"Öldükleri sahilleri kendileri de bilmiyorlardı.”
A Murathan Mungan, Mırıldandıklarım, "Avar”
* Bugün Ev’in dört kanadındaki bütün koğuşları ana avluya çı¬kardılar. Diğer günler her grup kendi binasının iç bahçesinde eşelense de, herhalde kocaman bir aile olduğumuzu görelim diye pazarları hepimizi bir araya topluyorlar. Pazar günleri birlik ve be¬raberlik zamanı, aynı gemide olduğumuzu hissetme, batık gemi¬leri düşünüp su almadığımıza şükretme zamanı. Pazar günleri kadın-erkek demeden, Kuzey-Güney Kanadı ayırmadan, Ev’in tüm fertlerinin yan yana gelme zamanı. Mutlu olduğuna inanmaya çalışan aileler hep böyle yapmaz mı?
Ama filmlerdeki şen şakrak aileler gibi değiliz biz burada. Da¬ha çok gerçek ailelere benziyoruz. Sustuğu konuştuğundan ağır tutan, konuşsa bile birbirini pek anlamayan, kendi isteği dışında bir araya gelmiş uyumsuz bir kalabalığız.
Ev’in içinde sıkıntıdan patlıyorum. İlk geldiğimde açtığım is¬yan bayraklarını, sırf bu yüzden tek tek indirmek zorunda kaldım. Avlu hakkımı kaybetmemek için ne istiyorlarsa harfiyen yerine ge¬tirmeye başladım. Pazar kalabalığı, daha doğrusu onca insanın acı¬nası yalnızlığı içimi şişiriyor aslında ama azıcık oksijen barındıran her yere dünden razıyım.
Gökyüzüne kahramanlık nişanı gibi iliştirilmiş ilkbahar gü¬neşine rağmen, dışarı çıktığımda hava serindi. Üniformamın içine sızıp karnımı gıdıklayan haylaz rüzgâr, avludaki çiçeklerden topla¬dığı kokuları üstüme serpti. Bu hoşuma gitti. Bunun hoşuma git¬mesi daha da hoşuma gitti. Çünkü epeydir hoşuma gidecek bir şey¬ler bulmakta zorlanıyorum. Ne yapalım, Canan’ın sık sık dediği gi¬bi, buna da şükür! 5
* Kobalt mavisi üniformaları için¬de, kadın ya da erkekten çok zavallıya benzeyen bütün bu insan¬lar, birbirleriyle tek kelime konuşmasalar bile, haftanın bir günün¬de aynı göğün altında dolaşmaktan memnuniyet duyuyorlar, bunu rahatlıkla görebiliyorum. Açıkçası, türümüzün her koşulda, her tür ceza ve ecza altında, temel dürtülerine sahip çıkmasını umut veri¬ci buluyorum. Yine de avluda buğulanan arzular kendi adıma ilgimi çekmiyor. Bu yüzden havalandırmada pazar insanlarına değil, pazar çiçeklerine vermiştim dikkatimi. Onların, insanların aksine, kalp kırmayı bilmeyen, sevimli mahluklar olduklarını düşünüyordum. 6
* Önce havadaki cilveli kokudan etkilendiğini, hormonlarının buyruğuna uyarak önüne çıkan ilk memeliye sürüklendiğini düşündüm ve bu hiç hoşuma gitmedi. 7
* Gözetlendiğinizi bildiğinizde, davranışlarınız doğallığını kaybediyor, hatta sizin davranışlarını¬za benzemekten tümüyle çıkıyor. Müthiş rahatsız edici bir şey bu. Hoş, eskiden, yani normal bir hayatım varken, sırf birileri beni izle-sin diye Instagram sayfama en ilgi çekecek fotoğrafları koyabilmek için kafa yoruyordum. 7
* Adımlarımı büsbütün hızlandırdım, hızlandırdım, onun da aynısını yaptığını hissettikçe daha beter hızlandırdım. 8
* Beden eğitiminden hayat bilgisine her derste öğretiliyor, ha¬yat böyle. Hızlanan düşer. Düşen yakalanır. Yakalananlar yakala¬yanların bol salyalı insafına kalır. Daha zarif resmedenler de oluyor ama on dokuz yıldır takip edebildiğim kadarıyla, dünya, pahalı dol¬makalemlerle imzalanmış orman kanunlarıyla yönetiliyor. 8
* Düşmekten bile rahatsız edici çünkü, düşürenlerin o yılışık yardım hevesi. 8
* Hiç arkama bakmadan doğruca koğuşa girdim. İnsanlar öyle çiçekler gibi kendi başlarına, zararsızca yaşayamıyor. İlle biri düşü¬recek seni. 9
* “Artık Ev’desin Esin, bizimlesin, güvende. Bir şeyler koptu evet, belki de Nuh Tufanı kadar büyük bir şeyler. Fakat bu gemide¬ki herkesin kıyameti kendi içinde.” 10
"Uçmakta, konmadan kıyışız bir denizde rûh.”
Yahya Kemal Beyatlı, Kendi Gök Kubbemiz, "Uçuş”
* Abimin huyudur, her şeyi kendi istediği za¬man, kendi istediği kadar yapar. 12
* Nas okumaları peyderpey bıraktım. İnsan nam garip mahluk, başı¬na gelen her acayipliğe eninde sonunda intibak ediyor. Hayat denen illet, başlı başına bir intibak mahareti en nihayet. Anasının ölümü¬ne alışan, onun gittiği meçhulden bir gece ansızın çıkıp gelmesine mi aksamayacak? 12
* Ortada bir anne varsa, gözünüzün içine şefkatle bakıyorsa, ha¬yat size böyle fevkalade bir lütufta bulunuyorsa, gerisi artık o ka¬dar da mühim olmuyor. İnsan bunun kıymetini çocukken pek bil¬miyor da, o anneyi bir kere yitirdikten sonra, hani belki rüyama gi¬rer umuduyla kendini zorlayarak uyumaya çalıştığı yıllar boyunca, kafasına dank ede ede anlıyor. Velhasıl, ilk şoku atlattıktan sonra, onu yeniden görebilmenin sevincinden ötesine boş vermeyi yeğ¬ledim. Tabii arada, sakın kurumdakilerden üşütük bir hastalığın mikrobunu kapmış olmayayım türünden ipe sapa gelmez fikirlere kapıldığım oluyor ama umursamamaya gayret ediyorum. Bazı şey¬leri anlayamayacağını anlamak insana iyi geliyor. Neticede baba¬mın olduğu kadar, annemin de kızıyım. 13
* Annemde bizim ulaşamayacağımız hususiyetler olduğunu daima sezdim. O zamanlar böyle göremiyordum ama babamın bile ona baktıkça ödünün koptuğunu sonradan sonraya fark ettim. İn¬san en çok sevdiklerinden korkar, onları yitirmekten.
Annem kocasını sevmez değildi, pekâlâ seviyordu. Bizleri de seviyordu, hem de çok. Ancak her anahtar sahibi gibi kendi¬sini bekleyen kapılar vardı, bitmek bilmeyen sorumlulukları. Ba¬bamınsa bu sorumluluklardan zerrece hazzetmemek için tonlar¬ca sebebi... Velhasıl, görmek istemediği hakikatle ne vakit yüzleşse, öfkeye kapılırdı. Yani o vakitler bana öyle gelirdi. Zavallıcığın damarlarında fokurdayan zehrin öfke değil, düpedüz korku oldu¬ğunu anlamam için büyümem, yaşlanacak kadar büyümem gerek¬ti. Ne tuhaf, duygularımız elbiselerinden sıyrılıp soyunduğunda, kendilerinden çok düşmanlarına benziyor. Olduğu şeyi olmadığıy¬la gizlemeye çalışıyor insan. Babamın, korkusunu öfkesiyle örtme¬ye çabalaması gibi.
Halbuki annem korkulacak kadın değildi. Sevgi doluydu, müşfikti, neşeliydi. Maraz da buradan çıkıyordu çoğu zaman. Onun bu hasletlerini, sırf bizimle değil, talip olan herkesle paylaş¬ma sevdasından. 14
* Esasen, kastettiğim fiziksel benzerlikten ziyade, kızcağızın bakışlarında rastladığım tanıdık bir ahvaldi, sanki kaybolmuş gibi. Tabii bunun şaşılacak yanı yok. Neticede bir akıl hastanesine ekse¬riya, aklını âlemin nizamına uyduran ip inceldiği yerden kopunca savrulup kaybolanlar gelir. Yeterince dikkatli bakarsam eğer, gözle¬rinden koordinatlarını okumayı bilirim, yıllar içinde öğrendim. 15
* Böylece, Esin’le aramızda, kendisinin dahi bil¬mediği bir sır vücuda geldi. Bir tür suç ortaklığı. Onca misafir du¬rurken, anneme ondan bahsetmeyi seçmemin asıl sebebi, benzerliğimiz filan değil, tastamam buydu belki. Suç mahalline dönen suçlular gibi, bir biçimde Esin hakkında konuşma isteği. 15
* Muhtemelen haklıydı ama bu kısacık cümlesi, gel¬diğinden beri hiç lafını etmediğimiz bambaşka bir yaranın kabu¬ğunu sıyırmaya yetti. 16
"... fotoğraflar bile şimdi içimde şüphe uyandırıyordu."
