Ağrı Dağı Efsanesi, Yaşar Kemal’le ilk karşılaşmam oldu ve bu karşılaşma bende en çok diliyle iz bıraktı. Romanı okurken fark ettiğim ilk şey, olayların beni sürüklemesinden çok anlatının beni içine çekmesiydi. Hikâye sade; hatta yer yer tahmin edilebilir. Ama Yaşar Kemal’in kurduğu dil ve atmosfer, bu sadeliği bir eksiklik olmaktan çıkarıyor.
Roman boyunca aşk, kader ve töre çatışması anlatılıyor; fakat bu çatışma bireysel bir dramdan çok, bir efsane gibi ele alınıyor. Ahmet ve Gülbahar karakterlerini okurken onları derin psikolojik çözümlemelerle tanımıyoruz; daha çok temsil ettikleri değerlerle görüyoruz. Bu durum başlangıçta bana mesafeli gelse de, roman ilerledikçe bunun bilinçli bir tercih olduğunu hissettim. Çünkü Yaşar Kemal burada insanı değil, insanın yazgı karşısındaki duruşunu anlatıyor.
Kitabın benim için en güçlü yanı, kesinlikle diliydi. Daha önce Reşat Nuri ve Orhan Kemal okumuş biri olarak, Yaşar Kemal’in Türkçesinin çok daha şiirsel ve coşkulu olduğunu düşündüm. Doğa betimlemeleri öyle yoğun ki, Ağrı Dağı yalnızca bir mekân değil, hikâyenin ruhu hâline geliyor. Dağ, hem aşkın ulaşılmazlığını hem de kaderin sertliğini simgeliyor. Bu yönüyle roman, okurdan sabır isteyen ama karşılığında güçlü bir estetik deneyim sunan bir eser.
Sonuç olarak Ağrı Dağı Efsanesi, beni Yaşar Kemal’in dünyasına yaklaştıran, Türk edebiyatında dilin ne kadar güçlü bir anlatım aracı olabileceğini gösteren bir roman oldu. Olaydan çok anlatımı önemseyen, destansı ve şiirsel bir edebiyat arayan okurlar için çok özel bir eser olduğunu düşünüyorum.
Okuyan ve okuyacak olan herkese selam olsun…
Ağrıdağı EfsanesiYaşar Kemal