Bir Yazar Bir Kitap
“Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.” Yahya Kemal Beyatlı / Sessiz Cemi * Öleceğimi öğrenince çok şaşırdım. Azrail'i atlatmayı umduğumdan değil; bir gün herkes gibi ruhumu yetkili makamlara teslim edeceğimi elbet biliyordum. Ama o gün öyle uzak ve muğlaktı ki, galiba ölümümü görmeye ömrüm vefa etmez sanıyordum. Bilmek farkında olmama yet¬miyordu. Ruhunuzu ele geçiren zifiri karanlığa diri diri gömülme¬ye niyetiniz yoksa, kendi ölümünüze fazla kafa yormaz, o kapı¬nızı çalmadıkça bizzat gidip hatırını sormazsınız. Hayatta bazı şeylerin varlığı, uzun boylu düşünmemek kaydıyla kabul edi¬lir. Ben de er geç ikametimi tahtalıköye aldıracağımı bilsem de, malum akıbeti yok sayarak yaşamaya çalışıyordum. Yaşamaya çalışmak; biz ölümlülerin ekseriyetle yaptığı bu. Fakat sonra işgüzar Azrail gelip beni buldu. Daha doğrusu incelik gösterip önden ulak gönderme lütfunda bulundu. Kara haber mütehassısı doktorlar karşıma dikildiğinde, bir gün ken¬di sonuma şahitlik edeceğimi dehşetle hissettim. O günün san¬dığım kadar uzak olmadığını da öyle. 5 * Son zamanlarda birileri sık sık doğal sayılamayacak sebep¬lerle terki diyar ederek, payıma düşen çağın ecelle göçmenin re¬vaçta olduğu eski güzel günlere rahmet okutmasına vesile olsa da, etrafta çalan mahşer bandosunu üstüme alınmamış, ölümü kendime yakıştırmamıştım. Öte yandan, yaşarken hayatı sevdi¬ğimden de haberim yoktu. Bir ayağımın çukurda olduğunu öğrenince anladım, meğer seviyormuşum. Ya da ne bileyim, biraz daha vaktim olsaymış sevecekmişim. Hani sanki tam ben seve¬cek gibi olmuşum da öleceğim tutmuş. Takdiri ilahi! Yedi mil¬yar nüfuslu gezegende, katiller, sübyancılar, karısının bağırsak¬larından makrama usulü gazetelik yapan psikopatlar, eceli iple çeken yatalak ihtiyarlar dururken, bula bula beni mi bulmuş o ilahın takdiri? Hoş, ben kimdim ki? Zengin fakir, çocuk yaşlı, haklı hak¬sız, vakitli vakitsiz demeden, bu dünyaya yolu düşen herkes, ilk müsait sapaktan ebedi karanlığa dönmemiş miydi? Ölümsüz¬lük iksirini cebinde gezdiren Lokman Hekim’den, yüz binlerin hayatını iki dudağının arasında söndüren Büyük İskender’e bir Allah’ın kulu becerip de malum akıbetten kaçabilmiş miydi? Hastalanmamayı başarırsa ölümden de yutabilirmiş gibi öm¬rünü check up’lara yatıranlar, yüzündeki çizgileri azaltarak Azra¬il'i şaşırtabilirmişçesine sıfatını anti-aging kremlere bulayanlar, kalabalık yere bomba konur endişesiyle kapısından dışarı adım atmadığı evinin penceresinden bakarken, sokak lambalarını av¬lamaya heveslenmiş sarhoş komşunun kör kurşununa hedef olanlar, cümlesi tıpış tıpış Hakka yürümemiş miydi? Hayatı, gideceğini başından beri bildiğim ama için için be¬ni bırakmayacağını ummayı seçtiğim bir serserinin rüzgârına kapılır gibi yaşadığımı ancak o zaman kavrayabildim. Onu san¬dığımdan fazla önemsediğimi de. Böylece kalbimde fokurdayan tekmil duygunun yerini de¬rin bir acı aldı. Bu, dünyanın sonu gelmiş, artık sabah olmaya¬cakmış gibi berbat bir histi. Çünkü öyleydi. Dünya, bana ayırdı¬ğı sürenin sonuna gelmişti ve yakında hesabıma düşen günler¬den geriye, içine uyanabileceğim serin bir sabah kalmayacaktı. Bunu anladığınız an hissettiğiniz boşluk duygusu, o vak¬te dek tecrübe ettiklerinizin hiçbirine benzemiyor. Ne aşk, ne ayrılık acısı, ne de arada bir kapınızı zorlayan başıbozuk varo¬luş sancıları, hiçbiri bir yarın olmayışının ruhta açtığı gediğin yanma bile yaklaşamıyor. Gittikçe büyüyen, büyüdükçe eriyen bir kartopu misali yuvarlana yuvarlana yaşayıp giderken, bunu idrak edemiyor insan. Öldüğündeyse zaten geç kalmış oluyor. Ancak yaşamla ölüm arasında salındığınız, henüz ölmediğiniz ama yaşıyor da sayılamayacağınız o asap bozucu bekleme oda¬sında hissedilen, rüzgârlı bir boşluk bu. Tam da babaannemin, “Allah düşmanıma göstermesin” dediği türden bir fecaat. Neyse ki sırrına babaanneler dahil kimselerin eremediği şu acayip âlem, içinde çalkalanan hislerimizle birlikte ha babam deviniyor. Biz bitti sandıkça başlamayı, durdu dedikçe dönme¬yi, bizden azade ama yine de bizimle birlikte devridaimi sür¬dürüyor. Onun serkeş ritmi sayesinde kimse sonsuza dek âşık, dertli veya dehşet içinde kalamıyor. Her şey kendini usulca ken¬dinden sonra gelecek olana devşiriyor. Ben de bir süre sonra, azıcık sakinleşmemi sağlayan teslimiyet safhasına geçebildim. Kaçamayacağınızı anladığınız gerçekler karşısında sarıldı¬ğınız bayrak bu, teslimiyet bayrağı. Damarlarınızı umut zehrin¬den arındırmışsanız, o bayrağın altında az da olsa teselli bulabiliyorsunuz. Hoş, efendi gibi evimde oturup ölümün teşrifini beklemek yerine, bedenimi bir kasap dükkânını andıran hasta¬nede sergileyip, o dükkânın kirli tezgâhında mıncıklatmayı kabullendiğime göre, ölüme en teslim olduğum sırada bile, umut belasından büsbütün kurtulamamıştım herhalde. Ama teslim olduğuma inanacak kadar yatışmıştım hiç değilse. Bu durum¬da yapılacaklar sınırlıdır. İtikat sahibiyseniz Yaradan’a sığınır ve muhtemelen iyi bir insan olduğunuza inandığınız için, öte¬ki tarafta sizi fazla hırpalamayacağına iman etmeye çalışırsınız. Sizin için öteki taraf diye bir habitat yoksa işiniz daha da kolay. Ölümü uzun bir uyku sayıp, pek yakında hiçbir şey hissetmeye¬cek oluşunuzda iç açıcı bir yan bile bulabilirsiniz. 6 * Öleceğimi öğrendiğimde de suçluluk duydum. Hastalık bu, elimden ne gelir diye bile düşünemedim. Kendime daha iyi baksaydım, daha az sigara içseydim mesela, belki de sağlam bir bünyeye sahip olur ve şimdi adını anmak istemediğim o melun illete paçayı kaptırmazdım. İki dal fazla tellendirip keyif yapa¬cağım diye, sevenlerimi ardımda gözü yaşlı bırakmazdım. Tamam, sevenlerim tabir ettiğim kitle pek kalabalık sayıl¬mazdı. Ama mevzubahis suçluluksa, sevene hacet yok, sevme¬yenler de yeter. Öyle lodosçu, fırsatçı, öyle sinsi bir asalaktır ki o, yaptığınız ve yapmadığınız, sahip olduğunuz ve olmadığınız her şeyi davetiye beller. Kapıyı kapasanız pencereden, pencere¬yi çivileseniz bacadan girer ve ayak bastığı yeri talan eder. Bana da öyle yaptı. Suçluluk illeti, işlediğim suçlardan çok daha fazla zorlaştır¬dı hayatımı. Çünkü suç saklansa da, suçluluk kalır. Yastığın üze¬rinde uykusuzluk lekesi, kalpte kimliği meçhul ağrı, kursakta bekleyen taş gibi kalır. Bende de kaldı. Sanırım şimdi burası, her şeyi anlatmanın tam yeri ve zamanı. 8 "İyi bir çocuktum." Morrissey / İsa'yı Affettim * Okumaya gelince, sonradan gazetelerle il¬gili yeni meraklar edindimse de çocukluğumdan beri en sevdi¬ğim şey sözlük karıştırmaktır. * Çocukluğumdan beri en tuhaf sözcükleri bilirim. İlkokul¬dayken, kasem etmenin ant içmek, mansıbın fonksiyon, burga¬tanın halat ve zincir ebadını tespite yarayan ölçü olduğunu, sı¬nıfta öğretmen dahil bir tek ben bilirdim. Yeni öğrendiğim keli¬meleri cümle içinde kullanmaya bayılırdım. Ama öğretmenim ve tabii ev halkı tarafından, anlaşılır konuşmam gerektiği hu-susunda hep uyarıldım. “Soymuk borusu bir tür iletim dokusu¬dur” derdim mesela öğretmene. Kadın ayıp bir laf etmiş olma ihtimalimi kafasında çevirerek, kuşkuyla bakardı yüzüme. Kaş¬larını çatışından, soymuk borusundan söz etmemden hoşlan¬madığını anlardım. Ya da kapıyı hızlı çekip de tokmak elimde kalıverince, “Bu pezevengi nereye koyayım?” diye sorduğum annem, okulun kütüphanesinde karıştırdığım bir dil sözlüğün¬den, kapı tokmağına pezevenk dendiğini öğrendiğimi bilme¬diğinden, mevzuyu manasızca büyütüp evde ufak bir meydan muharebesi çıkarırdı. Zaman, bana