·
Okunma
·
Beğeni
·
3823
Gösterim
Adı:
Misafir
Baskı tarihi:
Eylül 2018
Sayfa sayısı:
332
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786051922454
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Hep Kitap
Nermin Yıldırım okura bu kez garip bir Ev'in; hemşirelerin “abla”, hastaların “misafir”, başhekimin “baba” diye adlandırıldığı, her geçen gün daha katı kurallarla yönetilen tuhaf ama bir yandan da çok tanıdık bir akıl hastanesinin kapılarını aralıyor. Biri Ev sahibi, diğeri misafir, biri genç, diğeri yaşlı, biri geçmişe, diğeri geleceğe bakan Esin ve Rikkat'ten hareketle, içeridekilerin ve dışarıdakilerin, tek tek çıldırmaktan vazgeçip topluca delirenlerin buruk, muzip ve her şeye rağmen ümit dolu hikayesini anlatıyor.

Yıldırım, Misafir'de yetkin ve zengin diliyle, yakın geleceğe dair ürkütücü, tuhaf ama bir o kadar da tanıdık bir dünya yaratıyor. Baskıcı bir düzende, bir akıl hastanesinde kurduğu bu dünya, dış dünyanın hem bir parçası hem de ta kendisi gibi görünüyor.

Misafir, normalini yitirmiş, çokça incinmiş, bolca incitmiş bir dünyada, kırılmış hayallerin, ertelenmiş sevgilerin, hakkıyla yaşanamamış ömürlerin ortasında, kendine sığınacak yer arayanların romanı. Yıldırım, sızının ve şifanın hikâyesini, o derin anlatımıyla, incelikle, şefkatle dokuyor.
332 syf.
·2 günde·Puan vermedi
“Gezegenimiz acaba evrenin tımarhanesi mi diye düşünmeden edemiyorum.”
Johann Wolfgang Von Goethe

Nermin Yıldırım altıncı romanı olan Misafir‘de “ev” olarak adlandırılan bir tımarhanede geçen olaylar üzerinden kurgulanan çok katmanlı bir hikâye aracılığıyla toplumsal çürümenin şifa dağıtıldığına inanılan bir yerde nasıl olabileceğine dair inceden bir sistem eleştirisi yapmak suretiyle, okurunu bu sefer “topluca delirdik de, nasıl her şeyi normalize edebildik?” şeklinde bir iç hesaplaşma kabilinden sorgulamaya tabi tutuyor…
("Delilik, bireylerde bir istisna; gruplarda ise bir kuraldır." demiştir, Nietzsche ; Freud da bu fikre katılmıştır.)

Bu romanda bahsi geçen “Ev”i sembolik bir mekan, metaforik bir alan olarak da okumak mümkün… Hemşirelerin “abla”, başhekimin “baba”, hastaların “misafir” olarak anıldığı bu tuhaf yerde özellikle (yazarın diğer tüm romanlarında olduğu gibi) “aile müessesi”ne de farklı bir bakış açısı var, aslında. Mikro düzeyde sıkıştırılmış, baskılanan ve belli kurallara göre kişilikleri yeniden inşa edilmeye çalışılan “misafir”ler sözkonusu… Makro düzeyde, bunu ülkeye ya da dünyaya da devşirmek mümkün…
Yazar, toplumsal normları, biçimlendirilmiş normali, yaftalanmış anormali ifşa ederken, toplumun kendisine benzemeyenleri ve hatta varlığını tehdit edebileceğine inandığı ayrıksı fertleri nasıl cezalandırdığını da bize gösteriyor.
Bunu özellikle “ev”deki genç ve idealist bir hekim olan Kerem Bey karakteri üzerinden yapmış. Sisteme başkaldıran Kerem Bey, dayatılan her şeyi eleştirir, kötücül gidişin önünün alınması gerektiğini savunur ve sonunda başhekimle girdiği çatışmada bu hadsizliğinin(!) bedelini öder, hapsi boylar. Burada, herkesin iyiliği için ve toplum yararına bir şeyler yapmaya çalışanların genellikle yalnız bırakıldıklarını dair bir gönderme yapıldığını görüyoruz.