Kader Abdolah, Boş Şişelerin Yolculuğu
* Günler tek yumurta ikizi gibi birbirine benziyor. Sabahlar sa¬bahlara, akşamlar akşamlara, koridorlar koridorlara, voltalar voltalara... Her yeni gün, öncekinin kötü bir kopyasına dönüşmek¬ten utanmadan uzayıp gidiyor. 17
* adamın rengi anası¬na sövülmüş gibi attı. 17
* “Hitaplar konusunda misafirlerimizi bilgilendiri¬yoruz değil mi?" diye inceden fırça kaydı. Buradaki ablalık, abilik, yaşla değil, başla ilgili. Elli yaşında hastalar yirmi yaşında hemşire¬lere abla diyor. 18
* Neden avuç avuç hap yutmam gerektiğini sorduğumda, öfke kont¬rolünde sorun yaşadığımı ve şiddet eğilimi taşıdığımı söylemişti Mennan Bey. Bu acı bonbonları saldırganlığıma önlem olarak veriyorlarmış yani. Bugüne kadar duyduğum en saçma şeylerden biri! Pehlivan mıyım ben, ninja mıyım, kime, niye saldırayım? 18
* İlk zamanlar, canım istemezse haplardan kaytarmanın yo¬lunu bulurum sanıyordum. Sonuçta midemi açıp bakacak halle¬ri yoktu. Bir filmde görmüştüm, Jack Nicholson, akıl hastanesin¬de kendisine kakalanan hapları dilinin altında saklıyor, etrafında¬ki avanakları da yuttum diye kandırıyordu. Ama Ev’de işlerin böy¬le yürümediğini çabucak anladım. Ev sahipleri arada bir kan testi yapıyor, değil ne yiyip ne içtiğimizi, alyuvarlarımızın cinsel hayatı¬nı dahi yakından takip ediyor. Annemin, ev işlerinin bir parçası gi¬bi düzenli olarak günlüklerimi okuduğu yıllarda bile, daha gizli bir özel hayatım vardı. Yazmayı bıraktım ve hayatım bana kaldı. Oysa şimdi bıraktım deyip kurtulamıyoruz testlerden. Damarlarımızın dahi mahremiyeti yok burada. Bir tek nasıl oluyorsa Canan’ın ge¬ce gezmelerinin mahremiyeti var. Onun dışında kalan her şey, aklı¬mız, kanımız, midemiz, dolayısıyla boşaltım sistemimiz bile kont¬rol altında. Bu yüzden, Amerikan iyimserliğine yüz vermeden hap¬ları uslu uslu yutup, önce tuvalete, oradan da yemekhaneye yollandım. 18
* Âdeti olduğu üzere sevimli bir canavar gibi bütün dişlerini gösterip, “Sabah sabah söylenmeee. Buna da şükür” dedi. Sonra da ağzını, dudaklarının arasından bir yük gemisi geçmesine izin vere¬cek genişlikte açıp uzun uzun esnedi. Uykusunu alamadığı her ha¬linden belliydi. 19
* Sonuçta kaçacağımız filan yok. Ben korkağın te¬kiyim, Canan desen buraya kendini dar atmış zaten. Sadece haya¬lini kurmayı sevdiğimizden atıp tutuyoruz. Bazen uykuya dalma¬dan önce yattığımız yerden fısıldaşarak, asla gerçekleştirmeyeceği¬miz, gerçekleştirmeyi aklımızdan bile geçirmediğimiz hoptirinaynam planlar yapıyoruz. Hoptirinaynam, Canan’ın lafı. Neşeli demekmiş. Ev’de pek öyle renkli bir hayat yaşayamadığımızdan, biz de ne yapalım, olmayacak şeyler konuşarak kendi kendimize neşe¬lenmeye çalışıyoruz. 19
* Bunları bir duysalar, kendi aramızda eğlendiğimize kimseyi inandıramayız valla. Ev’in dört kanadını aydınlatmaya yetecek elektriği bir seferde basarlar vücudumuza. 20
* Canan işte, mizah anlayışı da kendine göre. İngilizler gibi. 20
* Bir gün Müzeyyen’i elinde kör bir jilet, bileklerini jülyen doğramaya çalışır-ken yakalamışlar, ‘Bekleyince gelmiyor, ben kendim gideceğim’ di¬ye sayıklıyormuş. Getirip buraya tıkmışlar. Yıllardır çıkıp çıkıp geri geliyormuş” diye anlatıyor.
Birbirimize bakıp gülüşüyoruz. Bir süredir oynadığımız bir başka oyun bu, tabii ki Canan buldu. Arada bir böyle Müzeyyen’in kimi beklediğiyle ilgili hikâyeler uyduruyoruz. İlk zamanlar kendimi biraz kötü hissediyordum, kadıncağızla dalga geçiyormuşuz gi¬bime geliyordu. Öyle değil aslında. İhtimalleri konuştukça, gerçek önemini kaybediyor ve bu, bizim gibi gerçekle bağı zedelenmişle¬re iyi geliyor. 21
* Aklı başında biri gelip kara haberi vermedikçe, bir deli, deli olduğunu kendiliğinden anlar mı? 23
* İnsan bir lafı defalarca duyunca, ona inanmaya başlıyor. Ca¬nan şükür diye diye beni çok daha kötüsünden yırttığıma, kendimi şanslı saymam gerektiğine bile inandırdı. 23
* Canan, Ev’e neden getirildiğimi bulabilmek için en sık rastla¬nan sebepleri sıralayıp test ederken, “Aşk?” diye sormuştu bir kere¬sinde. Yüzümü limon ağacı yemiş gibi ekşitmiştim. 23
* Sonra Cananda dünya yansa saçlarımızı tarayacak gibi gülüşmüştük. Ev’e dayanmanın yollarından biri vara yoğa gülmek. Diğe¬ri, her haltı ciddiye almaktan vazgeçmek. 24
* Bağırıp ça¬ğırmak burada işe yaramıyor, hatta nöbetlerin sonrasında başıma gelenler, hatırlamaktan çok unutmama sebep oluyordu. Hele o Mavi Oda... Her çıktığımda, girerken olduğundan daha azını hatır¬lıyordum ve eski halime dönmem zaman alıyordu. 25
* İlkokuldaki sıra arkadaşım Memo, şimşekle gök gürültüsü arasındaki zamanı hesaplayarak, yıldırımın ne ka¬dar uzağa düştüğünü bulmayı öğretmişti bana. Öyle zamanlarda içimden saniyeleri sayıyorum; 1 saniyeyse 340 metre, 2 saniyeyse 680 metre, üç saniyeyse 1 kilometre 20 metre uzağa düştüğünü bi¬liyorum. Ne kadar korkacağıma ona göre karar veriyorum. Fakat eskiden hava muhalefeti lafı komik gelirdi, şimdi kısa ömrümde gördüğüm en etkili muhalefet olduğunu anlıyorum. Termik güç¬ler karşısında hepimizin boynu kıldan ince; yağmurun ne zaman yağıp ne zaman duracağı hiç belli olmuyor. Hazırlıksız yakalandık¬larında, küresel ısınmayı suçluyor ev sahipleri. 26
* “Buckingham Sarayı’nda ikamet etmiyorsanız, anneler sabah kahvaltı için beyaz angora kazak giymez.” 27
* Karşımda yükselen duvarda boy vermiş minik begonvili o zaman fark ettim. Kim bilir nereden, na¬sıl ve ne diye çıkıp gelmişti? Burada tutunup büyümesi mümkün değildi. Duvarın öbür yanında yukarı tırmanmış sarmaşıklar var¬dı, onlar kalacak ama begonvil yanlış yerde dünyaya geldiğini an¬lar anlamaz ölecekti. Muhtemelen bunu şanssızlık sayacak, nasıl bir cehennemden kurtulduğunu hiç bilmeyecekti. Güzel ama ap¬tal begonvil!
Her an yeni bir begonville karşılaşabilirmişim gibi etrafıma bakındım. Gözlerinde ateşler, boşluklar, okuyamadığım yaralar ta¬şıyan kobalt mavisi üniformalı kadınları seyrettim biraz. Kimisi korkunç bir felaketin içine düşmüş, kimisi de korkunç bir felaket¬ten kurtulup huzura ermiş gibiydi. Hoşuma gitse de gitmese de onlardan biriydim! Doğru yerdeysem ayvayı yemiştim, yanlış yer¬deysem ayva beni yiyecekti. İçimden, hepimiz begonviliz diye ge¬çirdim. 30
* Şim¬diyse beni neden buraya koyduklarını düşünüp duruyorum. Bey¬nimde gözle görülür fiziksel bir anormallik mi var? Beyin fonksiyonlarım hapı yutmuş durumda mı? Yoksa fobilerim, takıntılarım ya da ortalamanın dışına taşan ruhsal iniş çıkışlarım buraya dave¬tiye çıkarmaya yetiyor mu? Bir delinin deliliğini nesine ya da ne¬resine bakıp anlıyor bu doktorlar? Üzgün olduğu için evinde ken¬di kendine ağlayan biri normal sayılırken, çok üzgün olduğu için metroda ayaklarını yere vura vura ağlayan biri anormal mi sayılır mesela? Evinde kendi kendine gülen ya da konuşan biri için de ay¬nı kurallar geçerli mi acaba?
Jinekologlar rahme, nefrologlar böbreklere, kardiyologlar kal¬be bakıp kendi alanlarıyla ilgili hastalıkları görüp tanırken, burada¬ki doktorlar tam olarak neyimize bakıyor, ne arıyor, hastalığımızı nasıl teşhis ediyor, gerçekten anlamıyorum. Şimdi kalkıp deli oldu¬ğuma kanıt istesem, bunu deliliğimin delili sayabileceklerini bildi¬ğimden, aklımdan geçenleri artık hep içime atıyorum. 31
* 78’den kızıl saçlı bir kadınla konuşarak önümden geçiyordu. Ha bire böyle ayetlerden filan bahsediyor Şerife. O durduk yere kö¬kü derinde laflar edince, ister istemez günün kalanında duydukla¬rını hayatına uydurmaya, onlardan hareketle bir çıkış yolu bulma¬ya çalışıyor insan. Şerife sohbeti seven tiplerden, genellikle has¬ta olduğu da pek anlaşılmıyor. Ama gözlerinde bozuk çakmak gi¬bi bir çakıp bir çakmayan tuhaf bir ışık var, ansızın gürledi mi işin rengi değişiyor. Öfkelenip hırçınlaşıyor, bağırıp çağırıyor. O zaman abiler anında yetişip gömleği sırtına geçiriveriyorlar. Ya da bazen kendini duvarlara vuruyor, yerlere atıyor. Abiler bu sefer onu tu¬tup Yumuşak Odaya kapatıyorlar. Yumuşak Oda’nın kapısı, zemi¬ni, duvarları süngerimsi bir malzemeyle kaplı, Şerife bir yerlere vu¬ra vura patlatamaz orada kafasını. Bazen bir süre ortalıkta gözük¬müyor, Dinlenme Tesisleri’ne yollandığını tahmin ediyoruz. Son¬ra en sakin halinden bile sakin, içi samanla doldurulmuş bir ördek gibi paytak paytak çıkıp geliyor. Şerife benim gibi, burada bulunmaktan hiç memnun değil. Ama benden farklı olarak, ilk gelişi de¬ğil. Yıllardır ara ara yatar çıkarmış. Böylelerine burada Gediklipaşa deniyor.