bildiklerimi paylaşmanın iyi bir fikir olma¬dığını defaatle gösterdi. Böylece, sözlük okumayı değil ama öğ¬rendiklerimi cümle içinde kullanmayı, gönülsüz de olsa bırak¬tım. Tabii, arada bir ağzımdan kaçırıverdiğim oluyordu. Başka¬sı olsa, o kadar kusuru kadı kızının çeyizine sayıp geçerdi. Ben geçmezdim. İrili ufaklı tekmil kusurum gibi, bunun için de ken¬dime yüklenip suçluluk duymayı tercih ederdim. Psikoloji terimleri sözlüğü, suçluluğu, insanın kendi da¬hil herhangi bir özneye yanlış yaptığı inancından doğan zihin¬sel eğilim olarak tanımlıyor. Benim şahsi tanımımsa daha sa¬mimi. O benim kara toprak kadar sadık yârim, ruh hastası bela¬lım, gaddar gardiyanım. Yapışık ikiz gibi gezdik ömrüm boyun¬ca. Herkesle aramın açıldığı, yeri geldiğinde Hülyayla bile ko¬nuşmadığım zamanlar oldu. Ama suçluluk beni hiç bırakmadı. Kovsam da gitmedi. Terk etmedi. Tedavülden kalkacağımı öğ¬rendikten sonra iyice yapıştı paçalarıma; arzın merkezinden fo¬kurdayarak gelen depremler misali büsbütün şiddetlendi. Dünyayı, düştüğü dikenli bahçeyi daha da çekilmez ha¬le getirmekten öte bir marifet sergileyememiş sefil bir günah¬kâr olarak terk edeceğimi düşünmekten alamıyordum kendi¬mi. Günah denen mefhumun tanımı ve kapsamı konusunda kafam karışıktı. Fakat o mendeburdan mebzul miktarda işledi¬ğime inancım tamdı. Günahkârları öbür dünyada nelerin bek¬lediğini de az çok işitmiştim. Sıcağı sevmezdim. Ateşi sevmez¬dim. Cezayı sevmezdim. Çünkü insana en çok suçunu hatırla¬tırdı cezalar. Onca teşrikimesaimize rağmen, kolayca tahmin edebileceğiniz üzere, suçluluktan da zerrece hazzetmezdim. 12 * Üstü fazla verilen paraları, karşılık veremeyeceğim aşkları geri çevirmediğim de olmuştu; yalan söylediğim yahut gerçeği gizlediğim de. Önemli ve önemsiz hatalar yapmıştım. Tabii kıymetin, hatanın müsebbibi değil, mağduru tarafından biçileceğinin farkındaydım. 13 * Çocukken, içeriden gelen seslerden korkup annem ölü¬yor diye nefes nefese koştuğum yatak odasında halvetin orta¬sında bastığım ebeveynim, yorganı siper etmeden evvelki bir¬kaç saniyenin mahcubiyetini önemsemiş miydi? Hayri Bakkal, arada bir tezgâhtan aşırdığım Pembo sakızları önemsemiş miy¬di? Mahallenin pire fabrikası kedisi Fincan Hanım, yeni yıla kepeksiz girsin diye minnoş bedenini küvete atıp Blendax’la çitileyişimi önemsemiş miydi? İlkokuldaki sıra arkadaşım Gülçin, yıllarca sıranın altına dizdiğim sümük topaklarını önemse¬miş miydi? Ortaokulda hepimize kök söktüren coğrafyacı Gu¬dubet Nejdet, yıkamalara doyamadığı gıcır gıcır Broadway’inin üstüne anahtarla, “Bazen yıkasan da geçmez” yazışımı önemse¬miş miydi? İşyerindeki Melahat, sırf pencere kenarındaki ma¬sasına göz diktiğim için, boynuna boynuna vuran klimayı ısrar¬la kökleyip, her yerinin tutulmasını ve en nihayet yer değiştir¬meye karar vermesini sağlayışımı önemsemiş miydi? Sabahla¬rı aynı otobüste yolculuk ettiğim yaşlı teyzeler, hoşbeşe yahut yer vermeye mecbur kalmamak için uyuyor numarasına yatışı¬mı önemsemiş miydi? 13 * Döne döne yanmaya gelmiş bir faninin döne döne soğu¬mayı âdet edinmiş bir çukura bırakabileceğinden fazla kor bıra¬kıyordum geride. Tamam, büsbütün insan ziyanlığı sayılmadığımı ispata çalıştığım da olmuştu. Sokaktaki gariban hayvanla¬ra tabldot yemek çıkarmaktan, yalnız yaşayan ihtiyarların pos¬ta kutularına isimsiz bayram tebrikleri atmaya birtakım hüsnü¬niyet performansları sergilemişliğim vakiydi. Ama tok karınlı ve hâlâ genç oluşumun diyetini öder gibi, kimseciklere değme¬den, elimin kenarıyla yaptığım bu tür güzellikler, ahirete intika¬limden sonra işime yarayacak artistik puanları toplamama yet¬mezdi. Dönüp baktığımda apaçık görüyordum ki, ömür abakü¬sünde günahlarım sevaplarımdan, şerrim hayrımdan, eziyetim meziyetimden hep fazla gelmişti. 14 * Neden böyleydim ben? Kötülük içimde miydi? Peki nasıl gelip çöreklenmişti oraya? Bir tohum olarak atılmış, sonra kök¬lenip filizlenmiş, çiçeklenip dikenlenmiş miydi? İnsan habis mi doğardı? İlle de öyle mi ölmek zorundaydı? Yeni doğmuş sabi¬leri düşünüyordum mesela. Ne hasenata hayrata, ne falsoya fe¬sada mecali olanları. Sallanan bir beşikte, sersem sepelek seyre¬derken âlemi, hepi topu diş çıkarmayı filan beklerlerdi. Sonra ne zaman çıkarırlardı dünyaya dişlerini? Ne ara bilerlerdi? Ne vakit başlarlardı bile isteye incitmeye diğerlerini? İlk gerçek gü¬nahlarını ne zaman işlerlerdi? Hastane odasında, tedavi kisvesi altında ölümü beklerken, içimdeki kötülük tohumunun kabarıp çatladığı o ilk anı, ilk ger¬çek günahımı bulmaya uğraşıyordum. Neydi? Benim şahsi ruh bozgunum nerede başlamış olabilirdi? Hayır, sıranın altına sü¬mük yapıştırmak bir devir kapayıp öbürünü açacak kadar kuv¬vetli bir kabahat değildi. Kabahat bile değildi, olsa olsa amatör bir enstalasyon denemesi. Annemle babamı da bilerek basma¬mıştım. Adi bir röntgenci ya da heveskaçıran sayılmazdım. Bak¬kaldan sakız yürütmek, evet belki. Sonuçta hırsızlık bütün din¬lerde günah. Ama orada başlamamıştı ya irtifa kaybım. Elbet öncesi vardı. Daha evvel bir yerlerde bir şey kaybetmiştim ve kalbimdeki kavimler usulca yer değiştirmişti. 15 * Dibinde akreplerin dolandığı eski bir çuvalı eşeler gibi geç¬mişimi karıştırıyor; gittikçe daha karanlık köşelere uzanarak, elimin erdiği her yeri dikkatle yokluyordum. Öncesine, öncesi¬ne, daha da öncesine giderek, vazifeli bir ceza meleği titizliğiyle ilk günahımı arıyordum. Öyle zorluyordum ki zihnimi, bazen rüyalarımda işlediğim kabahatleri bile hatırlıyor, onlar için dahi suçluluk duyuyor, sonra kendimi gerçekçi olmaya davet edip, hakikatin serin sularında güçbela ayılıyordum. Hastabakıcılık¬tan pek anlamasa da refakatçilikten vazgeçmeyen Hülya’nın, “Geçmişi hatırlamanın kime ne faydası var? İnsan bir yere gide¬cekse önce geldiği yeri unutacak” dediği gün, aradığımı aniden buldum! Burnunun ucunda sallanan gerçeği göremeyenlerin şaş¬kın sevinciyle, “Tabii ya!” dedim. “Nasıl unuturum?” Böylece Mahsun’u hatırladım. Masumu hatırladım. Onun mahzunluğunda kaybolan masumiyetimi hatırladım. Uzakta, çok uzakta, işaret fişeği gibi yanıp sönen o uğursuz günü ve içi¬ne hapsolmuş çocuk siluetimi seyre daldım. Beş altı yaşlarındaydım. Babam hâlâ hayatta olduğuna gö¬re beş. Birkaç gün sonra öleceğine göre beş buçuk. Demek ki ay¬lardan eylüldü. Başlangıçta silik gölgelerden ibaretti her şey. Hafıza çün¬kü, böyle çalışıyor. Evvela bir ip geçiyor insanın eline. İpin ucu. Bütüne ulaşmak için, asılıp yavaş yavaş çekmek gerekiyor. Çözülen bir yumaktan ziyade, giyilmekten yıpranmış eski bir hır¬kayı sökmeye benziyor hatırlamak. Her an olmadık bir noktada düğümlenebilir ip. Kopabilir oradan. Ve bir kere koparsa, bağ¬lansa da aynı olmaz artık. İrtibat şart, rabıta mühim, ihtimam esas. Usul usul, usulünce çözmek icap ediyor. Her bir ilmeği sa¬bırla açmak. 15 "Baş edilmez o gergin kırılganlığınla senin.” E. E. Cummings / Ötesine Memnuniyetle Geçmediğim Yer * Hatırlıyorum. Babaannemle babam balkonda oturuyorlar. Demek ki günlerden pazar. Babam çünkü, çok az, sadece pazarları oturur evde. Ya da ben öyle hatırlıyorum. Beş buçuk yaşımda ölmeseydi daha çok hatırlayabilirdim elbet. Babalar bunu hep yapar. Bir gün ansızın ölürler ve siz elinizdeki hatıra¬larla idare etmek zorunda kalırsınız. Neyse. 