibi kokuyordu. Duvar gibi, ne bileyim, hani sanki beyaz gibi...” Beyaz eskiden anneannemin en sevdiği renkti. Dayımın ölümüyle birlikte kirlenmişti. O yıldan sonra bir daha yılbaşı sofrası kurmadı. Herhalde dileyecek dileği de kalmamıştı. Çocukluğumun en güzel günlerine ev sahipliği yapmış o eski geleneğin bozulması başlarda keyfimi kaçırdıysa da zamanla umursamaz oldum. Büyüyordum. 100 * Beni sevmekten vazgeçmemiş, fakat eşikte bekleyen hayatın acımasızlığından çekinmişti. Gücü olsa beni değil, dünyanın geri kalanını değiştirirdi. 101 * Ah benim asma yaprağı kaderli anneannem. Başkalarına gölge, kendine gölgesizim. Sevdiklerinin dertleriyle dolu bir yüklük gibiydi. Yüklendiklerinin altında iki büklüm kaldı hep, bir oh diyemedi. Aynalardan bile iyi sır tutar benim anneannem, ona anlattıklarımı kimseciklere söylemedi. Ama her fırsatta annesinin hayatını zehrettiğinden yakınan, artakalan zamanlarında da odamı, ceplerimi, çekmecelerimi karıştıran annem, ele geçirdiği gönderilmemiş birkaç mahcup aşk mektubu vesilesiyle, bir süre sonra her şeyi öğrenmeyi başardı. Elinden bir kaza çıkar endişesiyle babamdan saklanan bu sır, annemle aramızda bir meydan savaşı başlattı. “Bize bunu nasıl yaparsın” savaşları. Annemin sırasıyla geçirdiği öfke, ağlama, acındırma, yine öfke ve yine ağlama krizleri sonunda beni doktora götürmeye karar vermesinden sonra, olanları anlattığım anneannem araya girmişti: “Hasta mı ki bu çocuk, ne işi var doktorda?” “Müsamahanın bu kadarına da pes artık anne! O mektupları bir görsen var ya, genç kız elinden çıkma sanırsın, çocuk kendini iyice şaşırmış. Ne yani, bu haliyle bırakalım da hayatı mı kaysın? Yol yakınken tedavi olmazsa doğru düzgün bir hayat yaşayamayacak. Evlenemeyecek, yuva kuramayacak, baba olamayacak, adam gibi bir iş bulamayacak, insan içine bile çıkamayacak. Her yerde parmakla gösterecekler, arkamızdan konuşacaklar. Sırf kendini değil, hepimizi rezil edecek. Şakulü kaymış çocuğun görmüyor musun, dengesi bozulmuş!” diyen anneme, “Ha sen çok mu dengelisin? Zehirli yılan gibi sokuyorsun etrafındaki herkesi. Bencilsin, vefasızsın, nankörün tekisin. Ama yine de hiç doktora götürmeye kalkmadım ben seni. Böyle sevdim, kabul ettim, olduğun gibi. Sen evladını benim seni sevdiğim kadar sevemiyor musun?” deyivermişti. Donup kalmıştı o zaman annem. Anneannem hayatında ilk defa susmamış, içindeki gemileri pupa yelken bırakmıştı. Ve işe yaradı! İkisi için de saçını süpürge etmesine rağmen ne oğlu ne annesi tarafından kıymeti bilinen bahtsız kadın rolüyle oracıkta Oscar’a adaylığını koyan annem, titreyen parmaklarıyla bir sigara yakıp boğazında büyüyen düğümle beraber balkona çıktı. Bir daha da doktor lafını açmak şöyle dursun, yüzüme bile bakmadı. Artık bana da en az annesine olduğu kadar öfkeliydi. Ah, ne kekeme şeydir, annelerin hiddeti! 101 * Şu kısacık ömrümde öyle çok cinayet gördüm ki... En az bir kere öldürdüler tanıdığım herkesi. Mesela dayımınkine bir tür intihar diyorlar. Yememeyi kendi seçmiş, öyle söylüyorlar. Hayır efendim, bal gibi de cinayet! Açlık değildi dayımın celladı, ömrünü yiyip bitirenlerdi. Benim mahcup, benim yorgun, benim solgun anneannemi bile defalarca öldürdüler. Güzelliğini başına bela eden katiller ayrı, çocuk yaşta evlendiren babası ayrı, tutup duvardan duvara vuran kocası ayrı, acıyanı ayrı, yokmuş gibi yapanı ayrı, bilip de susanı ayrı, bilmeye gerek duymayanı ayrı, hepsi bir bir gelip öldürdüler. Herkes