Çoğu zorla getirilmişse bile, başta Canan olmak üzere kimi¬si de kendi rızasıyla gelmiş, hatta neredeyse sığınmış bu hapisha¬neden bozma deliler hastanesine. Deliler hastanesi demiyoruz ta¬bii. Hastane bile demiyoruz. Nerede olduğuma ayıldıktan sonra her hastane dediğimde, Ev diye düzeltmişlerdi. Hatta bir keresin¬de düzeltmekten bunalan ahilerden biri fırçayı kayıvermişti:
“Evin ulan, evin burası senin!”
Bu şekilde anlamam daha kolay oldu. Gerçek bir evde, özellik¬le babalar, dayılar, abiler filan etraftaysa, olaylar tam da böyle gelişir çünkü. Canım, bir tanem hitapları, otuz iki diş porselen gülücükler, tıpkı porselen yemek takımları gibi sadece misafirlerin yanında çı¬karılır. 31
* Ben artık öpüşmüş bir kızdım. O da biraz büyü¬mek gibi bir şeydi. 32
* Sonuçta buraya da Ev demeyi öğrendim. Görece dürüst bir yer, en azından misafir olduğum benden saklanmıyor. Bir gün çı¬kıp gideceğimden emin olmasam, kalmaya dayanamazdım. Ya da öncekilere dayandığım gibi buraya da dayanırdım. İnsanın nelere dayanabildiğini bilmek deli ediyor. 33
Beyhude hatırlıyoruz Bu hiç olmamış şeyleri..."
Ahmet Hamdi Tan pınar, Şiirler, "Başka Bir Yıldızda"
* Benim cehalet dediğime, başhekim terbiyesizlik diyor tabii. 40
* Artık hastalara hasta dememiz yasak, iyileşmelerine menfi tesiri oluyormuş. Burası da hastane değil, Ev; kendilerini daha sıcak bir atmosferde hissedebilmeleri içinmiş. İlk duyduğumuzda hepimiz, insan misafir olduğu evde kendini ne kadar rahat hissedecek ki, diye düşünmüştük. Ama Hayrullah Bey akıllı adam; meğer tedavi ümitlerini çürütmemek, buradan çıkıp gidebileceklerine dair inançlarını zedelememek için bilhassa mi¬safir sözcüğünü seçmiş. Biz de yolculara hancı kabilinden, ev sahi¬bi olacakmışız. 41
* Evi Asım’ın gelişinden hemen evvel temizleteyim diyorum fakat tarih hâlâ muamma. Abim arayıp bir şey söylemiyor, ben de sormuyorum. Abimle rabıtamızın esası bu kaide. Söylenmeyeni sorma, sorulmayanı söyleme. Asım’ı desen zaten aramam. Beye¬fendi rahat etsin diye koşturacak bizzat ben olsam da, o belli ki işi¬ni abimle görmeyi tercih ediyor. Çocukluğumuzdan beri böyle bu, ben zaten hep dış kapının dış mandalı. 44
* Memleket karışmış, ne gam; ben bensiz gezenle¬re diş biliyordum. Çocukluk işte. Ya da bilmem, çocukluk mu sahi¬den. Büyüyünce insan daha mı az bencil oluyor, yoksa kendini ken¬dinden bile saklamayı mı öğreniyor? Aslında o yıllarda dahi, içim¬den geçenleri kolay kolay kimselere sezdirmezdim. Abimler çağır¬mazsa mesela, katiyen peşlerine takılmaz, ben de geleyim mi diye sormaya tenezzül etmezdim. Hatta çağırsalar bile, yokuşa sürüp nazlanır, çoğu zaman da gitmezdim. İstenmediğini bilen pek çok zavallı gibi, çareyi incinmiş gururuma sığınmakta arardım. İsten¬mediğini düşünenler, onları istemeyenleri kendilerinden mahrum bırakmak gibi gülünç bir çaba içine girerler. Benim yaptığım da tastamam buydu. 44
* Annemin her zamanki tuhaf misafirleri eve doluşunca, üçümüz de soluğu sahil¬de almışız. Tepede şıkır şıkır bir güneş, yakmıyor ama değdiği yeri usulca gıdıklıyor. Dallarından ballı yemişler sarkan incir ağacı gibi, kollarımı iki yana açıp rehavetle geriniyorum. Birileri koparıp ik¬ram etsin istiyorum hep, incirlerin bende olduğunu, benim bizzat incir olduğumu henüz bilmiyorum. Dilimde mayhoş bir tat, deni¬ze vuran alacalı ışıkların küçük balıklar gibi suda oynaşmasını izli¬yorum. Bunun mutluluk olduğunu bilmeden izliyorum. 46
* Alnının orta¬sında derin bir yara izi taşıyan, çopur yüzlü Nuh Amca, dondurma toplarını sihirbazlara has bir el maharetiyle seri biçimde külahlara yerleştirirken, biz de bazen ellerinin hızını takip etmeye, bazen de dükkân tabelasında resmedilen Nuh'un gemisinde, ellerinde don¬durma külahlarıyla seyahat eden hayvanların hüviyetlerini teşhi¬se çalışırdık. Büyüdükçe ellerine daha az, yara izine daha çok bak¬maya başladım Nuh Amcanın. Onun, tıpkı tabelasındaki hayvan¬cıklar gibi, kendi tufanından kaçıp bizim oralara gelmiş, unutmak istediklerinin derin hatırasını alnının ortasına nakşolmuş biçimde beraberinde getirmiş olabileceğini, adını koyamadığım bir şekilde sezerdim. Ama on dördüme vardığımda, dondurmalarından başka hiçbir şeyini umursamamayı öğrenmiştim. 46
* Şiirdeki dizelerden biri üzerine konuşarak uzaklaşıyorlar. Şiirde kadın adama çiçek veri¬yormuş, şair ruhundan zerrece nasiplenmemiş abim, bunu saçma buluyor. Kadınların da pekâlâ erkeklere çiçek verebileceğini düşü¬nen Asım'sa, eğlence olsun diye sesini filmlerdeki artistlere ben¬zeterek, “Kendi toprağında durmayan bütün çiçekler cinayet de¬ğil mi? Aşk cinayet değil mi?” diyor. Abim, çiçeklerden anlamaz, şi¬irden de anlamaz bence ama arkadaşına bu söylediklerini unutma¬dan yazmasını salık veriyor. 47
* Böyle kolayca bırakılmak gücüme gittiğinden, bütün dünya¬ya dargın gibiyim. Mırıldanarak şarkıya eşlik etmek istiyorum ama tutuyorum kendimi. Sokak ortasında, hem de yalnızken, öyle uça¬rılıklar yapmak yakışık almaz gibime geliyor. Doktor Refet Bey’in kızı sahilde bir başına şarkılar söylüyor, pek havai, hoppa bir şey demesinler. Hem sonra annemin misafirleri... Kim bilir ne dertle¬ri var. Evden çıkıp da beni bülbüller gibi şakırken görseler... O mi¬safirlerin hep bir yükü oluyor böyle üstümde. Cenaze evinde gül¬menin ayıp kaçması gibi bir ağırlık. Hergelenle birlikte, ben de baş¬ka bir yerimden utanmayı öğreniyorum. Sevmiyorum bu yüzden onları. Beni utanmaya, annemi kendileriyle paylaşmaya mecbur ettikleri için, külfetleri bitmek bilmediği için sevmiyorum. Şar¬kıyı mırıldanmaktan vazgeçip susuyorum. Hiç böyle dertler taşı¬mayan İlhan İrem’se, tutturmuş gidiyor: Yazık olduuuyarınlaraaaa, avunurumun anılarlaaa, hani nerdeee ümitlerdim, hepsi sanki bir rüyaaa. 48
* Kasadaki kız, be¬ni görünce her zamanki gibi ayrık ön dişlerini görücüye çıkararak kocaman gülümsedi. Dişlerini beğenmezlik etmemesi, dudakla¬rını aralamaktan çekinmeden gülümsemesi hoşuma gidiyor, afe¬rin. Gençliğimde ön dişleri ayrık olanların talihli bir hayat sürece¬ğine inanılırdı. Muhtemelen yine ayrık dişlilerce, teselli ikramiye¬si niyetine uydurulmuş, batıl bir itikat. Ne zaman bu kasiyer kızı görsem, ayrık dişli tanıdıklarım düşer aklıma, hiçbiri talihli değildi. 50
* beni odamda bir başıma gözyaşı dökerken yakalayınca, “Öyle her şeyi içine at¬mamak insan. Herkese değilse de birilerine anlatmalı. Anlatırken kendi de anlar çünkü” demişti. 52
* “Duvarların vaziyeti parlak sayılmaz ama idare eder” diye cevap veriyorum. Elma dilimini alıp ağzına attıktan son¬ra, “Yalnızlık” diye iç çekiyor. “Boş durdukları vakit, evlerin bile içi çürüyor.” 52
* Boynumdan yukarı alevler yükseliyor. Bütün varlığımla his¬sediyorum ki, insan birini, ona ait her şeyle birlikte özlemiyor. 53
* “İnsan ölünce değil, becerebilirse ancak yaşarken değişir” di¬yor,
* Bunu anlamak istercesine, ben de uzun uzun onun yüzüne ba¬kıyorum. Gözlerinde ıstırapla yanıp sönen bir ışık görüyorum. Çü¬rük bir elmanın kurduyla karşılaşması gibi, öylece kalakalıyorum. 53
"... ve insanı yaratmaya çamurdan başlamıştır."
Secde: 7
* “Haa, o zaman seni affedeyim değil mi?” diye hırlamadan da edemedim.
“Evet, yani mümkünse.”