Bu romanda yazarın asıl odaklandığı temel şey:
“Bizi kimin delirttiği…”
“Ev”in içini 19 yaşında bir “misafir” olan Esin’in gözünden görüyoruz. Ev dışındaki olayları da “ev”de hemşirelik yapan (abla) Rikkat’in gözünden takip ediyoruz.
Ve bir noktada şuna bakıyoruz: “İçerdekileri delirtenler dışarıdakiler mi?”
Ve sonra da şuna karar vermeye çalışıyoruz : “Hangileri daha deli?”
İçerisiyle dışarısını ayıran duvar aslında ne işe yarıyor?
Duvarın hangi tarafında kaldığımız bizim hangilerinde olduğumuzu gerçekten belirliyor mu?
Normal ve anormal arasındaki çizginin hızla değişebilirliğine de dikkat çekmek istemiş yazarımız… İşte tam bu noktada, yazarın Machado de Assis‘in Asabiyeci eserine de gönderme yaparak bu mevzuyu didiklediğini görüyoruz:
“Doğduğu şehrin ilk akıl hastanesini açan bir doktorun serüvenlerini anlatıyordu roman. Delilik emaresi gördüğü herkesi hastaneye yatırıyor, böyle böyle şehrin yarısından çoğu hastaneye girince de, hastalığı yanlış tanımladığına kanaat getirerek, içeridekileri dışarı çıkarıp, dışarıdakileri içeri alıyordu. Hatta, vaziyeti anlamaya çalışırken bir ara kendi bile giriyordu hastaneye.” (s.200)
Michel Foucault’nun da dediği gibi:
“Delilik, hakikat ve dünyadan çok, insanın algılayabildiği kendi gerçekliği ile ilgilidir.”
(Neticede, biz neye inanıyorsak gerçek odur, ya da toplum tarafından ne olduğumuza inandırılıyorsak…)

Bu arada yazar, akıl hastanesini tarihsel düzlemi içinde bir metafora dönüştürürken, öncelikle Michel Foucault’nun çalışmalarından yararlanır. Ayrıca mimariyi kurarken, Hapishanenin Doğuşu’nda bahsedilen, Jeremy Bentham‘ın Panoptikon adını verdiği gözetim ve denetim mekanizmasının iktidar ve hükmedilen üzerindeki etkisini yansıtacak bir mekân tasarlamaya çalışır. İlaveten diğer romanlarında olduğu gibi Misafir’de de uzman bir psikologdan danışmanlık hizmeti alır. Velhasıl, akıl hastaneleri hakkında mümkün olduğunca detaylı malumat toplayıp, nihayetinde bu roman için kendi hastanesini kurar. Yaşadığımız dünyada var olan hakiki kurumlar üzerinden yükselen kurmaca bir yer, bir “Ev” inşa eder.

Roman temelde birbirine zıt iki ana karakter üzerinden anlatılıyor:
Esin ve Rikkat… (Romanın başlangıcı ve finali dahil olmak üzere 11 bölüm Esin’e, diğer 10 bölüm ise Rikkat’e ayrılmış.)
Esin daha 19, Rikkat ise 60 yaşında. Esin daha yolun başında, Rikkat ise ömrünün son virajında… Yazar, karakterlerinin ismini de rastgele seçmemiş, bir çoğu ismiyle müsemma, mesela Rikkat’in kelime manası : rakiklik, yufkalık, incelik)

Hikayenin başlangıcında Esin ve Rikkat karakterlerinin hem birbirlerine zıt özellikte, hem de birbirlerine çok uzak bir mesafede olduklarını gözlemliyoruz; biri ailesinin varlığından diğeri yokluğundan muzdarip, biri geçmişini hatırlamaya çalışıyor, diğeri geçmişinden yakasını bir türlü kurtaramıyor, biri içerde duvarların ardında durmadan özgürlük hayali kuruyor, diğeri dışarda görünmez duvarların içine hapsolmuş vaziyette vicdan azabı çekiyor…
Sonrasında ise bu iki karakter tanıştıkça, birbirleriyle kaynaştıkça, ortak bir dert ve umut taşımaya başladıkça git gide yakınlaşıyorlar.

Altıncı Koğuş’un Gromov’unda sürekli bir takip edilme hissi, sürekli izleniyormuş korkusu vardır; bu romanın başında da Esin’e musallat olan ve takip etme hastalığına tutulmuş bir Yakup (nam-ı diğer Adalı) karakterini görüyoruz. (Onun da ismiyle müsemma bir arızası var; Yakup = ‘takip eden’ demek) Esin’le yakınlaşıp, birbirlerine tüm sırlarını açtıktan sonra ikisi beraber tımarhaneden kaçış planları yapmaya başlıyorlar.
Ve bu karakterin ağzından okura yazar şu mesajı iletiyor:
“Sokağa çık, günlük hayatta karşılaştığın hemen herkeste nevrozlar, psikozlar havada uçuşuyor. Önemli olan hayatını sürdürüp sürdüremediğin. Yani aslında normal diye bir şey yok, asıl mesele dışarıda akan hayatın ne kadar içinde kalabildiğin.”

Ayrıca, “ev”de dönen bazı gizemli hatta distopik diyebileceğimiz olaylar var. (Bu arada romanda bahsi geçen 101. koğuşla da George Orwell’ın 1984’üne de gönderme yapılmış.) M-3 projesi kapsamında bazı hastaların oraya sadece tedavi amaçlı getirilmediğine ve birtakım gizli deneyler için kobay olarak kullanıldığına dair söylentilere şahit oluyoruz.