19 * Kim bilir ne düşünüyorum? İnsan beş buçuk yaşında ne düşünür ki? Maziyi düşünmez herhalde henüz. Hatırlamak¬la zehirlemez aklını. Olup bitmişle değil, olacak olanla ilgilenir. Hatırlamaz, hayal kurar. Beş buçuk yaşındayım ve muhtemelen asla gerçekleşme¬yecek bir hayalle oyalanıyorum. Ne saadet. Sonra işte onu görüyorum. Mahsun’u. Karşımızdaki Şahin Apartmanı’nın kapıcısı Rüstem Amca’nın oğlu. Sarsak adımlar¬la apartmandan çıkıp, kapının hemen dibindeki merdivene yer-leşiyor. Hep öyle yapar. Orada oturup sümüklerini yemek üze¬rine inşa etmiştir bütün çocukluk kariyerini. Donuk donuk ba¬kar etrafına. Söyleneni anlaması biraz zaman alır. Yapması daha da uzun zaman. Hızımıza yetişemediği için genelde oyunlara almayız onu. Bazen yukarıdan, balkon korkuluklarından sarkıp seslenir babaannem: “Evladım, Mahsun’u da oynatın!” Her an Oynatmayız. Sonra eve girdiğimde, “O masumun günahı ne, niye aranı¬za almıyorsunuz?” diye çıkışır. Ben suçu başkalarına atarım. “Pelinler istemiyor.” Bu ilk gerçek günahım olabilir ama tam da günah sayılmaz, çünkü farkına vararak yaptığım bir kötülük değil. Ama sonra, yani o eylül günü, düşünerek, bilerek, bal gibi de farkında olarak... Mahsun’a, babaannemin deyişiyle masu¬ma... İşte o gün, Mahsun yine kapının önünde otururken, elin¬deki oyuncak ayıyı fark ediyorum. Mavi, tek gözlü bir ayı. Oyuncak ayılara bayılmıyorum. Ama tek gözlü oluşu onu di¬ğerlerinden ayırıyor. Gözler mühim çünkü. Çok mühim. Babaannem beni “eşek gözlüm” diye seviyor o sıralar. Göz¬lerim iri olduğu için başka çocuklardan daha fazla görebilece¬ğimi söylüyor. Ona inanıyorum. Hatta eminim çoğu insandan fazla şey görebildiğime. Ancak bu beni pek de mutlu etmiyor. Görmenin bir tür lanet olabileceğini erken fark etmişim. Ma¬hallede kör bir köpek var, Çollo. Ha bire peşinden koşuyorum. Çok gören biri, kendini ancak az gören biriyle tamamlayabilir çünkü bence. Fazlalık da bir nevi noksanlık neticede. Herkes ne yapıyorsa onu yapmak ister beş buçuk yaşındayken insan. Ve bu arzusu devam eder büyüyünce de. Kendine benzemeyenler¬den korktuğu kadar, başkalarına benzeyememekten de ödü kopar. Bu yüzden ha bire dünya yüzündeki varlığını dengeleyecek birini arar. Öbür yarısını. Kendine en çok benzeyeni değil, onu bir bütüne tamamlayacak ya da eksiltecek olanı. Mahsun’a kıyamayan babaannemin, “Elleme o kör iti. Gö¬zü akıyor, hastalık mastalık bulaşır, neme lazım” diye çabu¬cak harcadığı Çollo’nunsa dengeyle, ahenkle işi yok. Hep kaçı¬yor benden. İşte Mahsun’un elindeki o tek gözlü mavi ayı, Çollo’dan sonra karşılaştığım az gören tek canlı. Evet, çocukların canlıdan anladığı, büyüklerinkiyle, en azından bazı büyüklerinkiyle aynı olmayabilir. Tenzili rütbeyle yetişkinliğe alınmış eski bir velet olarak rahatlıkla söyleyebilirim ki, büyüklerin cehale¬tinin korkunç boyutlarını en iyi çocuklar bilir. Her 20 * “Tek gözü varsa herkesten daha az görür değil mi?” “Bilmem.” “Benim gözlerim çok büyük. O yüzden hepinizden fazla görebilirim ben mesela. Kenarlara doğru daha geniş. Bak, şura¬larla şuraları da görebilirim. Sen göremezsin değil mi oraları?” “Ama bu kadar çok görmek güzel değil bazen. Her şeyi gör¬mek istemez kimse.” “Anlıyor musun, hı?” “…” “Sen de hiçbir şey anlamıyorsun, öf.” Mahsun bunu anlamış olmalı. Çünkü bu defa yüzüme do¬nuk donuk değil, sıkı bir aparkat geçirir gibi bakıyor. Hayat öğ¬retmemiş henüz bana, en sersemletici yumruklar, hep böyle yu-karıdan baktıklarınız tarafından, aşağıdan çakılanlar. Neresi ol¬duğunu bilmediğim bir yerim sızlıyor. Acıdan kaçmak için ayı¬ya yöneliyorum yeniden. “Adı ne bunun?” “Muhlise.” “Ne biçim isim!” “Babaannemin adı.” “Kim koydu?” “Annem.” “Sevmiyor mu babaanneni?” “Yoo, seviyor.” “Neden adını ayıya verdi o zaman?” “Bekleyenim olsun diye.” 22 * “Senin çok oyuncağın var. Git öbürleriyle oyna.” “Ya ver dedim sana. Zaten aklının tek gözü var!” Ne dediğimi anlamak ister gibi yeniden suratıma bakıyor. Aynı anda hem elindekine sahip çıkıp hem de kripto çözmeye çalışamaz. Muhlise’nin tüylü etine geçirdiği parmakları bir sü¬reliğine gevşiyor. Ben de çabucak çekip alıyorum elindekini. Sermet Erkin hayranıyım neticede, el çabukluğundan biraz an¬lıyorum. 23 * Yaygaracı Mahsun hâlâ iki gözü iki çeşme yerde. Çoktan kaybettiği bir savaşta hiç değilse canını dilenen bir asker gibi elini bana doğru uzatıyor. Zafer kazanmış general kibriyle dik-leştiriyorum o zaman omuzlarımı. Boyum uzuyor ya da bana öyle geliyor. Ben de artık başkalarına sahiden yukarıdan bakabilirim, seversem omuzlarını okşayabilirim, sevmezsem canla¬rını yakabilirim ve bundan utanmam, aksine neşe duyabilirim gibi geliyor. Kendimi büyükler kadar güçlü hissediyorum. Öyle hissetmeyi seviveriyorum. Mahsun’un sesi az evvelki gibi çın¬gıraklı değil, boğuk boğuk şimdi. 23 * Bir ebe¬veyn sporu olarak giriştikleri mukavemet gösterisi bitince, ba¬baannemle birlikte banyoya sokup, elmalı sabunla köpürte köpürte yıkıyoruz ayıyı. Oturup afiyetle yemeğimizi yiyoruz sonra. Annem, kokusu eve sinmeyecek sıhhat küpü bir şeyler pişir¬miş. Küp küp sebzeler. 24 * Başka da bir şey söylemiyor. Pek konuşkan bir kadın değil zaten. Bizimkiler arada evde ondan bahsederken cümlenin ba¬sına ya da sonuna muhakkak bir “zavallı” ekliyor. “Zavallı.” “ Ko¬cası dövüyormuş diyorlar, zavallı.” “Zavallının bir oğlu zekâ özürlü, öbürü anarşik.” “Yusuf hapisten çıkınca nasıl da sevin¬di zavallı.” “Zavallının beli sakat ama yine de haftanın altı günü evlere temizliğe gidiyor.” Neydi adı? Nezahat. Zavallı Nezahat. Her daim görünmeyen bir yük altında eziliyormuş gibi du¬ran omuzlarını iyice düşürüp gidiyor zavallı Nezahat Teyze. Ben de ilk beş buçuk yılını el yordamıyla geçirdiğim hayatıma kaldığım yerden devam ediyorum. Öyle olur. Bazen bir kabahatin ardından kafasını duvar¬lara vurmaz hemen insan. Ne yaptığını anlaması biraz zaman alır. Sonrakiler çok daha kısa sürse de, o seferinde benimki yir¬mi dört sene aldı mesela. Hoş, o günlerde beklenmedik hadise¬ler yaşanmasaydı, belki eşref saatime denk gelen bir anda Mahsun’la kapı önünde karşılaşır, insaf edip ayısını geri verirdim. Ama öyle olmadı. 24 * Ölüm haberi tuhaf şey. İstenmeyen misafirlere benziyor. O gelince evin bütün düzeni bozuluyor. Kap kaçağın yeri de¬ğişiyor, kimin nereye oturacağı karışıyor, her yerimiz ayıplana¬cak tozlar içinde kalıyor sanki, ne kadar ovsak da bir türlü tam temizlenmiyor. Annem haberi aldığı yere çöküverdi mesela. Kapının eşiğine. Başka zaman olsa hayatta oturmazdı oraya. Taş çekerdi, toz değerdi, hiçbiri olmasa, el âlem ne derdi. Ama ölüm haberi gelince dert etmedi artık bunları, oturuverdi. Böy¬le zamanlarda evdeki insanlar bir süreliğine donup kalıyor. An¬layamamakla anlayıvermek arasında geçen o kısa zamanda, an Dalı'nin eğri büğrü saatlerine öykünerek uzuyor. Ama insanlık¬tan nasibini almamış şeyler evin içindeki hayatlarına eski sey¬rinde devam ediyor. Perdeler içeri dolan rüzgârla şişmeye, pen¬cereden giren toz zerrecikleri döne döne dans etmeye, sehpaya konan sinek ayaklarını birbirine sürtmeye, ocaktaki yemek cı¬zır cızır pişmeye... 