“Valla çok iyi olurdu ama maalesef kurbanların çoğu daha ön¬ce affettikleri sapıklar tarafından indiriliyor. Risk almam doğru ol¬maz, anlıyor musun?” dedim. 56
* “Bence artık biçimlendirmeye geçebiliriz. Bazı hocalar, sanat eğitimiyle kirlenmemiş kişilerin, kendi yüzlerini yapmalarını öne¬rir. Şimdi burada, çamurdan yapacağımız ilk şey kendi yüzümüz olsa? Ne dersiniz?” 57
* “Ay, dergide okumuştum, erkekler fazla düşünen kadın sevmiyormuş, beni karıştırma öyle şeylere.” 58
* Ablalar neden sustu bilmiyorum ama biz sustuk, çünkü galiba utandık. Akıl, insanın kaybetmekten utandığı bir şey. Kendi yüzü de öyle. Yüzünün aklından silinmesi, bir yanıyla yeryüzünden ses¬sizce silinmek, halinden utanç duyan bir hayalete dönüşmek gibi. 58
* Her şeye rağmen çamuru mıncıklamak eğlenceli, insanı rahatlatan bir yanı var. Bi¬zimle ilgilendiği için kendini dünyanın en iyi insanı sanmadığı za-manlarda Kader de tatlı kadın. Ama bazen kendinden öyle hoşnut oluyor ki insanın içi kıyılıyor. Bir de arada dalıp, dünyanın en ke¬derli şeyine bakar gibi bakıyor bize, sonra silkinip toparlanıyor. 59
* Tesadüfen seçen, çabucak da vazgeçiyor işte. Ha¬yır, ben tabii ki vazgeçtiğine değil, sapıklık yapmak için beni seçti¬ğine sinirlendim. 59
* “Ben” dedi Adalı Yakup, “hani izlendiğini sanan insanlar var ya, onların tam tersiyim. İzlediğimi sanıyorum, anlıyor musun? Hastalık bu.” Ses tonu hoştu ama düz, inişsiz çıkışsız, neredey¬se mekanik bir tarzda konuşuyordu. 61
* “Yolda yürürken, yani hep değil ama bazen, o an önüme çıkan birini izlediğim duygusuna kapılıyorum. İzlemiyorum aslında, ni¬ye izleyeyim? Ama bacaklarım takılıyor peşine, ben de izlediğimi sanıyorum. Sanınca, sonra gerçekten izlemeye başlıyorum. Ben iz¬leyince bazen o kaçmaya başlıyor, sonra ben bir kaçma kovalama- canın içinde gibi oluyorum. Gitmem gerek sanıyorum, peşinden gidiyorum. Saçma geliyor, biliyorum ama böyle oluyor. Tersten pa-ranoya gibi düşün.”
Yine afallamıştım. İşin doğrusu, karşımdaki beni kötü niyet¬le takip edecek birine benzemiyordu. Gerçi kim benzer ki? Fakat, “Dinle, dinle” deyişi...
“Peki sonra ne oluyor?” diye sordum merakla. Hiç dolandır¬madan dümdüz söyledi:
“Dayak yiyorum.”
“Nasıl yani?”
“Mesela izlediğim kişi kadınsa, genellikle yolda birilerini arı¬yor. Vardığımız yerde beni bekleyen arkadaşlar, abiler, babalar, dayılar, mahalleliler, işte birileri oluyor.”
“E söylemiyor musun hastayım ben diye?”
“Söylüyorum da... Yani dayağı yerken aklım başıma geliyor, aklım başıma gelince anlatmaya çalışıyorum ama çoğu zaman geç kalmış oluyorum. Onlar artık pek dinleyecek durumda olmuyorlar. Dinlemeyene anlatmak imkânsız.”
“Eee ne yapıyorsun peki?”
“Dövmekten yorulmalarını bekliyorum.”
Bunu söyledikten sonra gözlerini kırpıştırıp gülümsemeye çalıştı. Hafifçe kırışan burnunun üstünde belli belirsiz yuvalanmış birkaç minik çili ilk o zaman fark ettim. Küçükken benim de çille¬rim vardı, güneşe çıktığımda büsbütün belirginleşiyorlardı. Ön¬celeri sevmiyor, yüzümü çirkinleştirdiklerini düşünüp üzülüyor¬dum. Ama sonra babaannem bir gün, “İyi ki çillerin var, eğer kay-bolursan seni kolayca bulabiliriz” deyince, birden kendimi şanslı saymış, minik turuncu lekelerimle barışmıştım. Ergenlik çağımda kendi kendilerine silinip gittiler. Fakat bana hep çocukluğu ve bir tür masumiyeti çağrıştırdıklarından, pek severim çilleri. Karşımda durmuş, sınav sonucunu bekleyen heyecanlı öğrenci gibi gözleri¬ni kırpıştıran Adalı Yakup, burnundaki lekelerin beni çıkardığı za¬man yolculuğundan habersiz, “Affettin mi?” diye sordu.
“Dayak yemesen ya da mesela ben koğuşa kaçamasam ne ola¬caktı peki? Yakalayınca ne yapıyorsun insanlara?”
“Hiç” diye omuz silkti. “Benim dürtüm yakalamak değil ki, ta¬kip etmek. Affettin mi?” 61
* Bir keresinde Canan neden burada olduğunu sormuş, o da alay eder gibi ağzını büzüp, “Ontolojik mevzular, patolojikler anla¬maz” diye gülmüş. Canan onun dertsizlikten zorla dert sahibi olan dangalaklardan biri olduğunu düşünüyor. Hatta sırf çevresine ha¬va atmak için bile gelmiş olabilirmiş. Bazı entel ortamlarda delili¬ğin borsa değeri reel piyasalardan yüksekmiş. Gülçin in burada ne aradığını bilmem ama itici bir tip olduğu kesin. 63
* Demek ki bizi yan yana getirirken, kafaları¬na göre bir düzenleme yapıyorlar. İkebanacılar dahi çiçekleri seçe¬rek yan yana koyarken, tımarhanecilerin delileri gelişigüzel serpiş¬tirecek hali yok ya. Sonuçta hepimiz aynı durumda olmadığımız gibi, aynı kurallara tabi de değiliz. Mesela bazı koğuşlar varmış, ne¬reden biliyorsa Canan söyledi geçen gün, oradakileri hiç dışarı çıkarmıyorlarmış. Pazar günleri bile. Ben pazarları bütün koğuşlar avluya salınıyor, geçici cezalılar dışında herkes bir araya geliyor sa¬nıyordum ama kazın ayağı öyle değilmiş. Meğerse hiç açılmayan koğuşlar da varmış. Bazı evlerde, kusurlu bulunup aile üyelerin¬den bile gizlenen çocuklar oluyor böyle. 64
* Mutluluğun resmini soran bir şiir biliyorum, mutsuzluğun resmi de türlü türlüdür mutlaka. Ama kokusunu soran olursa, herhalde bizim ko¬ğuştaki gibi, genzi yakan, burun direğini sızlatan, insanda ağlama isteği uyandıran bir esansı olmalı. Delilik bir yanıyla güzel, çünkü burada ağlanacak şeylere rahatlıkla gülebiliyoruz. Hoş ben dışarı¬dayken de, en çok canım yandığında gülerdim. Üstüme üstüme ge¬len zorluklarla, gülüp geçerek baş etmeyi denerdim.
Ama her gün bir saatçik bile olsa dışarı çıkamamak, havadaki serinliği içime çekip üstüme sinmiş kokudan arınamamak çok mo¬ralimi bozuyor. Moralim bozuldukça aklıma apır sapır fikirler doluşuyor. Akıl hastanesi filozof kesilmek için ideal mekân. 65
* Uzun süreli misafirlerin yeni gelenlere öğrettiği üç kural var: Bir, Sıddık Bey’in bütün sorularına pozitif cevap verilecek, şikâyet etmek sorunu çözmez, sorunun kendisi olduğunuz inancını doğu¬rur. İki, kesinlikle ne zaman çıkacağım diye sorulmayacak, çıkmak isteyenin çıkmaya hazır olmadığı fikri oluşur. Üç, diyelim ki ken¬diliğinden yarın taburcu edileceksin dendi, yarın olduğunda ha¬ni ben çıkmıyor muyum diye tutturulmaz, soran çıkamaz. Bazen özellikle çıkacaksın deyip misafirin vereceği tepkiye bakar, çıkmı¬yor muyum diye üsteleyenin yatış süresini uzatır, sessizce bekle¬yeniyse söylediği zamandan biraz geç de olsa çıkarırmış. İlk geldi¬ğimde kusurlu hareketlerin alayını yapıyordum, sonra öğrendikçe ben de kurallara uymaya başladım. 66
* Canan hikâyemi beğenmemiş gibi baktı. "Seninkilerden iyidir” demedim. Hiçbir hikâye yeterince iyi değildi. Sadece Müzeyyen’inkiler değil, anlatılmış ve anlatılacak hiçbir hikâye. 67
* Dikili’deki o acayip günü düşündüm. Dayım nereden duyduysa sahildeki öpücüğü öğrenmiş. Beni öpüşmüş değil, öpülmüş bir kız olarak görmeyi tercih ettiğinden, küplere binmiş. Yazlık evin ince duvarlarını zangırdatarak, “Katil mi edeceksiniz ulan siz beni? Anasından çektiğimiz yetmedi, bir de kızıyla mı uğraşacağız? Başı¬nızda erkek yok diye orospu mu olacaksınız soykalar?” diye bar bar bağırıyor. Eli havada üstüme yürüyor, dövecek. Annem araya gir-meye çalışınca, ilk tokadı o yiyor. Sonraki tokat benim yüzümde patlıyor. Yengem başını eğmiş, bamyaların kafalarını ince ince kesiyor. Başını kaldırırsa uğradığımız haksızlığa tanıklık etmiş olacak. Konuşması gerekir o zaman ve tabii dayağımıza ortaklık etmesi. Yengem bamyalara, annem dayıma, dayım bana bakıyor. Ben pencereye bakıyorum. Yazlığın pencereleri açık, minicik sitede sesimiz kesin duyulmuştur diye düşünüyorum. Kimler benim dayımdan dayak yediğimi biliyor, kimler orospu olduğumu duydu?