Bu arada, yazarın Unutma Beni Apartmanı‘ndan hayalet yazar olarak tanıdığımız Süreyya karakteri bu romanda da 101. koğuşun kurbanlarından biri olarak karşımıza çıkıyor.
(Rikkat’in “Roman-tik Tren” adlı bir roman okuduğunu gören Süreyya’nın bu kitabın yazarın çıraklık dönemi eseri olduğunu söylemesi; Rikkat’in “Okudun mu?” sualine karşılık “Hayır, yazdım.” diye cevap vermesi… s.165)

Romandaki iki kadın karakterin yaşadıkları aslında bizlere kendi içimizdeki tutsaklığı gösteriyor. Nermin Yıldırım’ın ifadesiyle bu şöyle gerçekleşiyor:
“Hayatımızı yaşarken kendi arzularımızdan çok daha başka şeylere takılıyoruz. Bir yığın engelle mücadele etmemiz gerekiyor. Çoğu zaman kendimizi dilediğimiz gibi gerçekleştiremiyoruz. Sadece fiziksel alanlara değil, toplumsal yargılara, normlara, bazen de kendi kendimize tutsak oluyoruz. Oysa başımıza gelebilecek en fena şeylerden biri, bir ömrün sonunda geriye bakıp “Boşa geçti” ya da “İstediğim bu değildi” diye düşünmek. Her şeyi doğru yapmak zorunda değiliz ama bütün bu tutsaklıklardan kurtulup şöyle bir ağız dolusu “Yaşadım” diyebilmeliyiz...”

Belki de, hepimiz ya da bir çoğumuz onaylanmak ve pohpohlanmak adına tamamen kişiliğimizin dışında davranışlar ve tavırlar sergiliyor, kendimiz olmaktan çıkıp başka birine dönüşüyoruz. Bu dönüşümü reddedenler sanki dışlanıp, tırlatmışçasına “deli” damgası yiyeceklerini düşünüp, kendileri olmaktan vazgeçiyorlar. İşte, sorun da tam olarak bu: Kendi olarak yaşamaktan çıkıp, bir başkası gibi davranarak herkesin onayını almaya çalışmak.

Nermin Yıldırım’a göre belki de, en çok “kendimizi ve birbirimizi anlamaya” muhtacız:
“İletişim çağında yaşanan bunca iletişimsizlik, bilgi çağında kakofoniye kapılmanın sonucu oluşan bilgisizlik, teknoloji çağında elimizdeki mucizevi gelişmeleri insanın lehine değil, adeta aleyhine kullanmanın sonucu vardığımız çaresizlik… Neresinden baksanız ürkütücü. Tahammülsüz olduğumuz doğru ama birbirimizden evvel kendimize tahammül edemediğimizi düşünüyorum. Kendini gerçekleştiremeyen, dilediği gibi ifade edemeyen, olduğuyla olmak istediği arasında sıkışmış, bu ikisi arasında açılan uçurumlara düşmüş, bunun sonucu olarak da ruhsal yarılmalarla parçalanmış insanlarız. Nereye gittiğimizi bilmiyorum ama nereden geldiğimizi biliyorum. Geri dönüp hatalarını görmeye yanaşmayan, kendisiyle yüzleşmeyen, hesabını kesmeyen bir toplumuz. Hep çok acelemiz varmış gibi koşturuyoruz. Bu bana yetişmeye çalıştığımız bir yer oluşundan çok, kaçmaya çalıştığımız bir şey olduğunu düşündürüyor. Durup etrafımıza bakmaya, kendimizi, birbirimizi dinlemeye, ne yaptığımızı, neye hizmet ettiğimizi ve aslında ne istediğimizi anlamaya ihtiyaç duyduğumuza inanıyorum. Kendimizi ve birbirimizi sahiden anlamaya ihtiyaç duyduğumuza…”

Nermin Yıldırım kendi tabiriyle “bir derde binaen, haberdar ve hissedar olduğu hissiyata istinaden” yazdığını söyleyen bir yazardır. Bugüne kadar yazdığı 6 romanını en az 7 kez (“Misafir”i tam 11 kez) tekrardan -taslak olarak düzenleyip- yazan ve kullandığı dile maksimum derecede hassasiyet gösteren bir yazar olmakla beraber, tüm romanlarında hikâyesinden kurgusuna, biçiminden karakter oluşumuna kadar her şey incelikle dengelenmiş bir yapıya sahiptir; bununla birlikte kullandığı dilin göz kamaştırıcı kıvraklığı ve şiiri anımsatan çağıltılı akışkanlığı ile okuruna edebi ziyafet çekmenin ötesinde, size hayatı sorgulatan salt hakikatle bezenmiş mesajı öylesine derin hissiyatla birlikte zerk eder ki, kitabı bitirdikten sonra bile uzun süre etkisinden kurtulamazsınız…

Bu kitapla ilgili şöyle bir dipnot da ekleyeyim:
2019’da Berlin Film Festivali’nin edebi eserleri sinemaya taşımak amacıyla oluşturduğu ‘Books at Berlinale’ kategorisi için 30'un üstünde ülkeden 160'dan fazla edebi eser başvurusu sonucunda seçilen 12 eser arasında Nermin Yıldırım‘ın Misafir romanı da yer almıştır.
Books at Berlinale'e 2018 yılında Ağaçtaki Kız ile Şebnem İşigüzel , 2016'da Soraya ile Meltem Yılmaz ve Daha ile 2014’te Hakan Günday seçilmişti.