25 * Sonraki günlerde hayatımızın seyri epey değişti. Gassal, mezarlık, taziye, mevlit şekeri nevinden bazı yeni şeyler öğren¬dim. Babamın nereye gittiğini uzun süre idrak edemedim. Şimdi bile tam olarak çözebilmiş değilim. Gündüzleri kapımızın önünde ekseriya 36 numara ayak¬kabı, terlik sürüleri birikiyor, bizimkiler her yeni misafirle bir¬likte yeni baştan kova kova gözyaşı döküyor, akşamlan babam eve gelmiyor ve televizyonu açmama izin verilmiyordu. Za¬manla ayakkabılar azaldı, televizyon yasağı kalktı ama bizimki¬lerin gözpınarları bir türlü kurumadı. Bilhassa annem, akşam¬ları güya korkmayayım diye beni yanında yatırıyor, sonra ge¬cenin bir yarısı çığlık çığlığa sıçrayarak uyanıp ödümü patlatı¬yordu. Gözünü her kapadığında, gözkapaklarına gerilen sine¬ma perdesinde babamın hayalini gördüğü için banyoya bile gi-remez olmuştu. Banyodan köpük içinde ve anadan üryan fırla¬maları artınca, biricik gelininin evde birikmiş hatıralara dayanamadığına ve böyle giderse aklını kaçıracağına kanaat getiren babaannemin kararıyla, apar topar başka semte taşındık. Mahsun’u bir daha görmedim. Yıllar sonra o aşırı beyaz hastane oda¬sında beynimi zorlayıp da hatırlamayı becerene kadar unuttum bile hatta. Muhlise’ye gelince, birkaç gün oyalandıktan sonra onu da bir yerlere sokuşturup unuttum sanırım. Ancak babaannemin sıkıyönetim kararları uyarınca göç ettiğimiz yeni eve yerleştik¬ten bir süre sonra, Muhlise kolilerin birinden çıkarak tekrar gir¬di hayatıma. "Var git ölüm bir zaman da yine gel.” Karacaoğlan / Var Git Ölüm * Malum güne dek yedi¬ğim nanelere ya aklım ermemişti ya da esas niyetim kötülük et¬mek değildi. Fakat Mahsun’la durumumuz başkaydı. Birini, üs¬telik kendimden güçsüz birini, bile isteye incitmiştim. Ona ait, hem de kıymet verdiği bir şeye el koymuş, gücümü zafer san¬mış, bundan memnuniyet duymayı bile başarmıştım. Yaşıma göre aşırı soğukkanlı, fazla sinsi davranmıştım. Tabii şimdi kal¬kıp da çocukları kanatsız melek ilan etmek safdillik olur. Yine de onların zalimliğinde cezai ehliyet taşımayan bir aymazlık mevcuttur. Benimkiyse, beş buçuk yaş hırçınlığını aşan, zehir¬li bir kötülük silsilesiydi. Büyüklüğe, yetişkinliğe öykünen bir kötücüllük. Hiç şüphe yok ki masumiyetimi ilk orada yitirmiş¬tim. Eh, şaibeye istidadım olunca, devamı da çorap söküğü gibi gelmişti. Kaderimi Mahsun’un kederiyle lanetlemiş; hayatımın kalanını uçsuz bucaksız bir kabahatler denizinde su yutarak ge¬çirmiştim. Buna bütün kalbimle inandım. 26 * Yakında Hakk’ın rahmetine kavuşmayacak olsam kolay¬ca gerçekleştirilebileceğime inandığım bir hayaldi bu. Ne var ki insan ölürken en çok hayallere geç kalıyordu. Vakit daralınca bütün kolaylar zorlaşıyor, mümkünler imkânsızlaşıyordu. Böy¬le düşündükçe büsbütün gönül koyuyordum kendime. Ruhun büyük mesafeler kat etmesine vesile olacak ufacık adımları atmayı akıl edebilmek için, ille de ölmek üzere olmak mı gereki¬yordu? 28 * “İnsanı kendi kötülüğünden fazla üzen bir şey yok Hülya. Ölmek üzereyken bile böyle bu. Hatta en çok ölmek üzereyken böyle.” 28 * “Senin o karanlık dediğin şeyden herkeste var canım. Alayı da karanlığıyla yaşayıp karanlığıyla ölüyor. Televizyonda söylü¬yorlardı geçen, karadelikler yakınlarındaki yıldızlardan kopan parçaları yutarak büyüyormuş. Tıpkı insanlar gibi. İnsanlar da içlerinin karanlığını, ruhunu emdikleri başka insanların aydın¬lığıyla besliyor. Anlaşana, herkes birbirinin katili. Ama sorsan, herkes Çobanyıldızı, herkes incitildi, herkes aldatıldı. Peki o za¬man inciten kim, kim kırdı bunca insanı? Şunu kafana sok artık, kötülük bu türün hamurunda var.” “Bırak bayık yazarlar gibi fırfırlı laf peşinde koşmayı Hül¬ya. Hayat tokat atıyor, sen kalkmış burada tirat atıyorsun.” “Eee, senin yaptığın ne şimdi?” “Üzüm üzüme baka baka işte. Neyse, ne diyeceksen dolan¬dırmadan söyle.” “Diyorum ki suçta yalnız değilsin, bütün cezaları da tek ba¬şına üstlenemezsin. Neymiş efendim sabi sübyanken sümük¬lünün tekinin ayısını almış da, şimdi keşke geri verebilseymiş de. Derdin mi yok allasen? Sen tedavine odaklansana!” 31 * Yıllar önce, yeni bir romana başladığında, ya bitiremeden ölürsem endişesiyle evden çıkmayan bir romancıdan bah¬sedildiğini duymuştum. O zamanlar kadının halis akıl hastası olduğunu düşündüysem de artık onu pekâlâ anlıyordum. Be¬nimki sadece kimsenin görmeyeceği, görse de en ufak kıymet vermeyeceği kıytırık bir defterdi. Yine de ortasında bırakmak¬tan, sonunu getiremeden şirket-i ömürden emekliye ayrılmak¬tan korkuyordum. 32 * her defasında, “Bu kadar gazeteyi ne yapıyorsun be abla? Hepsi aynı haberi yazmıyor mu? Gözü¬ne yazık’’ demeyi vazife bellemişti. Çok okumayı nörolojik bo¬zukluk olarak görüyordu sanırım. Bir keresinde birine benim için, “Yanlış servise yatırmışlar bu manyağı” dediğini işitmiştim kapının ardından. 33 * “Pazarşehri’nde adamın biri amcasının oğlunu bıçaklamış. Hem de ne için!” Pür dikkat izlediği izdivaç programından gözlerini ayırma¬dan sorardı Hülya. “Niçin?” “Okeyde taş çaldı diye.” “Belki de çifte dönüyordu. Hiç değilse elle tutulur sebebi var. Dün okuduğun daha saçmaydı. Hani aile mezarlığında ka¬lan tek yer için kavga ederken, küçük kardeşini öldürüp mezar yerini kaptıran avanak.” “Evet, koydum zaten deftere.” 33 * Doktor Kâzım, yüzünde bozulmuş pastalar¬dan mamul ayçöreği gibi bir gülümsemeyle odaya girdi ve pırıl pırıl parlayan gözlerle yüzüme bakıp ölmeyeceğimi müjdeledi. 34 * Kusura bakmayın, bunca zaman elbirliğiyle akıl ve ruh sağlığınızın içine ettik; sizi iğnelerle kevgire, testlerle kalbura çevirdik. Fakat sıkı durun, şimdi muazzam bir haberimiz var. Hepsi boşunaymış! Hoş, doktor böyle deseydi de isyan etmezdim. Ölmeyece¬ği için isyan mı eder insan! Ne hastaneyi mahkemeye verir, ne doktora tazminat davası açmaya yeltenirdim. Yeter ki ölmeyeyim. 34 * Konuşmanın tam bu noktasında Doktor Kâzım’ın sırtında iki devasa kanat belirdi ya da bana öyle geldi. “Ölmeyecek miyim yani?” diye sordum, sesimde konfe¬tilerle. Böyle durumlarda anlatılanı anlasanız da emin olmak, hatta mümkünse ıslak imzalı belge filan almak istiyorsunuz. Sanki size verilen söze rağmen ölürseniz, öbür tarafta cehen¬nem personelinin karşısına dikilip elinizdeki belgeyi sallaya¬rak, “Yalnız böyle anlaşmamıştık” filan diyeceksiniz. “Hayır” diye cevapladı Doktor Kâzım. Yanlış cevap! Beş yıllık tıp tahsili kusura bakmasın ama ancak tafsilatın peşin¬de koşarken hakikati gözden kaçıran ahmakların verebileceği türden bir cevaptı bu. Vaziyet anlattığı kadar iyimserse bile en azından, “Şimdi değil” demesi gerekirdi. “Şimdilik ölmeyecek¬sin.” 35 * O zaman haberlerden fal tutmak için fihristin harflerin¬den birini seçiyordum. “Rolsün." Hülya R’yi buluyor sonra hızla haberleri tarayarak içimizi karartmayacak bir havadis seçip okuyordu “Şu nasıl? Robarlı Yılmaz, tutması için kardeşi Turana ça¬tıdan buzdolabı attı.” “Hatırlıyorum onu. Eski haber.” “Adamlar merdivenden indirmeye üşenmişler. Yılmaz yu¬karıdan buzdolabını atmış, kardeşi ezilmiş.” “Matrak dediğin bu mu şimdi?” “E, değil mi? Yukarıdan buzdolabı atıp aşağıdan tutmak nedir hacı cavcav? Dikkatini çekerim bak, pencereden de değil ha, çatıdan. Buzdolabının çatıda işi ne? Var ya, bence bizim şaş¬kaloz biraderler sırf bu operasyon için, pencereden sığmaz o di¬ye, aşağı indirmek yerine çatıya çıkardılar buzdolabını.” 31 * “Off, ciğer söndüren bileşim. Hem politik doğrucu hem kronik mutsuz. Ömür törpüsüsün yeminle.” Sonra televizyonu açıp dünya yansa saçını tarayacak kay¬gısızların arzı endam ettiği bir izdivaç programı buluyordu Hülya. Çiftler konuşmak için çay molasına çıkıp, stüdyo ko¬nukları gıyaplarında çiftetelliye başlayınca da oturduğu yer¬den kıkırdıyordu. Ben her şeyi kafaya takıp yükümü ağırlaştır¬makta ne kadar mahirsem, o da hafiflemenin yolunu bulmakta o denli marifetliydi. 38 * “İyice şaşırdın kendini. Sen Allah’ın varlığına bile inan¬mazsın ki.” “Ama olmadığına da inanmıyorum.” 39 * “Bu hengâmede kim takar senin yersiz hicranını?” 