Hışımla kapıya koşuyorum. Çekip kapıyı çıkıyorum. Sitenin sokağında birileri var, kim onlar bilmiyorum, çünkü yüzlerine ba¬kamıyorum. Koşuyorum, koşuyorum, koşuyorum.
Hatırlıyorum. Tuhaf bir gündü. Birden dünya çok büyük gel¬mişti. Başkasının elbisesi gibi üstümden sarkmıştı hayatım. Artık onu giymek istememiştim. Ölmek istemiştim. Hayır, ölmek istedi¬ğim doğru değil. Sadece artık olmamak istemiştim. Hani sihirbaz¬ların kutularına girip, sonra kapak açıldığında artık orada olmayan kızlar gibi. Ama böyle kılçıksız bir kurtuluş mümkün değildi. Bir kere doğduktan, doğmuş bulunduktan sonra, hayatta olmamanın ille de ölmek anlamına geleceğini, sanırım ilk o zaman fark ettim. Başa dönmek, hiçe dönmek ancak hayal olabilirdi. Bir ölü, hiç doğmamış biriyle aynı şey değildi.
Dünyanın boynumdan yukarı yükseldiğini hatırlıyorum. Ta¬şan bir deniz gibi.
Bunu neden yaptığımı bilmeden sahile koşmuştum. O zaman bunun kendi kendime oynadığım bir intihar oyunu olduğunu san¬mıştım. Kendimi öldürmeyecek olsam bile, kendimi öldürebilece¬ğim bir yerde bulunmak istemiştim.
Oysa şimdi düşününce, sahile boğulmak için değil, boğulma hissimden kurtulmak için koştuğumu anlıyorum. Koşmanın ru¬humu nasıl rahatlattığını zaten biliyordum, suyun hafiflettiğini de o zaman öğrenmiştim. Şansım olsa, kuşkusuz şimdi yine sahile ko¬şarım.
O gün ayağımın altında çıtırdayan kum nemli, hava mevsi¬me göre serindi. İmbat, şefkatli bir anne gibi öpmüştü alnımı. İçim¬deki sıkışmışlık hissini alıp yerine havada uçuşan tüylere, balon¬lara, yapraklara özgü bir ferahlık bırakmıştı. Sandaletlerimi çıka¬rıp yalınayak koşmuştum. Dizlerime kadar suya girmiştim. Köpü¬ren dalgalar ayaklarımı okşamış; ılık su, ruhumu yıkamıştı. Dünya ayaklarımın altındaydı. Uçsuz bucaksız maviliğin denizle buluştu¬ğu ufuk çizgisine bakarken, artık yaşamama isteği silinip gitmişti içimden. Hatta tuhaf bir coşkuyla dolmuştum. Evde dayım bekli¬yordu biliyordum. Ama dünya dayımdan büyüktü, benden büyük¬tü, her şeyden daha büyüktü, bunu düşününce rahatlıyordum. 67
* “Kendini taklit etmek en zor şey. Beceremeyeceğim belliydi zaten” 70
* Belki de ruh hastası bir katille ay¬nı frekansta yayın yapıyor. 72
* İnceden bir yumru oturdu boğazıma. Acıma mı bu? Hayır, bu çocuğa acımıyorum. Ama acı veren tuhaf bir merhamet duyuyo¬rum ona karşı. Birine içtenlikle merhamet etmenin empatiyle il¬gisi olmalı, çünkü böyle yaptığımda, sanki çektiği acıyı sünger gibi emiyorum. Belki ilk gün, “Dinle” dediği halde onu dinlemeyi red¬dedişimin getirdiği suçluluktandır. 73
* “Hilmi Abi, bizim koğuştan. Çok iyi adamdır ama galiba tanı¬dığım en üzgün kişi. Sevdiği kadın bir kazada ölmüş. Yıkılmış tabii Hilmi Abi. Önce, ben yanında olsaydım ölmezdi, kurtarırdım diye düşünmeye başlamış. Sonra, demek ki benim yüzümden öldü’ye, sonra da aklı ona oyunlar oynadıkça, onu ben öldürdüm’e bağla¬mış. Tanıştığımızda, sevgilisini öldürdüğünü sandığı için felaket durumdaydı. İntihar etmeye çalıştığı için getirmişler zaten buraya da. Suçluluk bataklık gibi pis bir duygu, girersen gömülürsün. İn¬san kendine öyle abanmamalı.” 74
* Canan’ın hikâyesinde aklıma yatmayan bir şeyler var ama yi¬ne de dinlediğim ilk geceden beri anlattıklarına inanmayı tercih et¬tim. İnanmak konforlu bir seçim, kafayı rahatlatmasa da kalbi fe¬rahlatıyor. Hem şüpheye düşsem, hatta işgüzarlık yapıp şüphele¬rimi ispat etsem ne olacak? Bilmiyorum, belki deli olabilirim ama haklılığı mutluluğa yeğleyecek kadar aptal değilim. 75
* Değil evle¬nip aynı yatağa girmek, yüzünü görmeye bile katlanamadığı uyun¬tu Orhan’dan kurtulmak için denemediği yol kalmamış. 75
* Alışmak böyle bir şeydi belki ya da insan taklit ettiğine dönüşüyor¬du belki sonunda. Canan en başından beri deli miydi, deliymiş gi¬bi yapan bir cin fikirli miydi, yoksa deliymiş gibi yapa yapa sonun¬da sahiden delirmiş miydi, bunu bilemiyorum. Bütün seçenek¬ler acıklı görünüyor bana. Yine de onunla birlikteyken ağız dolu¬su gülüyoruz hep. Yorgun ama gösterişli roman kahramanları gi¬bi. Canı çok yanan ve acısını kahkahalara saklayan gerçek insanlar gibi. Kahkahayla gözyaşının birbirine nasıl da benzediğini öğren¬mek zorunda kalmış bütün zavallılar gibi. Gülüyoruz. İçimizdekini kimse bilsin istemiyoruz. Herkesten saklıyoruz. Bazen kendi¬mizden bile. 77
* "Aslında hasta olmadığını biliyor mu?” diye sormuştum bir keresinde.
“Tabii ki hayır” diye cevap vermişti, sırrını benden başkasıyla paylaşmış olabileceğini düşünmeme şaşarak.
“Buna rağmen seninle yatıyorsa, demek ki iğrenç bir fırsatçı.”
“Hayır, sadece hasta olsaydım bile beni sevecek kadar deli¬kanlı.” 76
* “Dudakların mı şişmiş sanki Rikkat Abla?"
“Yaa, sorma” dedi. “Bu aralar çekirdeğe dadandım, fena kabar¬dılar.”
“Çekirdek?”
“Hıı, evde misafirim var da. Çok seviyor çekirdek, adeta müp¬tela. O her gece çitledikçe, ben de onunla birlikte çıt çıt çıt.”
“Yakışmış ama” diye göz kırptım. “Millet tonla para döküp şi¬şirtiyor, çekirdek ucuz yöntem, mantıklı.” 79
* “Punk’s not dead ne demek?”
Kendimi tutamayıp gülmeme rağmen, hiç istifini bozmadan ciddiyetle devam etmişti:
“Hayır, lisanım parlak değil ama o kadarını anlamaya yetiyor, punk ölmedi demek. Ama yani ne manaya geliyor? Punk müzikmiş, modası geçmedi demeye mi getiriyor?”
Gülüşümü bastırmaya çalışarak, “Hem öyle hem değil. Punk bir tavır. Otoriteyi, öğretilenleri, beklentileri sallamamak, kalıplara dil çıkarmak, algıyı bozmak. Anarşi, uyumsuzluk biraz da. Yani ser¬serilik ölmedi de diyebiliriz” diye üstünkörü bir cevap vermiştim. Ne anladığını bilmem ama, “Tövbe estağfurullah” deyip gitmişti. 79
“Eskidik.”
İlhan Berk, Bir Yeryüzü Tanığı, "Halikarnassos V”
* İşin esası, gençliğimde de kendimi güzel bulmazdım fakat gençliğin bizatihi güzellik olduğunu yaşlanınca anladım. 81
* Yaşımdan çok erken çöktü¬ğümün farkındayım ama zaten insanı yaşı değil, hayatı yaşlandı¬rıyor. Bazen yaşadıkları, bazen de yaşayamadıkları. Kuracak haya¬li kalmayan, otuzunda bile doksanına varabiliyor. Önce ruh pörsüyor, sonra beden de ona uyuyor. Bunu maalesef kendimden bi¬liyorum. Gençken, önümde uzanan o uzun yola bakardım. Bugün¬se, yolun sonuna yaklaştığımın hoyrat, küstah, nadan alametlerini seyrediyorum. 81
* Ne zaman birine yaşlılıktan yakınsam, böyle laflar etmek için çok erken deyip cıkcıklıyor. Sanki ben görmüyor muyum, kendimi bilmiyor muyum! Avutulmak istemiyorum ki ben, anlaşılmak isti¬yorum. Önümdeki zamanı ileri sarıp yaşlılığı haddinden erken ça¬ğırdığımı sanıyorlar, ardımda bıraktığım zamanın ağırlaşıp üçe be¬şe katlandığını anlamıyorlar.