Ve son olarak yine bir alıntıyla bu incelemeyi nihayetlendiriyorum:
“Kendinize illüzyonlar yaratıp, tatminkar halüsinasyonları ciddiye alıyor, sizi ayıltmaya çalışanlara ise deli muamelesi yapıyorsunuz. Aynı şey tımarhanelerde de oluyor. Belki de, kâinatın en büyük açık hava tımarhanesinde yaşıyorsunuzdur, belki de sadece haberiniz yoktur...”
332 syf.
·Puan vermedi
1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Romanı iki karakter üzerinden görüyoruz ve içerisini Esin karakteri üzerinden, dışarısını da Rikkat karakteri üzerinden görüyoruz. Ve düşünüyoruz, içerisiyle dışarısını ayıran duvar ne işe yarıyor? Duvarın hangi tarafında kaldığımız bizim gerçekten ne olduğumuzu belirliyor mu?

Nermin Yıldırım : Yahu, tam da benim düşündüğüm gibi yorumladınız. Röportajlarımı mı okuyorsunuz siz benim?

(Gülüşmeler)

1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Sizce deliliğin tanımı çoğunluğa uymayan azınlığa göre mi değişiyor romanda ya da gerçek hayatta? Ya da deliliğe bir kılıf uyduramayıp afişe olanlar duvarların arkasında mı kalıyor?

Nermin Yıldırım : Kim güçlüyse ve kim gücünü yeniden üretmek peşindeyse, kim gücün karşısında kendisine tehdit unsuru gördüğü şeylerin peşindeyse normali ve anormali o tanımlar. Politik olaylara baktığımızda 2 gün önce korkunç bir sayılan bir şey, 2 gün sonra baktığımızda güç ve erk sahipleri tarafından kolaylıkla normalize edilebiliyor, hatta vatanseverliğe dönüşebiliyor. Bir gün vatansever, bir gün vatan haini olabiliyorsunuz.

Peki o zaman normal nedir, anormal nedir?

Sizin hissettiğiniz neyse sağlıklı ve normal olan odur fakat bunu böyle yaşamanız mümkün değil. Çünkü dünya güç dengesi üzerinde kuruluyor ve dolayısıyla evet bugün anormal olan delileri, normaller delirtiyor. Bizi kim delirtti? Önce onlar bizi delirtti, sonra biz birbirimizi delirttik, sonra normal ve anormalin ne olduğunu takip edemeden öylece kaldık. Biz bu tür şeylerle tanımlanıyoruz, etiketleniyoruz, sıfatlanıyoruz, kategorize ediliyoruz. Bu güç dengesinde erkeğe hizmet edip etmediğimiz ve ona bir tehdit unsuru oluşturup oluşturmadığımızla yargılanıyoruz sadece.

1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Buradan şunu görüyoruz o halde, Ahmet Hamdi Tanpınar'da "zaman" kavramı, Oğuz Atay'da "oyun" kavramı olduğunu görüyoruz. Sizde de hemen hemen bütün romanlarınızda "bellek" kavramı olduğunu görüyoruz.

Kendini gerçekleştiremeyen, kendini bulamamış, kendine yabancılaşmış ve kendi yüzlerinin heykellerini yapmaya çalışan kişiler olduğunu görüyoruz bu romanda. Hatta ilk romanınızda Süreyya karakteri vardı, orada böyle dertleri olmamasına rağmen Misafir adlı romanınızda 101. koğuşun kurbanlarından biri olarak görüyoruz onu. Kendini gerçekleştirme isteğinin sonu böyle mi olacak diye düşünmeden edemiyoruz böyle olunca. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Nermin Yıldırım : Bu küçük hikayeler kendimce kurduğum metaforlar aslında, kilden maskeler gibi. O maskeleri yapmak için bir akıl hastanesinde bulunmamız gerekmiyor. Ben kendi yüzümü yapabilecek durumda değilim, kendi yüzüme hiç rahatsız olmadan bakabilecek durumda da değilim. Çünkü çok şey oluyor, sorulacak çok soru var. O yüz artık çocukluğumda hatırladığım yüz kadar izsiz değil. Çok fazla iz var üzerinde.

Toplumsal bellekle ilgili kısım bende daha canlı ama kişisel bellekle ilgili kısım bende daha sorunlu. Topluma baktığımız zaman hepimizin benzer şeylerden muzdarip olduğunu görüyoruz. Bir olaya karşı eylem geliştiremeden önümüze çıkan başka bir olayda kayboluyoruz. Biz bir çok şeyle yüzleşmedik, belki özürler dilenmesi gerekiyordu, dilemedik. Bunu da kindar bir nesil yetişmesi için söylemiyorum ama dilenmiş bir özrün geçmiş bir karanlığı aydınlatacağını falan da düşünemiyorum. Ama evet, yolun devamında başka tür yollara çıkılabileceğini, bir şey için nedamet getirmenin boş yere olmadığını düşünüyorum.