39 * “Ah be kuzukulağım, kendini bu kadar ciddiye almasan. Bı¬rak başkalarını, bizim başımıza gelenler bile genellikle bizimle ilgili değil. O kadar da mühim değiliz yani.” “Sen istediğine inanmakta serbestsin, ben bu hastalığı işa¬ret kabul ediyorum.” 39 * Şoför de bir deliyi inceler gibi, dikiz aynasından ilgiy¬le, uzun uzun suratıma baktı. Fakat o da bir şey demedi. Uzun uzun bakıp da susanların aklından geçenlerden korkmalı. 40 "... kurbanlarımızı hep ölü bulurduk " Jerzy Kosinski / Bayalı Kuş * arihteki dönemlere birer isim verilir. Yaşanırken değil, her şey olup bittikten sonra. Hekimden sorma, çekenden sor demişler. Yaşayan, derdi pekâlâ bilir de, istikbalde o derdin na¬sıl tarif edileceğiyle ilgili en ufak fikre sahip değildir. Kavimler mesela, göçtüklerini fark etseler de yaptıklarının Kavimler Gö¬çü olduğunu bilmez. Yontma Taş Devri sakinleri, taş yonttukla¬rının ayırdındadır elbet ama devindikleri devranın ileride böyle nam alacağını kestiremez. Bu isimler hep sonradan üflenir za¬manın kulağına. Tarih tarihe karıştıktan sonra. Oysa benim durumum farklıydı. Doktor Kâzım daha en başından nekahet dönemi demiş, devir başlamadan adını müj¬delemişti. Hastaneden çıkacağımı öğrenişimle eve gelişim arasında geçen zamanda kalbime yayılan okaliptüs ferahlığı,yerini rakı masalarında bile hoş karşılanmayacak türden bir efkâra bırak¬mıştı. Aşırı hüzünlü, ağzım yüzüm dağılmışçasına kübik, müte¬madiyen melankolik bir hale bürünmüştüm. Picasso’nun mavi dönemi, Cezanne’ın Prusya mavişiydim. Çünkü nekahet nam bu feci zaman, içinde Jpir çeşit hastane rayihası barındırıyordu. Hastaneden kurtulsam da hastalığın pençesiyle rabıtamı kes¬meme müsaade verilmiyordu. Tamam, iyileşmiştim ama na¬sılsa ölmüyorum diye öyle kafama göre serserilik edemezdim. Dinlenmem lazımdı. Hastane odamda iki seksen yatmayacak¬sam bile, yatak odamdaki karyolaya uzanacak, hadi olmadı salo¬numdaki kanepede uzun oturacaktım. Tetkikler, teşhisler, test¬ler, tedaviler, terapiler derken vücudum bitap düşmüştü. Avuç avuç yuttuğum ilaçlar besili beygirleri bile sersemletecek kuv¬vete mazhar olduğundan, zihnim de revnakla ışıldıyor sayıl¬mazdı. Hülasa, sağlam vücutla sağlam kafayı bir araya getirip, postu büsbütün toparlayana dek iyi bir tımar şarttı. Hülyanın hastabakıcılık maharetinin ilaç saati hatırlatmakla sınırlı olma¬sı hasebiyle, iş başa, baş dara düşmüştü. 41 * Orada uyku hazretlerinin avdet etmesini beklerken, vakit geçirmek için televizyonu açıyordum. Televizyon, mutluluk¬tan geberen aile bireylerinin suretleriyle dolu bir fotoğraf al-bümüne benziyordu. Yüzlerinde aptallığın her türlü emaresi¬ni taşıyan şen şakrak insanlar, mütemadiyen halay çekip çifte¬telli oynuyor, evlenmek üzere tanışıyor, çocuk yapmak üzere zifaf odasına giriyor (bu programda sunucular, kapının ardın¬da bekleyip, içeriden çıkan kanlı çarşafı ekrana tutmaktan, yeni doğan bebeğin adını kulağına üç kere fısıldamaya kadar üstleri¬ne düşen bütün dünürlük vazifelerini ihtimamla yerine getiri¬yorlardı), pop yıldızı olmak üzere şarkı yarışmalarına katılıyor, ıssız adalarda birbirlerini yiyor, pahalı arabalara binip kalori so¬rununu sonsuza dek çözen margarinler tüketiyorlardı. Haber¬ler genellikle gayri safi milli hasılanın her şey demek olmadı¬ğı, bizim bizden başka dostumuz bulunmadığı, içte ve dışta an¬bean artan düşmanlara karşı tek yumruk olup kenetlenmemiz gerektiği fikirleri üzerine inşa ediliyordu. Neredeyse günaşırı ve herhalde bu yüzden de pek sıradanmış gibi yalapşap verilen suikast ve bombalama havadisleri de her defasında, teröristle¬rin nasıl ele geçirildiği ve bu şehit cenneti vatanı kimsenin asla bölemeyeceği üzerine yapılan şehvetli bir BaşBüyük konuşma¬sıyla nihayete eriyordu. Bu kaçıklar kumpanyasına maruz kalmak, suçluluk duy¬gumu, şeker komasına girmiş diyabetikler misali azdırıyordu. Ben içeride kendi karanlığıma mahpustum ama dışarıda da ha-yat ışıltıyla parlamıyordu. Etrafımı örümcek ağı gibi saran cin¬net ve cinayet festivalinde nefes alamıyordum. Koca bir dünya¬yı değiştiremeyeceğim aşikârdı; fakat, “Herkes kendi kalbinin tortusunu süpürse, belki o zaman” deyip, kendi dünyamı değiş¬tirmeye bile çalışmamıştım. Kahraman olmak istediğim yoktu. Ne yaparsam yapayım, bu dünyayı anonim bir kambur gibi terk edeceğimin gayet fakındaydım. Ama hiç değilse, yıllar boyu içimde biriktirdiğim yükü azaltmak, doğrusunu sezdiğim bir yanlışı hal yoluna koyup az da olsa ferahlamak arzusundaydım. 42 "Boşunaydı geri dönmek." William Blake / Küçük Kız Bulundu * Ortalık kadidi çıkmış sokak köpeklerine, kuyruğuna teneke bağlanmış uyuz kedilere ve konup göçmeyi meslek edinmiş iş¬killi güvercinlere kalmıştı. 45 * “Şehitlik çok güzelse, kendi gitsin askere! Öldürmiycez ölmiycez, kimsenin askeri olmuycaz!” Yüzüne baktım. Elindekini alırsam dünyanın güzelleşe¬ceğine bütün kalbiyle inanmış gibi bir hali vardı. Taş çatlasa on dokuzundaydı, belli ki henüz askerliğini yapmamıştı. Yakında biryolunu bulup gönderirler diye düşündüm. Hair filmindeki gibi saçlarını kazırlar evvela. Saçları insanda merhamet uyandı¬racak kadar parlaktı. Bir süre birbirimize baktık; o umutla, ben bezginlikle. Uzattığı bildiriyi almaya zahmet etmeyeceğimi anlayınca, hayal kırıklığına uğramış gibi yüzünü buruşturup uzaklaştı. Yol üzerinde gördüğü tek tük birkaç kişiye daha ver¬meye çalıştı elindekini. Çok geçmeden, ilerideki turşuculardan birinin oğlanın yanma koştuğunu, sonra saçlarına asılıp peşi sı¬ra çekiştirdiğini gördüm. Gayriihtiyari ince bir çığlık söküldü dudaklarımın arasından. O arada başka bir turşucu gelip, elin¬deki kelepçeleri minik bir balık gibi çırpınan oğlanın bilekleri¬ne geçiriverdi. Her şey göz açıp kapayıncaya kadar olup bitti. İki turşucunun arasında, az ileride beliriveren polis otosuna götü-rülürken, yardım umar gibi geriye dönüp baktı oğlan. Götürülüşünü izlerken, tüh dedim içimden; dünya gittikçe tekinsizle- şiyor, artık turşuculara bile güven olmuyor. 46 * sırtlarında üstü He-Man ya da Çiçek Kız desenli çantaları, ellerinde beslenme çantaları ve omuzla¬rında mataralarıyla, savaşa gider gibi tam teçhizatlı, okul yolu¬na koyulurken, ben garip, pencerede gıptayla iç çekerek, munis, muti arkalarından bakakalırdım. Onların haftanın beş günü nispet yapar gibi salına salına gittiği ve benim kapısından içe¬ri bakma bahtına bile erişemediğim okulun adı kalmış aklımda. Günahkâr Âdem’in hayırsız evlatları böyledir. Nankör ve vefa¬sız. Gidemedikleri şehirlerin ismini gittiklerinden, kendilerini sevmeyen insanların cismini sevenlerinden, gerçekleşmemiş hayallerin hevesini gerçekleşmişlerden berrak hatırlarlar. Kavuşamamak nasıl aşka teşvik ederse, vuslat da günü geldiğinde unutmaya azmettirir. 47 * Hafızamın kuytularını kurcalayarak avluya sokuldum. İçe¬rideki kıymetli emanetlerin başına bekçi niyetine dikilmiş upu¬zun servi ağacıyla burun buruna gelince, buradaki uçucu hava¬yı evvelce de soluduğumdan emin oldum. Göğü yırtmaya he¬veslenen o serviyi gayet iyi biliyordum. Ömrümde gördüğüm tek servi değildi kuşkusuz ama ilkiydi. 48 * Lalettayin bağlanmış başörtüsünü aceleyle düzeltip 49 * Nedensiz üzüntünün ayağı daha siz çocukken alışır kapınıza. Bir kere yüz verip buyur edenin, dost bilip eşik¬ten geçirenin vay haline, vay ömrüne! 