birbirini, hepimiz birbirimizi öldürdük defalarca. Birbirini değiştirmek isteyenler, kendi günahlarında yıkamaya niyetlenenler, korumaya çalışanlar, kim bilir kaç “ben”i iyi ya da kötü niyetlerle katlettiler. Aslında alışkın sayılırım, beni de daha önce öldürmüşlerdi. Annem ayrı, öğretmenlerim ayrı, sevgililerim, arkadaşlarım ayrı... Hem de defalarca. İşin garibi, kimse hiçbirini cinayetten saymadı. Ama bu kez, sonuncu cinayette nihayet ilk kez polisler geldi eve. Bir an, acaba bu sefer mi diye düşündüm ama... Heyhat, katil yine bulunmadı. Oysa katil hep sanıldığından daha yakında olur. Diyorum ya, danışıklı dövüşçü bunlar. Bu en basit hafiyelik kuralına bile kulak tıkayıp, asıl aramaları gereken yere hiç bakmadılar. 103 * Malum namus dedikleri pis bir şey. Yani en azından kolay pislenen, çabucak kir gösteren. Babam normalde lekelere karşı hassas değildir. Evde toz aldığı bile görülmemiştir ama namusunu temizledi. Ah, ne olağan şeydir babaların hiddeti! 104 * Şu hayatta beni en iyi anlayan kişi anneannemdi ama onu en iyi anlayan ben değildim herhalde. Anlamaya da çalışmamıştım galiba. Şefkatine sığınmış ama kendi şefkatimi açmamıştım ona. Ebeveyninin de etten kemikten bir insan olduğunu, acıyıp kanayabileceğini bilmeyen, yaralarını görüp sarmayı aklına bile getirmeyen çocuklar gibi... Bir günden bir güne sormamıştım anneanneme mutlu musun diye. Sormayanlar kervanında yerimi almıştım. Cinayetler içinde, katiller arasında... 107 DÖNMEK * “Sence hafıza nedir?” En ihtişamlı cevabı o vermiş, “Hafıza şeytanın ta kendisidir” demişti. “Hatırlayarak ölüyü diriltebileceği gibi, unutarak diriyi öldürebilir insan. Ağılı bir kudret bu, korkunç bir beceri.”109 * Ben ki hayatta en çok kendine yalan söylemişlerdenim. 109 * Biliyorum elbet, insan geçmişte ve oraya ait kişilerde en çok kendi masumiyetini arar. Fakat benim yaşlarımda masumiyet çoktan kalkmış bir tren gibidir. Ayrıldığı perona bir daha hiç dönmeyebilir. Yine de bekleriz, ararız, bulmayı umarız. Acılar içinde geçmiş dahi olsa maziyi yüceltip durmamız, ha bire fotoğraf albümlerini karıştırmamız, eski şarkılardan, eski filmlerden, eski dostlardan ve eski sevgililerden medet ummamız hep bundandır. İşte yine bu yüzden bugün Prag sokaklarında yeniden onunla birlikte yürüme ihtimalimi konuşma yaptığım salonun kapısına kurşun asker gibi yerleştirmiş, için için onu beklemiştim. Filmdeki kadın aniden kalabalığın ortasında beliriveriyordu ama benim şahsi filmimdeki adam, Pavel, ne kapıda ne de kalabalığın arasında görünmeye tenezzül etti. Gelmedi. Beklenenler bunu çok sık yapar. 110 * Bu şehri seyretmek, parçalanmış eski bir aynaya bakmaya benziyor. Prag bana kendisini değil, kendimi hatırlatıyor. Unutmak için didindiğim şeyleri, vaktiyle buraya neden geldiğimi, burada nasıl değiştiğimi, buraya gelen kadın ile buradan ayrılan kadın arasındaki uçurumun derinliğini... 111 * Hiçbiri Pavel değildi. Sadece o olmayışlarına değil, orada oluşlarına da içerlemiştim. Bundan yirmi iki sene önce, turistlerin uğramadığı, akşam saatlerinde sokakların çabucak tenhalaştığı sakin ve sessiz bir kent olarak bırakmıştım Prag’ı. Şimdi böyle mahşeri bir kalabalığa ve biteviye gürültüye bulanmış bulmak keyfimi kaçırmıştı. Herkes ve her şey bıraktığım yerde, bıraktığım halde beni beklemeliymiş gibi. Ne hodbinlik... 