Önümüze konan kilden kendi yüzümüzü yapacak gücümüz yok şu anda, bunun için birilerini suçlamak çok kolay. İktidarlar, coğrafi koşullar, iklim değişiklikleri, herhangi bir şey... Suçlanabilir de suçlanabilir. Ama çok derinde bir yerde biliyoruz, dünyayı değiştirmeye birimizin gücü yetmese de bu konuda yeterince cesur davranmadık, o yüzden o yüzler yapılamıyor bir türlü.

1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Kendimizle ve geçmişimizle yüzleşmekten kaçıyoruz bir anlamda. Rikkat bunu yapıyor aslında.

Nermin Yıldırım : Böyle akşamları hızlı uyuyan tiplerden değilsek eğer, başımızı yastığa koymakla uyumak arasında birkaç saniyeden fazla zaman geçiyorsa orada kırılan maskeler var demektir. Bizi uyutmayan nedir, onu düşünmek gerek.

1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'nin zamanında bir başhekimi var, Fahri Celal Göktulga diye bir beyefendi. Ona soruyorlar, Rodin'in Düşünen Adam heykeli orada niye duruyor diye. Fahri Bey de şöyle cevap veriyor: "Bu heykel, dışarıdakilerin durumu ne olacak diye düşünüyor." diye cevap veriyor.

Platon'un mağara alegorisi ile Fahri Bey'in bu düşüncesini bağlarsak, mağarada olan adamlar var ve dışarıdan gölgeler görüyorlar, merak ediyorlar ve dışarıya çıkmak istiyorlar, dışarıda ne olduğunu merak ediyorlar. Acaba sizin kurduğunuz ev ve hasta kavramlarını, dışarıdaki ev sahiplerini devlet olarak ve hastaları da bizler olarak düşünmemizin neticesinde bizim dışarıda umduğumuzu bulabileceğimizi düşünüyor musunuz? Çünkü siz umut dolu bir insansınız. Böyle umut dolu bir insan için içeride olduğundan ziyade dışarıdaki ev ve misafirlik durumu daha mı iyi bizim için?

Nermin Yıldırım : Öncelikle şunu düzeltmek istiyorum, ben umut dolu değilim, umut dolu taklidi yapan bir insanım. Yalan söyleyeceksek böyle yalan söylememiz lazım. Ayakta kalıp yürümeye devam etmemiz lazım. Nereye varacağımızdan bağımsız olarak yürümenin kendisine inanmamız lazım, ben buna inanıyorum. O mağaranın içi dışından iyi midir kötü müdür, gerçekten bilemiyorum. Mağaradan çıkmaya çalışmaya inanıyorum, mağarayı kabul etmemeye inanıyorum, çünkü insanlık onuru böyle bir şeydir... Mağarada olmayı kabul etmiyorum.

1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Başlarda Rikkat ile Esin'in bölümlerinin farklı gittiğini anlayamayabiliyoruz, bunu özellikle mi böyle yaptınız?

Nermin Yıldırım : Becerememişim, tamamen bu.

(Gülüşmeler)

Nermin Yıldırım : Ben şöyle kurmuştum. Rikkat, 60 yaşında, geleceğe ve geçmişe bakış açısı bambaşka. Esin ise genç, kendi geçmişiyle kurduğu ve geleceğiyle bağı yine bambaşka. İki tane kadın karakter kurayım, bunlar ne kadar farklı görünürlerse görünsünler, birleşsinler, karışsınlar, başladıkları iki farklı noktadan iki aynı kişi gibi bitsinler istedim. Ama aslında derinde şu var, genelde bütün romanlarda bu var zaten.

Nefret dilini biz hep duyuyoruz fakat ben de bütün insanların aynı kadim özden geldiğini düşünüyorum. Diğerini ötekileştirmekten ve ya da bize çok benzemediğini düşünmekten vazgeçtiğimiz noktada bütün hikaye değişiyor. Edebiyat bir şeye yarayacaksa en fazla bu işe yarayabilir zaten, empati kurmaya. Niyetim en başta onların çok farklı iki kişi olarak düşünülüp sonra da aslında ne kadar da aynı olabilecek iki kişi diye yorumlanabilmesi.

1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Bazı kelimeler görüyoruz romanda, mesela "ayırdındaydım", "şetaretle", "behemehal" gibi... Bu gibi eski kelimeleri kullanmakla alakalı ne düşünüyorsunuz?