Gençlik denen macera, eninde sonunda sönecek bir ateşten ibaretmiş. Şimdi buzlar içinde, o ateşi özlüyorum. Lâkin gailesini de pekâlâ hatırlıyorum. Ne hamlık kolaydı ne de ateşte döne döne pişmek. Gençliğin alameti, her şeyi bildiğine vehmetmek, ziyne¬tiyse görkemli bir cehaletti. Heyhat, bazı şeyler zamanla idrak edi¬liyor. Beşer şaşkınlığından sıyrıldığında genellikle de iş işten geç¬miş oluyor. Hayat, sırayla giydiğimiz bir hırkaysa bile, başkasının çıkardığı, üstümüze bol geliyor. Bizden evvelkilerin tecrübelerini şıkır şıkır kuşanamıyoruz, herkes kendi ateşinde yanmak istiyor. 82
* Blender’ı çantama atıp kös kös dükkândan çıktım. Ne yalan söyleyeyim, bir yandan da çantamda Alman malıyla gezdiğim için başıma iş gelir mi diye azıcık pirelendim. Ama ona kalırsa, yer gök Alman malı, akşamdan sabaha temizlenecek değil ya memleket. Hem benim ahir ömrümde, devletime karşı en ufak bir kusurum mu olmuş? Devletimi milletimi bilirim, dinime bayrağıma hür¬metliyim, her nevi kuralı kaideyi gözetirim. Döviz bozdurma se-ferberliğinde bozdurmayıp kenara ayırdığım beş yüz euro’yu ve ku¬rumdaki o ufak evrak mevzuunu saymazsak, şükür, kimseye vere¬meyecek hesabım yok. Hoş, sorsalar onları bile veririm. 84
* “Niye öyle ölmüşüm de mevlit okumaya gelmişsin gibi keder¬li kederli bakıyorsun?” 84
* “Eskiden hastabakıcılara onbaşı diyordu misafirler” diye iti¬raz ettim. “O daha mı iyiydi sanki?” 86
* “Hadi ben münasebetsizim ama siz de aymaz değil misiniz? Hiç demiyor musun kendine, Ev dedikleri o hapishanede bütün gün ilaçlayıp ilaçlayıp bitki suluyoruz, ilaç lobisinin ekmeğine yağ sürmekten başka işe yaramıyoruz diye. Ayılana gazoz, bayılana li¬mon, ağlayana enjeksiyon, gülene hap, gözetim koğuşlarında yalan makinesi niyetine bol kepçe basılan barbitürat. Görmüyor musun hastaların halini? Mezarsız cesede dönüyorlar be!” 88
* “Rikkat Hanım, bir doktorun ilk görevi nedir sence?”
Birkaç saniye duraksadıktan sonra, “Hayat kurtarmak, şifa vermek” dedim. Başını iki yana salladı.
“Hayır, doğru cevap bu değil. Eski bir İsveç filminde yaşlı bir doktora soruyorlar bu soruyu. Cevap, özür dilemek.” 90
* Şaşkın çocuk! Göğsünde, yaptığına daha yaparken pişman olacak kocaman bir kalbi, başında da gençliğin o görkemli ziyneti var işte. Yaşlanınca insan gençliğe özenmeyi de, gençleri hoş gör¬meyi de aynı anda öğreniyor, ne garip. 90
* Anahtarıyla böbürlenen biri olmadı hiç annem. Mamafih, onu kullanmaktan da geri durmadı. Belki bunun vazifesi, hatta boynunun borcu olduğunu düşünüyordu, belki de o kudreti his¬setmek ve göstermek hoşuna gidiyordu, orasını bilemem. Tek bil¬diğim, annem ve maharetleri münasebetiyle başımızın muntaza¬man ağrıdığı ve evimizin sık sık misafirlerle dolup taşarak, şimdi çalıştığım kurumu aratmayacak terelelli bir hal aldığı. Namını du¬yan adresini bulur, adresi bulan kapımıza koşardı. Bu işleri babam evde yokken yürüten annem, çarşamba ve cuma günlerini hiç tanı¬madığı insanlara vakfetmişti. Elinden geldiğince kimseyi kapıdan çevirmez, evvela misafirinin derdini tetkik eder, sonra da annesin¬den öğrendiği usulleri tatbike girişirdi. Elleri sihirli gibiydi, bir do¬kunuşta ağrıyan yeri buluverirdi. Bazen yapılacakları bir kâğıda ya¬zıp misafirlerinin ellerine tutuşturmakla yetinir, bazen de dert sa¬hibini başka güne yeniden çağırıp şifayı bizzat kendi elleriyle ve¬rirdi. Bu iş, mütemadiyen şuruplar, macunlar ve nice başka terkip¬ler kaynatması lüzumunu doğururdu ki, bu da evimize türlü çeşit mahlukun, adı sanı duyulmamış zevat ve nebatın girmesi manası¬na gelirdi. Salonumuzda kâh kim bilir kalkıp nerelerden gelmiş las¬tik ayakkabılı, yamalı esvaplı, gariban amcalar olurdu, kâh beyaz dantelalı eldivenlerinin üstünde çok karadık yüzükleri yaldır yal¬dır parlayan varlıklı teyzeler. Bazen kendileri, bazen yakınları, ama en çok çocukları için gelirlerdi. İnsanın en biçare olduğu an, evladı¬nın yarasına merhem bulamadığı anmış, bunu daha çok küçükken, Bostancıdaki evin her daim kâfur kokan salonunda öğrendim. Ça¬resizliğin neye benzediğini, kendimden evvel, ilk başkalarının yü¬zünde teşhis ettim. Bir keresinde, bakmaya kıyılamayacak porse¬len tenli gencecik bir kadın, uzun sivri tırnaklarını o güzelim yüzü¬ne geçirip yol yol yarıklar açtıktan sonra, annemin ellerini öpmeye çalışıp, “Hekimler kâr etmedi, eriyor yavrum, Allah rızası için kur¬tar, son umudum sensin” diye yakarırken; annem, dehşetle açılmış gözlerle eşikte dikildiğimi görünce, bir minik baş hareketiyle beni dışarı postalamıştı. Döndüğümde kadın gitmiş, eşikte bol miktar¬da tütsü ve tuz yakılmıştı. Annem her ne kadar bizi böyle manza¬ralardan korumak istese de, tümüyle muvaffak olması imkânsızdı, zira bu acıklı sahneler evimizde sık yaşanırdı.
Evimizin iki ayrı takvimi vardı; babamlı ve babamsız vakitler. İkisinin de kendine has kaideleri mevcuttu ve abimle benden ikisi¬ne de hatasız riayet etmemiz umulurdu. Mesela babamsız vakitler¬de, salonda misafir varsa, ayak altında dolaşılmayacak; içeriki oda¬larda bile olsak, gelenlerin işitebileceği şekilde yüksek sesle kahka¬ha atılmayacak; annem ölümcül hastaların ardından tütsü ve tuz yakarak, kendi usulüyle ortalığı bizim bilmediğimiz fenalıklardan arındırıncaya dek, salona zinhar adım atılmayacak. Babamlı vakit¬lerde, gündüz evde olanlar anlatılmayacak; akşam yemeğine tam saatinde ve onun arzu ettiği gibi giyimli kuşamlı oturulacak; ba¬bamla annem misafirlerle ilgili bir kavgaya tutuşursa, zinhar mü- dahil olunmayacak. Ha, her vakti kapsayan yasaklarımız da vardı tabii. Mesela hangi günün hangi saati olursa olsun, öyle başka evin çocukları gibi, buzdolabında gördüğümüz her kavanozu açıp tadı¬na bakamazdık biz. O gün boğmaca şifası bekleyen bir çocuk gele¬cekse, kavanozda eşek sütü ve hatta annemin nereden bulup bu-luşturduğuna akıl sır erdiremediğimiz kırlangıç kanı olabilirdi. Tel dolapta kenevir tohumundan zifte, türlü çeşit malzeme dururdu. Misafirlerden, babamdan ve abimle benden kalan vakitlerinin ço¬ğunu, mutfakta macun karıp şurup kaynatarak geçiren annemin müsaadesi olmadan, tatlarına bakmak bir yana, malzeme ve terkip¬lere elimizi dahi sürmememiz hususunda sıkı sıkı tembihliydik.
Sokaktan koşa koşa gelip mutfağa girdiğim bir günü hatırlı¬yorum. Altı yedi yaşlarındaydım. Annem ocağın başındaydı. Gel¬diğimi görünce tezgâhtaki reyhan çiçeğini uzatmamı istemişti. Ya¬maklıktan hazzetmediğim için kös kös eline tutuşturduğum çiçe¬ğin yapraklarını ufalayıp, önünde kaynayan tencereye atarken, fay¬dalarını saymaya girişmişti. “Bak, bu yürek çarpıntılarına birebir. Sonra gaza, sonra...” 92
* Gelip giden yabancılarla mesaisi apayrı bir mevzuydu ama onun kızı olmanın kendine has başka tuhaf neticeleri de mevcut¬tu. Mesela biraz serpilip de göğüslerim tomurcuklanmaya başladı¬ğında, yaşıtlarım annelerinden limonla şekeri karıştırıp ağda yap¬mayı öğrenirken; ben, bacaklarımdaki kılların cımbızla tek tek çe¬kilip, yerlerine eşek sidiği sürülmesini izlemek mecburiyetinde kalmıştım. Annem, elindeki billur şişede tüten ağır kokulu sarı sı¬vıyı, her bir köke ihtimamla damlatırken, bacağıma ne sürdüğünü sorduğumda, gayet mutat bir sesle, “Eşek sidiği” deyivermişti. Böy¬le şeyleri nereden, nasıl temin ettiğini düşünmeyi çoktan bıraktı¬ğım zamanlardı fakat midemin nasıl kalktığını, bacaklarımdan na¬sıl tiksindiğimi dün gibi hatırlıyorum. Bunlar onun kızı olmanın zorluklarındandı. Kolaylıklarına gelince, mesela yaşıtlarım o yapış¬kan terkibi her ay kıvamınca karıp canları yana yana tüylerini yol¬maya mecbur kalırken, benim bacaklarımda bir daha tüy kıl çıkma¬mıştı. Babam bilseydi, vaziyeti genetikle izah ederdi. Ama her şey¬den evvel babasız vakit kurallarına ters düşeceğinden, böyle mev¬zular ona söylenmezdi. 93
* Evde çıkan münakaşada, annemin pek tuhaf görü¬nen bu işi, geçenlerde kendisine getirilen cüzamlı bir çocuğa iyi¬lik olsun diye yaptığını öğrenmiştim. Maksadı sünnet etini kuru¬tup, müşkle karıştırarak çocuğa yedirmekmiş. Cüzamı bu şekilde tedavi edebileceğini düşünüyordu. Heyhat, Hanife Teyze, torunu¬nun kıymetlisine el koyunca, tedavisi yarım kalmıştı anneciğimin. Onu kıymık kadar tanıyorsam, ne yapıp edip başka bir sünnet deri¬si bulmuştur muhakkak.