111 * Bir sürü dilenci görmüştüm Charles Köprüsü nde. Bulmayı umarak ama bulmaktan korkarak, onların içinde bile Pavel’i aramayı sürdürmüştüm. Alınlarım yere dayamış, secde eder gibi dileniyorlardı. Ne kadar eğilirlerse, sahip olduklarımızın ağırlığıyla sarkan vicdanımıza o kadar kolay temas edeceklerini biliyor, mutluluğumuzun diyetini almak için inleyerek avuç açıyorlardı. Eskiden buralarda dilenciye rastlanmazdı. Kentin yorgun adımlı sakinleri, kimliklerinde isimleriyle birlikte, çalıştıkları yerin mührünü de taşırlardı. Değil dilenmek, işsizlik bile yasaktı. O zaman da mutsuzdu insanlar ama yüzleri yere bu kadar yakın mıydı? Sanmam. 111 * Letna, düştüğü yerde uykuya dalmış yorgun bir taş kadar sessizdi. 112 * Ben hep böyle kaçarım. İncitmemek, incinmemek için ya da ne yapacağımı bilemediğim zamanlarda ekseriya bunu yaparım. 112 * Haber vermeden giderek, onu ardımda oklarını ancak kendine batırabilen yufka yürekli bir kirpi gibi şaşkın ve çaresiz bıraktığımda ne yapmıştı acaba? Çok acı çekmiş miydi, sancısı ne zaman dinmişti, dinmiş miydi? Zamanla öfkesinden özlem devşirmiş miydi? İnsanın kendinde ve sevdiklerinde açtığı yaralar ne zaman iyileşir? İyileşir mi? 112 * Şimdi alnımı tramvay camına yapıştırmış, yıllar evvel izlediğim bir filmi hatırlar gibi Prag sokaklarını seyrederken, içimde yine bir yerlerde ona rastlama umudu var. Etrafımdaki her lekenin hayatının bir parçası olduğunu bilmek, buralardan belki her gün geçtiğini düşünmek ne tuhaf. Gitmediyse, bu şehirde kaldıysa, bunlar onun yolları. Peki ama kim olarak adımlıyor buraları?  Eskisi gibi kuklalar mı yapıyordur acaba hâlâ? Belki kendine bir atölye bile açmıştır. Ahşaptan yonttuğu kuklaları sabrıyla şekillendirip boyuyordur. Ya da belki nüfuzlu bir ahbabı ön ayak olup maaşlı bir işe sokmuştur onu. Mesela Kadife Devrim'den sonra pıtrak gibi çoğalan uluslararası şirketlerden birine. Sabahları üzerine lacileri çekip işe gidiyordur. Üzerinde adı yazılı bir sumen takımının ardında saatlerce oturuyordur. Öğlenleri sıkılıp yerdeki parkeleri sayıyor, akşamları eve elinde şeker, un ve pirinç dolu poşetlerle dönüyordun Evlenmiştir, iki çocuğu vardır, ikisi de hık deyip burnundan düşmüş gibi ona benziyordun Beni çoktan unutmuştur. 112 * Aklımdan geçenlere çabucak inanıyorum. Bunun cinayet olduğunu bile bile beni unuttuğu için içerliyor, tramvayın durduğu ilk durağın karşısındaki bankayı görünce, Pavel kapıdan çıkıverecekmiş gibi dikkat kesiliyorum. Çıkmıyor. Kapının iki kanadı da sıkı sıkı kapalı, sabit, yerinde duruyor. Kapılar bunu çok sık yapar. 113 * Pavel içindeki ve dışındaki yaraları benden hiç saklamadı. Kendini ellerime bırakılmış rafyalı bir hediye paketi gibi güvenle açtı. Ben de ona açıldım. Oysa ben yaraların insanları çirkinleştirdiğine inanılan bir dünyanın insanıyım. Ömrüm boyunca yaralarımı herkesten gizlemeye çalıştım. Belki de bu yüzden, içimdeki cerahati herkesten iyi bildiği için, bana acıdığı ve bunda haklı olduğu için Pavel’in yanında çok duramadım. 113 * Takdiri ilahi, kafeye varmadan bir blok önce caddenin sağ yanındaki duvara boydan boya yazılmış devasa bir grafiti çıkıyor karşıma: “I am not who I was before.” Hemen oracıkta mideme koca bir yumruk iniyor. Bir şehrin değişmesi, bir insanın değişmesi, dünyanın değişmesi hatta, kendinden öncekilere ihanet gibi. Değişmemesi de kendine ihanet olurdu ama değil mi? 114 * Bu şehre gelmeden evvel yaşadıklarımı unutmak istiyor, dünden kurtulamayışımın cezasını bugüne kesiyordum. 