Nermin Yıldırım : Bu kelimeleri çok seviyorum. Yani ben kelimeleri çok seviyorum zaten. Sözlük okurdum hala çok severim sözlükleri. Sevdiğim sözcükleri duvara yapıştırırdım, artistlerin fotoğraflarına değil sözlüklere bakarken uyurdum eskiden de. Böyle oyunlarım vardı benim, hala da var. Bu sözcükleri fark etmenizin sebebi onların eski ve çok sık kullanılmıyor olduğudur. Anlıyorum bunu. Ama onların ya sesi çok güzel oluyor ya da yeni Türkçede o eski kelimelerin anlamını karşılayan tam anlamıyla bir sözcük olmuyor. Bazen sadece çok hoşuma gidiyor, özel bir sebebi olması da gerekmiyor. Onlar benim arkadaşım, yeniyle eskinin yanyana olması bilakis hoşuma gidiyor.

1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Moderniteden bahsetmek de gerek, modern insanın açmazları ve çıkmazları var. Kuşak olarak da yakın. 90larda başlayacak şekilde dünyada hızlı bir değişim oldu. Topluma birey olarak karşı koyma gibi şeyleri daha rahat yapamayacak konumdayız. Biz kendimizi gerçekleştirmek istiyoruz fakat etki alanımız çok kısıtlı olarak bunu yapabiliyoruz. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Nermin Yıldırım : Aslında tek tek biz insanlar olarak her zaman tek tek insanlardık. Dışarıdaki dünya, dönen sistemler her zaman bizden büyüktü. 90larda gerçekten de büyük değişimler oldu, inançlar kayboldu, insanlar yalnızlaştı dolayısıyla zaman içinde.

İlk dönem yalnızlaşmanın getirdiği özgürlük havasına kapıldık, şimdi kendimizi gerçekleştiriyoruz gibi düşündük. Sonrasında çok acayip şeyler olmaya başladı. "Mutluluk" kavramı bize bir masal olarak ısıtılıp ısıtılıp önümüze konmaya başladı. Hayat koçları çıktı ve mutluluk satılabilir bir şey gibi pompalanmak istendi. Halbuki yani satamayacağımız ve alamayacağımız tek şey o. Biz bundan uzaklaştık, kendi mutluluğumuz peşinde meczup gibi dolanmaya başladık. Çok basit bir gerçeği gözardı ettik çünkü birilerinin para kazanması gerekiyordu. Eskiden olduğu gibi şu anda da birilerinin para kazanması gerekiyor. Sadece biz, birlikte ve beraber hareket etme duygusundan uzaklaştığımız için biraz yalnızlaştık. Evet, fetret dönemlerimiz olabilir hayatta toplumsal hareketler açısından, ama sonra... Sonra çok tatlı, çok güzel, çok öfkeli, çok haklı başka gençler gelir, bütün hikaye değişir. Bu hep böyle oldu.

1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : İnsanlık adına olan kavramları tükettik mi? Yeni şeyler söyleyemiyoruz, yeni duygu aşılayamıyoruz, yeninin peşinde koşamıyoruz.

Nermin Yıldırım : Katılırım bu konuda size galiba, her şeyin fazlaca içi boşaldı. Bu da iletişim teknolojisinden dolayı biraz da. Che'nin tişörtlerde olup bir idealin tişörtler üzerinden yansıtılması bile çok dehşet verici bir şeydir mesela. Kendisini ve sembolize ettiği şeyleri hiç bilmeyen bir insanın tişörte para verip alması çok ilginç. Çok estetize edilmiş çerçeveler içinde olmak istiyoruz ama her şey çok hızlı geçiyor. Biz onları anlayamadan, hissedemeden, gerçeğini yaşayamadan... Bir dost sohbeti bile bir fotoğrafa dönüşüyor hızlıca ve masa dağılıyor gibi bir hayatımız oldu. Bundan da yılacağız. Canı gönülden şuna inanıyorum, bir gün biz akıllı telefon kullanmayacağız ve bunu da tamamen kendi içimizden geldiği gibi yapacağız. Tüketeceğiz onu, çünkü o da bizi tüketiyor.

Şeylerin kendi doğası zaten normal olandir. Döktüğümüz gözyaşı, tutamadığımız kahkaha, sevincimiz, öfkemiz normal oldukları için, kuşların ötüşü, ağacın yaprak verişi gibi normal olmaya devam edecektir. Biz gelip geçiciyiz ama o normal haller devrediyor, bizden önce de vardı bizden sonra da olmaya devam edecek. Bu kadim gerçeği Allah'tan değiştiremiyoruz ve neyse ki gücümüz yetmez.

1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : İspanya'da ne kadar zamandır yaşıyorsunuz ve size ne kattı, bireysel anlamda ve yazarlık kapsamında?