Ne var ki bütün bunlar babam gibi bir adam için yenilir yutu¬lur lokmalar değildi. Anlı şanlı Doktor Refet Bey’in karısının, ilkel kabile büyücüleriyle aşık atması utanç vericiydi, yakışıksızdı. Ter¬kip ve tatbikleri işe yarasa da öyleydi, yaramasa da öyleydi. Babam karısının icraatlarından öylesine rahatsızdı ki, neticeleriyle ilgilen¬meyi reddederdi. O gece kapıyı hiddetle çarpıp çıktığını hatırlıyo¬rum. Yarım saat sonra bir şey olmamış gibi tıpış tıpış geri gelişini de tabii. Alışkın olduğumuz kısa süreli öfke nöbetleriydi bunlar. Sahilde iki tur atınca geçecek cinsten. Zira babamın anneme aşkı, daima öfkesinden ağır basardı.
Bana masal gibi gelen bir hikâyeleri var. Annem sağlığında an¬latmayı çok severdi. Hiç alçakgönüllü davranmaz, “Gençliğimde Aybattı’nın en güzel kızıydım” diye peşrev çekerdi. Çoğu hikâye¬nin, bahsi geçen kişiye ilişkin böyle mübalağalı taltiflerle başladı¬ğının ben de farkındaydım ama onu ömrünün herhangi bir demin¬de, hatta öldükten sonra bile, bir kez olsun gören herkes, bu dediği¬nin doğruluğuna derhal hükmederdi. Ben şahidim, annem her da¬im bulunduğu yerdeki en ışıltılı kadın olmuştur. Yüzüyle, gözüyle, kirpiğini eğişiyle, tebessümüyle, giydiğiyle, konuştuğuyla, bütün sadeliği içinde, daima görkemli durmuştur. Fakat gençliğinde, gü¬zelliği dillere destan, gönüllere hicran olduğu halde, kasabada kim¬secikler yanına yaklaşamazmış. Sebebi biraz kendilerini ona yakıştıramamalarıysa, çokça anneannem, namı diğer Cinli Mukadder ya da kimilerine göre Deli Mukaddermiş. Ben doğmadan rahmetli ol¬duğu için kendisini hiç görmedim. Ama annemden dinlediğim ka-darıyla, o da her haliyle şahsına münhasır bir kadınmış. Düğünde de, cenazede de hep aynı kılığı kuşanırmış. Temizlik yaparken de, pazara giderken de üstünde daima dört peşli entarisi ve alacalı bas¬ma şalvarı varmış. Beline gümüş tokalı, sedef paftalı bir kemer ta¬kar, başındaki yemeninin önüne de felek tabancası tabir edilen fiyonklu düğümden atarmış. Ökçesi nalçalı manda derisi kundura¬ları, yürüdükçe bastığı her yeri çın çın çınlatırmış. Kendinden baş¬ka kimseye benzemeyen bu kılığıyla, biraz garip, kimilerine göre ürkütücü bir hali varmış. Kasabada hakkında, vaktiyle kocasının ciğerini pişirip yediğinden, kafasını kızdıranları domuz büyüsüyle kafasını kızdıramayacak vaziyete getirdiğine; geceleri yedi huysuz ciniyle koyun koyuna uyuduğundan, sabahları horozlardan evvel uyanıp kuşlarla, ağaçlarla ve güneşle sohbet ettiğine kadar türlü çeşit rivayet dolaşırmış. O acayip laflara itibar eden çok kişi çıkma¬sa da, sadece Aybattı’nın değil, civardaki tekmil köyün de şifacısı olduğundan, herkesin bir parça korkuyla karışık hürmet gösterdi¬ği biriymiş. Kasabadaki delikanlıların annemin peşine düşmeme¬lerinin anneannemle ilgili sebeplerinden biri buysa, öbürü de eve yedi kere görücü yollayan, yedisinde de ret cevabı alınca, çiğnediği esrarlı macununun da tesiriyle kasabanın meydanında, “O kızı da¬ğa kaldırmayan şerefsizdir" diye bağıran Çulsuz İsmet’in, lafını bi¬tirir bitirmez pat diye yere düşüp, daha doktor teşhis dahi koyarnadan titreyerek can vermesiymiş. Bu beter akıbeti kimileri annean¬nemle cinlerine, kimileri de macunun terkibine yormuş ama ma¬lum hadiseden sonra anneme talip olmayı göze alan babayiğit çık¬mamış. Ta ki babam yiğide kadar. 96
* Babam, kasabanın hastanesine tayininden iki ay sonra, civar köylerde yaptığı sağlık muayenelerinden birine giderken, dağ yo¬lunda civanperçemi toplayan annemi görmüş ve hemen oracık¬ta abayı yakmış. Babam da babam hani; Marlon Brando gibi puslu bakışlar, saçlarını Gary Cooper gibi geriye taramalar, dilinde gönül çelen İstanbullu numaralar, annemin kalbini çabucak çalmış. Ge¬risi çorap söküğü gibi gelmiş zaten. Babam hazırlığını yapıp anne¬min evine görücü göndermiş. Kasabalılar, doktor civana yazık ola¬cak mı diye endişeyle beklemiş ama korkulan başa gelmemiş. Gö¬rücüyü domuz büyüsüyle filan değil, tütün kolonyalı, acı kahveli misafirperverlikle karşılayan anneannem, cevap vermek için ye¬di gün mühlet istemiş. İhtimal ki yattığı rüyalardan, danıştığı meç¬hul dostlardan ve ebced hesabıyla teşekküllü bir yıldızname çıkar¬dıktan sonra, kızını bu şehirli delikanlıya vermeye razı gelmiş. Dü¬ğün dernek kurulmuş, davullar vurulmuş, sevenler kavuşmuş. İlk birkaç yıl kasabada mutlu mesut yaşamışlar. Ama şehre, müstesna bir semtin mümtaz bir apartman dairesine yerleştikten ve zaman içinde kapımız, annemin annesinden miras meziyetlerini keşfe¬den misafirlerce aşındırılmaya başladıktan sonra, karısının anah¬tarı babamın gözüne batar, huzurunu bozar olmuş. Çalıştığı hasta¬nede dedikodu mevzuu edilmek keyfini büsbütün kaçırmış.
Annem, bizim kafamızın karışmasından başka şeyden çekin¬mez, kulağına gelen laflara güler geçerdi. Fakat babam her duydu¬ğuna içerlerdi. Velhasıl ben kendimi bildim bileli, bu meseleler ha¬nemizde kavga sebebiydi. Ama onca münakaşaya rağmen, ne an¬nem anahtarını bıraktı ne babam kavgayı. Lâkin aşkı o kadar bü¬yüktü ki, karısı yüzünden muhitinde eğlence konusu edildiğini bildiği halde, annemi de bırakamadı babam. Ta ki o ölüp de başka âleme göçene kadar. Hatta galiba ondan sonra bile. Çünkü aşk, bü¬tün tutkallardan güçlü, mıknatıslardan kudretliydi ve her şeye rağ¬men onları bir arada tutmaya yetti.
Bilhassa mevsimi dışında nasıl bulup buluşturabildiğine akıl sır erdiremedik ama babam annem ölene kadar her pazartesi eve elinde bir demet krizantemle geldi. Nöbetçi değilse hep aynı saat¬te geldiği, çiçekler de o saatte vazoya girdiği için, akşam altı buçuk krizantemleri derdik biz onlara. Salondaki masanın üstünde dai¬ma sırça bir vazo dururdu, krizantemler de hafta boyu o vazonun içinde tabii. Yeni çiçek geldiğinde, eskisinin yapraklarını da kattığı hususi bir terkiple çay demlerdi babama annem, pazartesi geceleri karşılıklı oturup içerlerdi.
Yarasıyla beresiyle, tutkusuyla neşesiyle, bizim evin havası¬na sinmiş, parçalanması mümkün olmayan, kuvvetli bir element¬ti aşk. Belki biraz da bu yüzden, bilhassa gençliğimin ilk yıllarında, üstüne çokça kafa yorduğum mevzulardan biriydi. 98
* “İnsan” “diyordu, “ömründe ancak bir kez âşık olurmuş. O va¬kit kalbi kanatlanıp semaya havalanır, yıldızların aracına karışır¬mış. Sevdikçe ve sevildikçe ışıldarmış kalbi. Bizim yıldız kayma¬sı sandığımız şey sevdiğini kaybedenlerin intiharıymış.” Bu yıl¬dız meselesini biraz çocukça bulmakla birlikte, insanın ancak bir kere âşık olabildiğine inanıyordum. Evvela tahsilimi bitirip baba¬mın benimle iftihar etmesini sağlayacak bir işin ucundan tutmayı hedefliyordum ama sonrasında ben de altı buçuk krizantemleriy¬le süslü bir aşk evliliği yapacağımı umuyordum. Tabii öyle olmadı. King Kong felaketinden sonra, maalesef Ferhan için de öyle olmadı. 99
* Şüphesiz, onu yaşlanmış, yüzünde çizgilerle, saçlarında aklar¬la görmek isterdim. Birlikte geçirdiğimiz vaktin şahidi sayılırdı o yaşlılık alametleri. Muhakkak anneme yakışırlardı da. Oysa şimdi kendi çizgilerimin bana yakıştığını hiç sanmıyorum. Zaten hiçbir zaman annemin yarısı kadar bile güzel olmadım. Hayatım boyun¬ca sahip olmak istediğim iki şeyden biri babamın sevgisi, diğeri an¬nemin güzelliğiydi. İkisinde de bahtım gülmedi diyebilirim.