114 * Ben yaralardan, en çok da kendiminkilerden korkardım. Oysa Pavel insanın içine bakar, yarasına dokunur, kabuğunu kaldırıp altındaki cerahati akıtana kadar uğraşırdı. İnsanın özünü onların altında arardı. Bu yüzden ona her şeyi anlattım. Anlattım dedimse, kalbimle ses tellerim arasında hırıltılı bir duvar örüldüğünden, Pavel’in önerisine uyarak çoğunu satır satır yazdım. Dilsiz taşlar arasına, sırlarımızın nöbetini tutan ketum bir azizin ayakları dibindeki gizli posta kutumuza bıraktım. İçimde volkan gibi kaynayanları, kimselere, anneme bile anlatamadıklarımı, unutmaya çalıştıkça geceleri kâbuslarıma doluşanları. On dokuz yaşında genç bir kadının on dokuz gün ve on dokuz gece boyunca nemli ve küf kokulu bir hücrede uyuyup uyandıklarını. Açılan ve kapanan kapıları, girdiğim ve çıktığım odaları, benden isimler isteyen leş kokulu sayıklamaları. Gözlerimdeki bandın habis siyahını, ağzıma dolan kanın acı tadını, hırpalanmış bedenime, parçalanmış ruhuma uzanan ellerin korkunç damarlarını... Hayatımın öncesine ve sonrasına mal olan on dokuz günü bir tek ona anlattım. O beni anladı. Başımı kucağına sakladı. Saçlarımı sevdi ama kafamın içindeki zehirli yılanları susturamadı. Unut ve öldür diyordu bana, haklıydı. Ama sır hep aynalarda kırılır. Sırrın parçası artık yaranın da parçasıdır. Pavel, beni dinleyip her şeyi öğrenerek, bilmeden de olsa adını unutulması gerekenler listesine yazdırmıştı. 115 * O gün, gençliğin parlaklığını taşıyan, henüz aklar düşmemiş kestane saçlarımı salmış, bana yakıştırdığı gibi dağınık bırakmıştım. O çok sevdiği beyaz kuşaklı kırmızı elbisemi geçirmiştim üstüme. Beni en son böyle görsün ve hep böyle hatırlasın istemiştim. 116 * Elimi cama dayadım, ona son bir kez dokunmaya çalıştım. İnecekler inip binecekler binince, ama inip sevdiklerine veda etmesi gereken korkaklar adım atmaya dahi cesaret edemeyince, tramvay ağır ağır hareket etti. Geri dönmeyecek bir çocukluk mevsimi gibi, kulenin ve Pavel’in önünden sessizce geçip gitti. Bu Pavel’i son görüşüm oldu. Ama o gün şehirden ayrılmadan önce son bir şey yaptım. “Sen bunları okuduğunda ben çoktan gitmiş olacağım” diye başlayıp “Hoşça kal” diye biten o klişe mektuplardan birini yazıp arada bir birbirimize mektuplar bıraktığımız gizli yerimize bıraktım. 116 * Unutmak istiyordum. Sadece unutmak. Yüksek bir kayalıktan serin bir denize atlar gibi,yeni bir hayata, yeni bir rüyaya dalmak. 117 * İstanbul’a döndüğümde oradan ayrılan genç kadın değildim artık. Ailemden, arkadaşlarımdan, o güne dek inandığım her şeyden ve kendimden uzak, yepyeni biri olmak, geçmişi koca bir silgiyle silip geleceği en baştan kurmak istiyordum. O güne dek bana ait olan ne varsa hepsini eski bir hırka gibi üzerimden sıyırdım, çıkarıp attım. Her şeyi unutacak kadar sarılmam gereken bir amaç edinmem gerekiyordu, öyle de yaptım. Tüm varlığımı, hafızasını yitiren adamın romanını bitirmeye adadım. 115 * Her şey değişirken, değişmeyecek bir şey aramak, o şeye tırmanarak kendine varmaya çalışmak ahmakça. 117 * Pavel’i görsem, tanıyabilecek miyim sanki? Onu düşününce gözümün önünde canlanan o surat artık yok ki. O bıraktığım delikanlı değil artık. Benim yıllar evvel buradan ayrılan o genç kız olmadığım gibi. Çikolatalı pastaların bile değiştiği bir dünyada insanlar değişmez mi? Zaman... Şu aynı nehirde iki kere yıkanmamızı ve aynı rüyadan iki kere uyanmamızı imkânsız kılan. Bunlar hep onun marifeti. Hiçbir yere gerçe
HEP KİTAP
·
2.256 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.