Nermin Yıldırım : 10 senedir İspanya'da yaşıyorum. Çok sık gidip geliyorum. Mesafe koymakla bir ilgisi var bunun. Bir yerde yaşarken de bunu yapabiliriz ama kendi iç sesimizi duymakta zorluk çekebiliyoruz. Mümkün olduğu kadar kapıyı kapatmak, telefonu kapatmak ve içe dönelmek mümkün. Fakat aklımın kapılarını kapatmazsam nereye gittiğimin hiçbir önemi yok. Bütün gürültü benimle birlikte peşimden gelir. Bana bir katkısı var fakat burada kalan insanlar tarafından da o katkının sahip olunabilir olduğunu düşünüyorum bir şekilde.

1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Biraz Misafir romanınıza dönmek gerekirse, iki tane ev ve misafirlik durumu görüyoruz. Bir tanesi Esin'in akıl hastanesi ve misafirliği. Bir de Rikkat'in geçmişten anlattığı ev ve misafirlik hatıraları...

Rikkat'in romanın sonunda Esin'e yardım ediyor olması, Rikkat'in kendi aile ütopyasını gerçekleştirmesi gibisinden bir düşünce miydi? Kendi boşluğunu onunla mı kapatmak istiyordu? Kendisinin gerçekleştiremediği şeyi, başkasında gerçekleşmiş olarak görmek miydi onun düşüncesi?

Nermin Yıldırım : Romanı bitirmeyen var mı aramızda okumayan? :)

(Gülüşmeler)

1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Belki de bazen daha çok verim almak için spoiler'ları da konuşmak gerekiyor, çünkü sizinki de bir süreç romanı. O yüzden bu, çok önemli olmasa gerek.

Nermin Yıldırım : Evet, evet. Ben de öyle düşünüyorum. Zaten bu sürpriz çok büyük bir şey değil.

1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Evet, Anna Karenina'nın sonunu söylemiş olsak daha farklı bir durum olurdu.

Nermin Yıldırım : Evet, mesela Anna Karenina'dan örnek verdiniz. Anna Karenina romanının ilk cümlesi :
"Bütün mutlu aileler birbirine benzer her mutsuz ailenin mutsuzluğu kendine göredir."

Ben, ailenin varlığının ve yokluğunun yarattığı mutluluğun ve mutsuzluğun başka hikayeler üzerinden benzeştiğini düşünüyorum. Hepsinin aslında farklı mutluluk ve mutsuzluklar yarattığını düşünüyorum. Dolayısıyla en mutlu ailenin hikayesini yazıyor bile olsam, üyelerini travmatize etmiş anların olduğunu düşünüyorum. Aileyi her zaman problemli bir alan olarak görüyorum ister istemez. Rikkat'ı da onlardan biri olarak görüyorum.

Romanın sonundaki el ele tutuşma, toplumsal birlik duygusu ve dayanışma hissi, onun kurtuluşunu kendi kurtuluşunu sayabilmekten dolayı. O, oradan çıkmadan kendini de kurtulmuş saymamak. Duvarların arkasındaki insanlara baktığımızda, duvarların içinde birileri kıstırılmışken o insanlar dışarı çıktıklarında özgür mü? Onların da özgür hissedebilmeleri için o kapıyı açmaları gerekiyor.

Nasıl görünürse görünsün, bir ailenin kendi bireyleri üzerinde yaralar açmadan varolabilmesine inanmıyorum. Böyle bir şey hiç görmedim. Aile, yapısı itibariyle marazlıdır. Aile yapısı o kadar katmanlı ki, bir çocuğun yara almadan büyüyebilmesi mümkün değil. Bazen o yaralar idare edilebilir yaralar oluyor bazen de bütün hayatı boyunca mücadele etmesini gerektirecek yaralar oluyor.

1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Unutma Dersleri kitabınız da çok etkileyiciydi. Misafir kitabında da Bostancı ilçesi geçtiği için kendimizi özdeşleştirebileceğimiz ortamlar var. Özellikle niçin Bostancı semtini vurgulamak istediniz?

Nermin Yıldırım : Çünkü ben, yerleri ve isimleri seçerken bakıyorum, zamana da bakıyorum. Bostancı'nın asıl hikayesi, Rikkat'in gençliği. Ailelerin ruh haline, zamanın ruhuna, İlhan İrem'e en çok yakışan yer orasıydı. O zamanın yeri orasıydı. Sesi de hoşuma gitmişti: "Bostancı'da bir ev..." Başka bir semt olabilirdi, benim Bostancı ile bir ilgim yok. Ama Rikkat'e uygun bir ev olduğunu düşünüyorum.

1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Sizi yazmaya iten ve kitap yazma ilhamınızı getiren en sevdiğiniz 3 kitap nedir? Çünkü kitapta da Guguk Kuşu, 1984 gibi esin kaynaklarınızı yakalayabiliyoruz.

Nermin Yıldırım : Bu listeler hep değişir, ben de hep farklı şeyler hatırlarım. Ama en azından kitabımdaki esinlerin fotoğrafını çekebilmişsiniz. Zaten bunlar, şu kitapları okuyan insanın yazdığı bu kitabın tanımıdır. O yüzden çok epigraf kullanırım, her bölümün başında epigraflar vardır, zaten bunlar da şu kitapları okuyorum demenin bir yoludur. Zamanın ruhuna bu kitaplar uyuyor demek. Bunların hepsini bir arkadaş önerisi olarak kabul edebilirsiniz.