49 * “Şşt, sokak süpürgesi gibi dolanma öyle mübarek yerde, buraya gel bakayım!” Kös kös yanına gidince de, “Hadi bakalım sen de dua et, ço¬cukların duası kabul olur” buyurmuştu. “Ne diyeyim Müşü?” Yaşlı kadın yalandan bir öfkeyle, “Evlatçığım, kaç kere söy¬leyeceğim, Müşü denmez babaanneye” diye çıkıştıktan son¬ra, bir an durup düşünmüş, en nihayet duanın konusunu bana açıklamamayı uygun görmüştü. “Babaannemin duası kabul olsun de." Dememiştim. Çünkü büyüklerin benden sır saklamasın¬dan hazzetmezdim. Onun yerine, gerekli makamda fısıldaya¬rak, şalvarlı ve apartman ebadında bir iğneci kadın olduğunu tahmin ettiğim Allah’a, benden gizlenen her şeyi görmek, duy¬mak ve bilmek istediğimi söylemiştim. Sanırım bu ilk duam da¬ha ben etmeden evvel, talihsiz bir biçimde kabul oldu. 49 * Zehir gibi akıllı bir arkadaşım vardı, o da bana bozuk atmakla meşgul olduğun¬dan kessem konuşmaz; değil mihmandarlık, yaralı parmağa de¬fi hacete yanaşmazdı. Caminin önüne çıkıp, yoldan geçen genç bir kızı durdurdum. Litrelerce parfüme bulanmayı mis kokmak sanan muadilleri gibi, sinek ilacını andıran, geniz yakıcı rayiha¬lar saçıyordu çevresine. 50 * Ama o, sineklere ölüm saçan kokusuyla burnumun direğini, nezaketiyle kalbimi sızlatarak, “Sadece apartman adından bulamaz ki” dedi. Sonra da, ben, demek akıllı telefonlar bile yeterince akıllı değil diye hayıflanırken 51 * Bir yere dönmek, baş¬tan sona yanılgıdan ibaret. İnsan, döndüğünü zannederken, as-lında sadece kaybettiği şeyi arıyor. Esasen aradığı yerin, kay¬bettiği şeyin ve tabii kendisinin üzerinden çok sular aktığı, za¬hir ve tezahür fazlasıyla aşındığı için, bulmanın imkânsızlığını görmeye Nobelli fizikçi zekâsı gerekmiyor. Heyhat, zekâ tek ba¬şına işe yaramıyor. Hatta zekâ denen kibirli illet, çoğu kez işle¬ri karıştırmaktan başka işe yaramıyor. Aklına güvenip gönlün¬den çelme yiyen herkes bunu bilir. Bilmenin beyhudeliğini bi¬len herkes... 51 * Geçen za¬man sadece hayatımın değil, koca mahallenin de içine etmişti. Bir tür soygun ganimetiydi nihayetinde zaman. Yağmalanmış bir şey. Biz onu dünyadan arakladığımızı sanırken, dünya öm¬rümüzden tırtıklardı. Biz ona yaslanıp bir şeylerin başlaması¬nı beklerken, o tüm varlığıyla bir şeyleri bitirmeye adanmıştı. Zekâyla kavranamayacak, bilmekle anlaşılamayacak, anlamak¬la hallolam'ayacak karışık işler... 52 * Bisikletçiyi aradı gözlerim. Kapanmasını yadırgamadım. Ama yerine açılan ev yemekçisinin adına takılmamam müm¬kün değildi: Ananın Yeri. 53 * Babaannemin eskiden bulutlar¬dan fal baktığını hatırladım. “Yağmuru haber veren, her şeyi ha-ber verir” derdi. Keşke yanımda olsaydı da sorsaydım diye geçir¬dim içimden, çocukluk sokağımı karartan bulutlar neye dela¬let? Cevap niyetine sert bir rüzgâr esti. 53 "Yusuf!.. Yusuf!.. Ben senden korkuyorum!" Sabahattin Ali / Kuyucaklı Yusuf * “Ne var yani, şansımı deneyemez miyim?” “Sadece şanssızlar şansını dener. Bırak bu işleri Koçero.” 56 * “Bazı varlar var sayılmaz” diye tısladı bilmiş bilmiş. “Hah, bir filozofluğun eksikti. O ne demek şimdi?” “Mesela Brad Pitt, var da bana mı var? Adam dünyanın öbür ucunda. Yok saysam başım ağrımaz. Eh, Mahsun da öyle.” 57 "Ya neden yaşadığını bileceksin ya da her şeyin boş, saçma olduğunu kabul edeceksin.” Anton Çehov / Üç Kız Kardeş * ultanşehri’nin farfaracı lodosu migrenimi azdırınca, gü¬nün kalanını insafsız bir baş ağrısının pençesinde kıvrana¬rak geçirdim. Hülya yine sözcüklerden emekliye ayrılıp sırtını bana, yüzünü kıymetli televizyonuna dönmüştü. Ben de gaze¬telerden kırptığım haberleri defterime yapıştırarak, sıkıntı ve bıkkınlıkla tüketmeye çalıştım zamanı. Tuhaf şey, kıyametini¬zin yaklaştığını bildiğinizde bütün anlar kıymete biniyor, hiç¬birini ziyan etmek istemiyorsunuz. Ama sonra ölüm yine ırak olduğu varsayılan meçhul bir vakte ertelenince, tek yaptığı¬nız, hızla tüketirseniz çok arzu ettiğiniz bir yere ulaşacakmış¬sınız gibi, günleri bozuk para misali harcamaya çalışmak olu¬yor. Varacağınız istasyonun boyunuza göre kazılmış bir çukur olduğunu unutup, süratle eritmeye bakıyorsunuz zamanı. Ka¬dirbilmezlik insanın hamurunda var. Galiba sahiden de her şe¬yin çoğu zarar. Günlerin bile. Daha az yaşasak ve bunu en ba¬şından bilsek, daha mutlu oluruz belki. Peki ama ideal ömür ne kadar? Yetmiş sene fazla mı mesela? On mu tercih ederdik ta¬dını layıkıyla çıkarabilmek için? Ya da yüz bile yetmez mi? Bile¬miyorum, belki de ömrün kıymetini bilme sanatında herkes be¬nim kadar kaltaban değildir. Kimileri adını mutluluk, huzur fi¬lan koydukları bir şeye teşnedir mesela. Kimileri de ben garip gibi adını dahi koyamadıkları musibet hisler batağına müptela. İnsan sadece sigara, tiner yahut hap tiryakisi olmuyor ki. Mut¬suzluk da bir iptila, yalnızlıktan geberecek gibi hissetmek ya da suçluluk da. Hayat bu, insanın başına her şey gelebilir. Hangimizin ruhunun neye yapışıp çürüyeceğini kim bilebilir? Kendimi ne zamandır böyle yıkık hissettiğimden emin de¬ğildim. Çocukluğumdan beri mi? Belki. Bu da ne sefil, nasıl kli¬şe bir izahat. İtiraf edelim, en çok kendini acındırmak isteyen¬ler çocukluğundan bahseder. Bir de varlığını şetaret fabrikası mahsulü saymayı becerebilenler. Ha, bir de ömür tombalasın¬da çinkolar devirdiği halde, hâlâ akıllanmayıp, kendiyle tanış¬mak gibi imkânsız hayallerin peşinden gidenler. Tabii klişeler boşuna müşteri bulmuyor. Neticede herkes için her şey çocuk¬lukta başlıyor. Ağaç için tohumda, kelebek için tırtılda, kangren için yarada. Benim için de öyleydi muhakkak. Peki ama çocuk¬luğumun neresinde? Böyle durumlarda bir kaybı genelde başka bir kayba bağlarlar. Mesela bir ölüme. Ama ben küçükken ölen tek kişi babamdı. Onun da dirisiyle doğru dürüst rabıtam yok¬tu ki, ölüsü hayatımı değiştirebilsin. Zavallı biriydi babam. İs¬temediği bir hayatı yaşamaya mecbur kalmış, bahtsız bir adam. Hikâyesini annemin ölümünden sonra elime geçen günlüğün¬den öğrendim. Babamın yazdıklarını okumak benim için tatsız bir deneyimdi. Annem için çok daha tatsız olmuştur kesin. Dü¬rüst bir koca mıydı bilmem ama dürüst bir yazarmış bizim pe¬der. Neredeyse her şeyi olduğu gibi yazmış. Gençliğinde şair olmak istemiş. Önüne gelen dergiye şiir yollamış. Zerre kadar yeteneği olmadığı için bir teki bile yayım¬lanmamış. En nihayet dergilerden birinin başındaki kıymetli bir münevverden, “Issız adaya düşerken bile yanma kalem al¬ma” tavsiyesiyle başlayan samimi bir mektup alınca, bu haya¬linden vazgeçmekte karar kılmış. Sonra herhalde uğruna yaşa¬yacak sebebi olsun diye, başka bir hayalin peşine takılmış: aşk. O zamana dek kimse için çarpmayan kalbi, aniden atlaya zıplaya koşmaya başlamış. Günlüğüne adını yazmak yerine, dünya¬nın bütün üçüncü tekilleri aynı kişiye çıkarmış gibi hep “O” di¬ye bahsettiği birine fena tutulmuş babam. Yemeden içmeden kesilecek, ciğerlerini tütünle terbiye edip geceyle gündüzü uç uca ekleyecek, uğruna edebiyat fakültesini bırakıp O’nun oku¬duğu hukuk fakültesine geçecek, güzel olan hiçbir şeye başla¬yamayacağını bilse de sevdiği yokken güzel olamayacak her şeyden bir çırpıda vazgeçecek kadar çok hem de. Tabii nafiley¬miş. Çok istenen hiçbir şey olmaz, çok beklenen hiç kimse gel¬mez ve gerçek aşklar katiyen mutlu bitmez. Kavuşamamışlar. Babam da muradına eremeden, az biraz akıldan, bolca kilodan, epeyce umut ışığından yitirdiğiyle kalmış. Fakülteden mezun olduktan sonra, annesinin bulduğu, doğru düzgün yüzüne bakmadığı için nişan dansına kadar gözünün rengini dahi bilmedi¬ği bir kızla evlenmiş. İleride annem olacak kızla. Rengini fark ettikten sonra, “gaita sarısı” diye tarif etmiş günlüğünde kızın gözlerini. Annemin gözleri bal rengiydi. Benimkiler de öyle. Hep uzaklara gitmenin, yeni bir yerde yeni bir yaşam kur¬manın hayalini kurmuş babam. Fakat bu hayali gerçekleştir¬mek için kılını bile kıpırdatmamış. Geçim derdi, aile birliği, ha¬yat gailesi derken, saplanıp kalmış Sultanşehri’ne. Sevmediği bir işi yaparak, gönlünün çekmediği bir kadınla, hep kaçmak is¬tediği bir şehirde, hayatın ona karşı hiç de adil davranmadığına inanarak, inandığına bilenerek, bilendiğine ses edemeyerek kös kös yaşayıp gitmiş. Gittiği yere kadar. Bazen, o arabanın altına kazara girmediğini düşünüyorum. 