Yoo, trajik bir hayat geçirdiğimi iddia edemem. Belki de her şey olması gerektiği gibiydi. Annem tarafından verilmiş bir anah¬tarım yoktu ama babamdan aldığım anahtar bir kelimem mevcut¬tu: Normal. Ömrüm boyunca o kelimenin gölgesinde dura dura, sonunda bizatihi gölgeye dönüştüm. Belki de bugün kendimde maraz say¬dığım her şeyi, yine babamın deyimiyle “aşırılıklardan” kaçıp nor¬malin güvenli gölgesine sığınmama borçluyum. Kaybolduğum yer tam da orasıdır belki. Ama bunları konuşamıyoruz. Çünkü annem, terk-i diyarından sonra üstümden geçen zamanın lafını hiç açmı¬yor. Oysa geldiğinden beri sorsun istiyorum. İlk geceden beri bunu bekliyorum. Belki beni merak ettiğini görmeye, belki de sadece içi¬mi dökmeye lüzum duyuyorum. Ne var ki, Esin’in fotoğrafından gençliğime bakmak isteyişini saymazsak, annem kendinden son¬raki tufanı sormuyor. Ben öldükten sonra neler oldu demiyor, ha¬yatımın nasıl geçtiğini merak etmiyor, evlendin mi, kocan nerede, çocukların yok mu diye kurcalamıyor. Anca duvarların nemden et¬kilenip etkilenmediğiyle filan ilgileniyor. 100
“Sarsıldık, sallandık, doğru."
Adalet Ağaoğlu, Bir Düğün Gecesi
* Kaç gündür neşesi yok; sessiz, isteksiz, durgun. Onu böyle görmeye alışkın değilim, tuhaf geliyor. Toprağında yemyeşil açar¬ken, aniden içine kapanan küstümçiçeğine benziyor. Biri dokun¬duğunda küsüp kendine döner onlar, peki Canana kim dokun¬du? 105
* Ama işte ken¬di iyiliğimiz, sevdiklerimizin iyiliğine baskın çıkıyor. Canan’ın be¬ni artık sevmemesindense zarar görmesini göze alıyorum. Eskiden de böyleydim. Duymak hoşlarına gitmeyecekse, arkadaşlarımın hatalarını yüzlerine söylemezdim. 105
* Annem hariç, onlar da aynını bana yapardı. Bu işler karşılıklı¬dır, hep destek, tam destek, kapsamlı şıracılık. Birbirimizin her saç¬malığını onaylamayı marifet sayar; hatalarımızın üstünü sessiz¬ce örtmekle kalmayıp, bir de bangır bangır arka çıkardık. Bilmiyo¬rum arkadaşlık hangisi, sevmek hangisi; birbirinin her halini ka¬bullenip kusurlarını görmezden gelmek mi, başka türlüsünü de¬nese daha mutlu olur umuduyla sevilmeme riskini bile göze almak mı? 105
* İyi ama neden hiçbiri ziyaretime gelmiyor? Burada herkesin ziyaretçisi olmuyor gerçi. Olanların da nadir. Daha çok telefon alınıyor dışarıdan. Ama beni arayan soran da yok. Bazılarımızı kimse aramıyor. Bazılarımıza dışarıdan çıt bile yok. Bir yerde kapalı kal¬mak kötü ama orada unutulduğunu düşünmek cehenneme benzi¬yor. Cehennemi görmedim hiç, yine de unutulmakla bir ilgisi olduğundan eminim. 107
* Kendimi göstermeyi beceremeyince, Yorkshire düşesi gibi di¬kilmekten vazgeçip yanına gittim.109
* Bunu duyunca sahiden gülümsedi. Minik gamzesi kısa ömür¬lü ender bir çiçek gibi hızla açılıp kapanıverdi, çilleri burnunun üs¬tünde titreşti. Şefkat, üzüntü, sevinç karışımı garip bir yakınlık duydum ona karşı. Gülmenin çok yakıştığını, ilaçların etkisi geçti¬ğinde uzun uzun gülüp tadını çıkarmasını söyledim. Mahcup, eğ¬di başını. Utanmayı bilen insanlar güven veriyor bana. Korkmadan seviyorum onları. Ama birden, yanlış anlaşılmaktan, ona asıldığımı sanmasından korktum. Ne zaman yanlış anlaşılmaktan korksam sarsaklaşır, kolayca yanlış anlaşılabilecek aptallıklar yaparım. Yine öyle oldu. 111
* “İnsanlar bilgisizlikten hastalanmıyor ki. Hatta bilmek daha bile çok hasta ediyor. Sonuçta stajyer sendromu diye bir şey var.”
“O da neymiş?”
“Öğrenci, üzerinde çalışırken semptomlarını öğrendiği hasta¬lığın kendisinde de olduğu endişesine kapılır. Aaa bende de sıkıntı, kaygı, çabuk sinirlenme var, demek ki bende de nevrasteni var der mesela.” 112
* O gün ilk defa nezaketi ve medeniyet denen tek dişi kalmış canavarı beslemeyi bir yana bırakıp, tam olarak içimden geçeni yaptım. Avokadolar öfkemi, kırmızı soğanlar hırsımı, kinoa parça¬cıkları hayal kırıklıklarımı anlattı; konuşarak yapabileceğimden çok daha açık anlattılar bence. 115
* Çünkü hayatımdan aniden çı¬kışı, bana her şeyden beter koydu; hiç ummuyordum, çok şaşırdım. Birine kalbinizi açıp içinizi döktüğünüzde, giderken sadece kendi¬ni götürmüyor, sanki size ait bir sırrı da yanına alıyor. O zaman artık yalnız bile değil, eksik kalıyorsunuz. Sırf gideni değil, dökülüp kırılarak ortalığa saçılmamış eski halinizi de özlüyorsunuz. Acıklı bir seçim bu ama ne zaman birini gerçekten şevseniz, yapmak zorunda kalıyorsunuz. Başkalarına yaklaştıkça kendinizden uzaklaşıyorsu¬nuz. Aşkları, ayrılıkları affediyorsunuz da, sizden bir parça götüre¬ni, hem de aldığı emanetin anlamını, kıymetini bilmeden götüreni bağışlayamıyorsunuz. 115
* Yanlış yazılmış bir satır gibi çabucak silinerek yok sayılmak, kalbimdeki üzüntüyü katılaştırdı. Hiçbir şey sevdiği biri tarafın¬dan umursanmamak kadar yakmıyor insanın canını. Bu benim ko¬duma çok yıllar önce yazılmış bir bilgiydi, ama bildiğimi ilk o za¬man kavradım.
Galiba annemin gözüme aptalca görünen bazı davranışları¬nın sebebini de ilk kez sahiden anladım. İnsan tek başına delirmi¬yor. Bu yolda ona yardım edecek birileri mutlaka çıkıyor.
Babam annemi terk etmekle yetinmemişti, karısına asıl ha¬sarı günün birinde pişmanlıklar içinde dönmeyerek vermişti. An¬nemin onu yıllarca nasıl beklediğini ben biliyorum. Başlarda, Selda Bağcan’ın, “Şu yalancı dünyada insan her gün ölüyor, çok seve¬nin başına neler neler geliyor” diyen sesini sonuna kadar açıp ağ¬layarak bekledi. Sonra Demet Akalın’ın atarlı şarkılarında iç çekip bela okuyarak bekledi. Sonra televizyondaki nostalji kanalını açıp Hikmet Şimşek’in smokinine boş gözlerle bakarak, babam bir gün dizlerinin üstünde sürünerek geldiğinde, onu kapısından nasıl ko¬vacağını hırsla anlatarak bekledi. Ama hep bekledi. Babam gelsey¬di, biraz nazlanıp sonra onu kapıdan içeri alacağını, belki hayatı bo¬yunca surat asacağını fakat yine de mutlaka alacağını sezerdim. Annem, terk edilmenin, artık sevilmemenin acısının yanma, bunu sezdiğimi bilmenin mahcubiyetini de iliştirip öyle bekledi.
Tabii babam ne geldi ne de en ufak bir pişmanlık belirtisi gös¬terdi. Annemin kalbinin, gururunun, kendinde tutunduğu ne var¬sa hepsinin sırayla çatır çutur kırılmasına izin verdi. Anneminki aşktan başka bir şeydi. Ürkütücü, acıklı, hastalıklı bir şey. Ya da tam da böyle olduğu için aşkın ta kendisiydi. Ama ben başka bir aşkın mümkün olduğuna inanmak istiyordum hep. Başka bir sevmenin, başka bir sevilmenin, başka bir hayalin içinde kaybolmadan erime-nin. Yüzüne baktığım kişinin gözlerinde havai fişekler patlasın is¬tiyordum ama içimdeki kuşlar yine de ölmesin. Belki bu yüzden, kırık kalpler kulübüne katılınca, gizli umutlara esir düşmeyi red¬dettim. Geleni kaçırmak için bile olsa, dikildiği bahçede, gece gün¬düz iç çekerek bekleyen dutluklara dönüşmek istemedim. Kanını zehirleyen ölü çiçeği söküp rahminden atan gebe kadınlar gi¬bi vazgeçtim Sezgin’den. Üzülmekten de, öfkelenmekten de vazgeçtim. Kendimi sevebilmemin önüne dikenli tel niyetine çekil¬miş duyguların alayından vazgeçtim. Sonuçta Sezgin kim, ben ba¬bası tarafından terk edilmiş bir kız çocuğuydum, vazgeçişlerin en beteriyle lanetlenmiştim. Kim daha çok incitebilir, hangi erkek da¬ha çok üzebilirdi beni? Tabii nedense annem bunu hiç bilmedi; gu¬ruru ve kalbi o kadar incinmişti ki, babamın gidişine buyanından bakmak aklına gelmedi. Asıl haksızlığa uğrayan, asıl terk edilen, asıl vazgeçilen, asıl sevilmeyen kendisiymiş gibi davrandı hep. Oy¬sa değildi. O, evini bırakan bir kocayı hatırlıyordu, bense elimi bıra¬kan bir babayı. Hep annem ağladı ama asıl terk edilen bendim. 116
* Çocuğu hasta etmek için ne gerekiyorsa yapmışlar diye ge¬çirdim içimden. Annem hep derdi zaten, bebeklere isim koyarken dikkat etmek gerek diye. İsimlerin insanın ruhunu ele geçirdiği doğru demek. Boşuna düşmüyormuş garibim milletin peşine. 119
* Adalı, “Müjde yalan söylemeyince süper kahraman, ben doğ¬ru söyleyince kaba saba!” diye sızlandı. Kendimi tutamayıp gül¬düm, bi
Hep Kitap