59 * İşin doğrusu, babamın hikâyesi canımı sıkıyor ama onu bütün kayıpların miladı saymama neden olacak raddede yak¬mıyordu. Can yangısı üzerinden düşününce görüyordum ki, benim için her şey babamın ölümünden değil, annemin güver¬cin beyazı ellerini çitilemeye, fırçalamaya ve ovup parlatma¬ya gelin etmesinden sonra başlamıştı. Ya da hep vardı da, o za¬man büsbütün su yüzüne çıkmıştı. Keşke ben de kalbimi çitileyip duracağıma, aklımı kaçırsam diye geçiriyordum bazen içim¬den. Bütün bunlara kafa patlatamayacak kadar patlasa kafam. Fakat umut vaat eden birtakım antikalıklarım beni deli etme¬ye yetmiyordu. Neticede herkesin vardı bazı acayiplikleri. Ki¬mi günde dokuz saat merkep gibi çalışıp kazandığı bütün para¬yı son model cep telefonuna yatırıyor, kimi peçete biriktiriyor, kimi utanınca kızarıyor, kimi vücudundaki kılları bir yabancı¬ya söktürüyordu. Bütün bu çatlaklar taburu aklı başında sayılır¬ken, delilik tarif ve talihi bana düşer miydi? 61 * “Ne olmuşsun?" “Müteessir işte. Eşanlamlılar sözlüğüne göre acılı, dertli.” "Eee?” “Şefika’nım Teyze de, travma oldu çocukta demek dedi. Te¬levizyonda duymuş, öyle olurmuş.” “Baban öldü diye?” “Hıhı.” “İyi de herkesin babası ölüyor. Annesi bile. Onların niye travması yok?” “Belki vardır da bilmiyorlardır. Kimse söylemezse nereden bilecekler?” “Off, bence yine saçmalıyorsun.” 62 * Durduk yere ölmeyecek ol¬sam, o cerahat pınarı, cefa panayırı hayatı sevmeyi de akıl edemezdim ya, biri size öleceğinizi söylediğinde, karanlık mazi¬niz, cıvıltılı bir hatıralar geçidine, kapağında şen şadan ayçiçeklerinin açtığı neşeli bir fotoğraf albümüne dönüşüveriyor. Da¬ha ölmeden özleniyor yaşamak. Ama hayattaydım işte. Sağ sa¬lim. 63 * Bak işte, o gudubet hayatını, yanlış hesap¬landığı ortaya çıkmış para üstü gibi tastamam geri saydılar avu¬cuna. Güle güle kullan, bozdur bozdur harca! 63 * Güzel bir yalana inanmayı becerenlerin ihtişamlı talihi, belki benim de kapımı çalabilirdi. Ama evet, Hülya her zamanki gibi haklıydı yine, tali¬he bel bağlamak ancak talihsizlerin işi. 64 * Muhteme¬len uyduruyordum hepsini. Malum, olmayanı uydururuz, olan da zaten uydurulmuştur. Kafam karışıksa da en azından bu ha¬kikatle ihtilaf halinde değildim. 64 "... en şaşırtıcı şeyse bir koltuktu, iki tane sayılabilecekken ortadan bitişmişti.” Füruzan / Gecenin Otelci Yüzü * Bu aşırı ilginin, şahsıma duyduğu derin muhabbetten kaynaklanmadığı aşikârdı. Onun için afili bir CV cümlesinden ibarettim ben. Başarısının tasdiki, mucizesinin delili. Hakkımda makaleler yazacak, katıldığı seminerlerde uzun mesaimizi anlatacak, muhtemelen sözlerini şöyle noktalayacaktı: Ve ölmedi. Yalandan bir mahcubiyetle gülümseyip, yıllar sonra doğan çocuğuma ismini verdiğimi bile uydurabilirdi. Velhasıl bunlara fırsat bırakmadan bir enayilik eder de nekahet dönemimde nalları dikersem diye aklı çıkıyordu tabii. O da ne yapsın, en azından muvaffakiyetini dosta düşmana duyurmasına kâfi gelecek bir süre daha hayatta kalacağımdan emin olmaya çalışıyordu. Ölme Adalet, ölme, dünyanın sana ihtiyacı var! 67 * Ağzını karanlık bir boşluğa rehin vermiş tatlı dilli dilencinin önünden geçerken, onu daha evvel görüp görmediğimi düşündüm. 68 * Böyle basit kararları hızla alabilen biri değildim. Genel olarak karar alabilen biri bile değildim aslında. Benimkiler daha ziyade kararsızlığın aldığı kararlardı ve ekseriyetle eylemsizlikle sonuçlanırdı. Hayatı boyunca tüh’lerden kaçarken keşke’lere tutulmuş biriydim. Neyse ki çıkmak üzere olduğum bu küçük yolculuk, kendinden büyük bir şeyleri değiştirmeye adaydı. Yapmadıklarımın yapabileceklerimin teminatı olduğunu düşünüp rahatlamayı denedim. İşe yaramadı. Yedi numaralı vagonun yedi numaralı koltuğuna yerleştim. Sekiz numaraya da yüzü sirke satan Hülya kuruldu. Öfkeliden çok üzgün bir hali vardı. Öyle yok yere karalar bağlayan, olura olmaza kendini paralayan tiplerden değildi Hülya. Ancak sahici bir sebebi varsa gemileri batırırdı. Ne zaman kalbini kırdığımı hissetsem, gözüm sol yanağındaki yanık izine kayardı. Sanki canını o sırada, oracıkta yeniden yakmışım gibi mahcup hissederdim kendimi. Yine öyle olmuştu. Laf atıp neşelendirmek, gönlünü almak istedim ama vagon kalabalıktı. Koridorda dizilmiş yolcular koltuklarını arıyor; çantalarını yukarı, kendilerini aşağı yerleştirerek hizaya girmeye çalışıyorlardı. Bu hiza düşkünü cemiyetin içinde Hülyayla fazla yüz göz olmamam gerektiğini biliyordum. Arada bir Ananın Yeri’ndeki gibi boş bulunsam da genellikle kavgamızı da, sevdamızı da kendimize saklamaya çalışır, el içinde haşır neşir olmazdık. Çünkü insanlar maalesef beyinlerinin sadece yüzde üçünü kullanabiliyor. Bu yüzden bir sürü şeyi yanlış anlamak, anladıklarını sandıklarına süratle inanmak ve onları inançları doğrultusunda çabucak sınıflandırmak gibi budalaca huyları var. Birilerine esasen hiç de üstlerine vazife olmayan mevzuları izah ve ispat etme çabasına girmektense, mahremiyeti korumak her zaman daha kolay. 69 * Tükenmekteki melalle tüketmekteki zevalin terkibinden mürekkep anafora dalıp gitmiştim ki arkalardan gelen tiz bir kadın sesiyle irkildim. 70 * Bir kere kaybedenin daha çok kaybetmeye mahkûm olduğunu anlamaya başladığım dönemlerdi. 71 * Ayakkabıları zeminde gıcırdayan kazulet gibi bir kadın başımda dikilmiş, Hülyanın koltuğunu gösteriyordu. 71 * Yolculuklarda yabancıların üstüme abanarak sohbet açmaya çalışmasından hazzetmediğim için, çoğu zaman yanımdaki koltuğun biletini de alırım. Sonra da sık sık böyle arsız biri çıkıp oraya göz diker. Kaçtığınız ne varsa yakalanırsınız. En çok da insanlara. 71 Düşlerle beslenen soyundan birgenç mi?" Panait lstrati / Arkadaş * Annem artık dokunmuyordu bana. Kimseye dokunmu¬yordu. Biraz yanma yaklaşsam, boynundan yukarı doğru süratle kızarıyor, cüzamlıymışım gibi çabucak benden uzak¬laşıyordu. Eskiden yanaklarımda yumuşacık adımlarla dola¬şan ince, uzun parmaklı ellerini, artık sadece evin bir yerleri¬ni ovup parlatmak için kullanıyordu. Bir keresinde yine ban¬yodaki görünmez lekelerle mücadeleye girişmişken, arkasın¬dan sarılıp yanağından öpüvermiştim. Oyun gibi. Hani sanki aramızda sebepsiz bir küslük vardı da ben öpünce barışacak¬tık. Annem yine eskisi gibi sarılıp sevecekti beni; saçlarımı ok¬şayacak, alnımdan öpecekti. Ne var ki onun yerine çığlığa ben¬zer tiz bir iniltiyle itmişti beni. Güvercin elleri titremişti. Son¬ra ovmakta olduğu klozete eğilip uzun uzun küsmüştü. Bu olay, ellerimizle ilgili bir milat oldu. Bir daha artık ben de dokunmaya çalışmadım ona. Biz annemle kusmuk dolu bir klozetin önünde severek ayrıldık. Zaman her şeyiruilacı derler. Söyledikleri başka yığınla safsata gibi bu da külliyen yalan. Annem zamanla düzelmedi. Düzelmek şöyle dursun, büsbütün kötüledi. Kimselerin elini sıkmıyor, hiçbir yere misafirliğe gitmiyor, ya birine değiverirsem endişesiyle çarşıya pazara bile çıkmıyordu. Bütün vaktini evde fayansları silerek, kapı kollarını ovarak, tahtaları fırçalayıp halıları yıkayarak geçiriyordu. O bembeyaz yumuşacık elleri, arapsabunlarının, çamaşır sularının, türlü çeşit deterjanın içinde kızarıp şişti, soyulup parçalandı. Zamanla kanlı birer yaraya dönüştü. Sanırım etinin altında daha derin bir yerleri de öyle. Babaannem ne yaptıysa kâr etmedi. Doktorlar, hocalar, cinciler, üfürükçüler... O zamanlar hastalığın adını bilmiyordum. Şimdi biliyorum. Obsesif kompülsif bozukluk. Yine o zamanlar kendimi sevilmeyen, istenmeyen biri gibi hissediyordum. Sanırım hâlâ biraz öyle hissediyorum. Çünkü bazı sızılar bir defa başladı mı artık geçmiyor. Bazı yaralar hiç kapanmıyor. Bazı eller bazı saçları okşamayınca, bu minicik, aptal, önemsiz şey yaşanmayınca, bazı hayatlar geri dönüşsüz biçimde tarumar oluyor. Belki siz bunu bilmiyorsunuz. Umarım hiç öğrenmezsiniz. Bazı durumlarda sadece bilmeyenler yaşamayı beceriyor. Hayatta kalmakla yaşamayı becermek aynı şey değil. Babaannemse annemin noksan bıraktığı bir şeyleri tamamlamak ister gibi, eskisinden bile çok sarılır öper, oksitosine boğar oldu beni. İlgisini üzerimden hiç eksik etmedi. Ama işe yaramadı. Ben de zamanla yavaş yavaş bıraktım başkalarına sarılmayı. Çünkü siz tek birinin sıcaklığının peşindeyseniz, koca dünya sarıp sarmalasa ne fayda! Üşümekten kurtulamazsınız. Psikoloji ve matematik bilimleri birbirine hiç benzemiyor. Kalple ilgili çıkarma işlemlerinde gidip komşudan bir onluk alamazsınız. Onun yerine tutar kendinizi sıfıra tamamlarsınız. Ben de öyle yaptım. Beni istemeyenleri ben hiç istemedim. Başkaları kalbimi kıracağına, bizzat kendim parçalayıp, artık doğru vakti göstermeyen bir saat gibi cebimde taşımayı seçtim. Sevmenin ve dokunmanın ancak acı vereceğine inandım belki de. Böylece bir kirpinin hüzünlü merhametiyle kapandım içime. Zamanla iyice palazlanacak suçluluk da ağırlığını hissettirmeye aşağı yukarı aynı zamanlarda başladı galiba. Benim kendime karşı duyduğum suçluluk, benim başkalarına karşı duyduğum suçluluk, benim durup dinlenmeksizin, mütemadiyen duyduğum suçluluk... Ve ruh yaşım, kemik yaşımın önüne geçti böylece. Büyümeden yaşlanmak diye bir şey var. Bazen sadece eksik kalmış bir dokunuşa bakar. 73 Ancak o zaman elimdeki ayının konuştuğunu anladım. Şaşırdım. Ama aynı şey şimdi başıma gelse şaşıracağım kadar çok değil. Çocukken insan yağmura, kara, küp şekerin çayda erimesine filan şaşırıyor daha çok. Oyuncakların konuşmasına o kadar değil. 76 "Sen yine de inan benim sözlerime.” James Joyce / Oda Müziği * Anlatmakta en az işe yarayan vasıta, kelimeler. İçleri mi bo¬şaldı, hor mu kullandım, yoksa sadece yaşlandım mı, emin değilim. Bildiğim şu ki, artık kelimelere güvenecek, kendimi onlara emanet edecek safdil zamanları geçtim. Susmanın bir ifade biçimi olduğunu savunmuyorum. Ben sadece anlatmayı denemekten vazgeçtim. Şimdi ben birine tutup Hülyayla ahbaplığımı anlatma¬ya kalksam, dilimi ve kalbimi nafile yorduğumla kalırım. Kimi¬leri deli der. Kimileri gaipten sesler duyan bir kâhin olduğuma iman eder. Kimileri ruhumda, kimileri aklımda talihsiz çatlak¬lar bulma çabasına girer. Kolumdan çekip televizyona çıkarma¬ya çalışanlar bile olur. Bir sirk maymunu gibi marifetlerimi gös¬termemi isterler. Bir yanları bana inanır, bir yanları inanmaya¬cak kadar akıllı olduklarını ispata soyunur. Fakat bütün bun¬lar olup biterken, kimse ne demek istediğimle ilgilenmez. Kim¬se Hülyanın ne demek istediğiyle de ilgilenmez. Bizimle kim¬se ilgilenmez. Çünkü dünya denen çukura düşmüş herkes, her zaman sadece kendisiyle alakadardır. Söylenmiş ya da kursakta düğümlenmiş kelimeler, bu hakikati değiştiremez. Öyleyse on¬lara neden bel bağlayayım? Ha, kelimelere bu raddede itikadım yoksa, ne diye, hem de oyuncak bir ayıyla konuşuyorum? Belki de sadece onunla ara¬mızda uçuşan kelimelere güvenebileceğim içindir. İnsan hayat¬ta yalnız kendine ve kendi yarattıklarına itimat edebilir. O da her zaman değil. Kendinden ve kendi yarattıklarından vazgeç¬men icap eden zamanlar da gelebilir. Gelir. 81 * Aslında hakikaten uyuyup, hastalıktan yeni kalkmış yorgun bedenimi dinlendirmeyi deneyebilirdim ama yolda izde ferah fahur kestirebilen talihlilerden değildim. Geceleri evimde, yatağımda bile doğru dürüst uyumayı beceremiyordum. Dalmayı başardığımda da uykularım genellikle rüzgârlı geçiyor ve kısa sürüyordu. Bu yüzden gözkapaklarımın gayriihtiyari kapandığı kısmetli anlarda bile, kendimi mışıl perilerine teslim etmekten çekiniyordum. Velhasıl yine uykunun kendine değil, taklidine sığınmayı seçtim. Fakat işe yaramadı. 83 * Uyuyormuş gibi yapmanın en güç yanı uyanıyormuş gibi yapmak. Bu noktada inandırıcı bir performans sergilemek zor zanaat. 83 * “Kadın taştı koltuktan. Fitne fesattan/itness’a vakit bulamamış ki haspa. Revenant filminde Leonardo’nun üstüne oturan ayıya benziyor.” 84 * Başkası olsa, onu bir psikiyatriste götürürdü belki. En azından gizli obezofobisi ve açık mizantropisi nedeniyle götürülmeli. Sevgili kötülük çiçeğim, 84 * “Ama sanırım yanlış yere. Biletinizde sekiz değil on yedi numara yazıyor.” “Biliyorum.” “Sekiz demiştiniz?” “Hatırlıyorum.” “Yalan mı söylediniz yani?” “Zaten bu vagonda da değilim, bir sonraki vagona geçmem gerekiyordu. Ama sinirlerinizin tel tel olduğunu görünce, konu dağılsın diye... Fakat merak etmeyin, bu şimdilik size söylediğim ilk ve tek yalan.” Gözlerinde bir an için yanıp sönen garip bir ışıkla gülümseyerek elini uzattı. “Birbirimize yalan söyleyecek kadar yakınlaştığımıza göre, artık kendimi tanıtmazsam olmaz. Centilmenliğimden yana şüpheye düşmenizi istemem. Ben Hızır.” 86 "Yüz atlı yas içinde nereye giderler?" Federico Garcia Lorca/ Yolculuk * Yetenekli Bay Ripley’yi okumaya başladı. Patricia Highsmith’e bayılırdım 87 * “Uyumuyordunuz, değil mi?” Öyle doğal sormuştu ki ben de yalana başvurmayı akıl edemeden dosdoğru cevaplayıverdim. “ Hayır, uyumuyordum.” “Neden uyuyor gibi davrandığınızı sorabilir miyim peki?” “Mesela böyle sorulara muhatap kalmamak için olabilir mi?” “Vay canına! Sizjnle sohbet etmemden çekindiğiniz için uyuyor numarası çekiyordunuz yani ha?” “Öyle de denebilir.” “Varlığımdan o kadar rahatsızsanız, kendi koltuğuma oturmamı söyleseydiniz ya. Daha zahmetsiz olurdu.” 87 * Beklemek ve aramak, akreple yelkovanın bileklerine geçirilmiş ağır prangalardı. 88 * Kimsenin benimje ilgilendiği yoktu. Kadın erkek, genç yaşlı, aç tok, heyecanlı bıkkın, alışmış şaşkın, yüzlerinden içle rini okumaya imkân olmayan insancıklar, kafası kesilmiş tavuklar gibi, dünya için küçük, kendileri için büyük adımlarla sağa sola koşturuyordu. Belki biri sevgilisine, öbürü atlamak üzere olduğu bir uçurumun yamacına, bir diğeri çocuğunun doğumuna hastaneye, beriki manavdan limon almaya... Ne önemi vardı! Kimsenin birbirine değecek cesareti gösteremediği bu hercümercin ortasında herkes anca kendine yetecek kadar yalnızdı. Çevremdeki kalabalığa bakmak bana kendimi yalnız hissettirdi. Kalabalıklar olmasa insan kimsesizliğini nereden bilecek? Hafiyeliğe başlamadan evvel bir şeyler atıştırmanın kuvvet takviyesi yapacağını umarak, istasyon binasının hemen karşısındaki Hacı Baba Çay Bahçesine girdim. Güleç yüzlü bir ihtiyar, aksayan bacağını peşi sıra sürüyerek gelip ne arzu ettiğimi sordu. “Huzur” diyemedim. Onun yerine bir porsiyon çiğbörek sipariş ettim. “Yanına çay?” “Olur." Tipime bakıp, “Açık?” diye sordu bu defa. Bozuldum. K
HEP KİTAP
·
2.324 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.