Kendi kişisel tarihimle ilgili birkaç tane hiç vazgeçemeyeceğim kitap saymam gerekirse, Adalet Ağaoğlu'nun Dar Zamanlar üçlemesini sayabilirim. Çünkü benim kendimle olan maceramda da insana bakmak için hep o zamanın ruhuna bakmanın gerekliliği fikri var ve bu fikir bende Adalet Ağaoğlu'nu okuduğumda uyandırdı. Özellikle de Ölmeye Yatmak romanıyla, Bir Düğün Gecesi de aynı şekilde.

Şiir çok önemli bence. Yazmayı düşünen birisinin her şeyden önce iyi bir okur olması gerekir. İyi bir yazarım diyemem onu başkalarının demesi gerekir fakat iyi bir okur olduğumu söyleyebilirim. Şiir ise sözcüklerle özel bir irtibatın gerektiği bir alan. Çünkü onlar sadece anlamlardan ibaret değil şiirde, sesler, hisler ve sezgiler de çok önemli. Irmak şiir diyebileceğimiz, Edip Cansever'in Ben Ruhi Bey Nasılım şiirini çok severim. Her şeyin olduğu bir kitap.

1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Şiiri belki de duygu arkeolojisine benzetmek gerek. Ne kadar kazarsanız bir o kadar da altta katman vardır.

Nermin Yıldırım : Her okuduğunuzda başka bir şey gerçekten. Hangi ruh haliyle hangi yaşta okuduğunuz neyin üstüne neyi okuduğunuz sonsuza kadar yazabileceğiniz bir şey. "Ben Ruhi Bey Nasılım" da roman havası taşıyan bir şiir. Şiirdeki karakterlerin de her biri roman karakteri gibi.

Sonra oyun mesela... Lorca'nın Kanlı Düğün oyunu. Hiç İspanyolca bilmeseniz bile Lorca'nın dilinin rengini ve müziğini görmeniz için İş Bankası Yayınları'ndan çıkmış basımını tavsiye edebilirim. O kitap böyle bıçakların ve dolunayın konuştuğu bir oyun olduğu için çok severim.

1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Bizi böyle değerli bir söyleşide ağırladığınız için siz Nermin Yıldırım , Yeni Sanat mekanı ve bu buluşmanın gerçekleşmesini sağlayan Esas Adam beyefendiye çok teşekkür ederiz. Bizim için çok keyifli bir söyleşiydi.

Nermin Yıldırım : Esas ben teşekkür ederim, hepiniz çok iyi dinleyicilerdiniz ve gözlerinizle bile dediklerimi takip etmiş olmanızı hissetmem benim için çok değerliydi.

Söyleşimizden fotoğraflar:
https://i.ibb.co/9ZDqDHC/IMG-8247.jpg
https://i.ibb.co/jJxJqB7/IMG-8254.jpg
https://i.ibb.co/sKKmh84/IMG-8255.jpg

Katılımcılar:
Yazar Nermin Yıldırım
Yeni Sanat mekanının sahipleri
Esas Adam
Oğuz Aktürk
Bengü
Yaz ve arkadaşı Kevser
https://1000kitap.com/Berfoooo
Seeker
Kartal (Okuma Maratonum)
Cevizkabuğu
Mehmet Duman

Adını unuttuğumuz arkadaşlar bilgilendirirseler ekleme yapabiliriz.

Söyleşiden farklı olarak şunu demek gerek bir de, biz de 1000Kitap İstanbul Okuma Grubu olarak "ben" bencilliğiyle değil "biz" bilinciyle hareket etmeye inanıyoruz. Mağarada olmayı kabul etmiyoruz, zaten o yüzden 3 yıldır her ay okuduğumuz 1 kitabı yorumlamak için buluşuyoruz. "Biz" bilincinin sesi sizin gibi değerli insanlar sayesinde yükselebiliyor, sizin sayenizde mağaradan çıkmayı daha çok arzuladığımızı anlıyoruz. Bizim biz olmamızı sağlayan ve sesimizin bir ağızdan değil hep bir ağızdan çıkmasını sağlayan, sırf olumsuz tartışma çıkarmak için konuşan değil dayanışma ve süreklilik arzulayan bütün arkadaşlarımıza minnettarız. Soruların hepsi farklı kişiler tarafından sorulmasına rağmen, "biz" bilinciyle hareket edip kendi aile ütopyamızı ülkemiz olan Türkiye'de görmek isteyenlerdeniz. Kurmuş olduğumuz bu değerli aile, ülkemizin her evinin içindeki ailelere de yansıyabilse ve mağaranın içine yansıyan ışığı daha çok kişi görebilse. Biz, buna inanıyoruz ve mutlu bir aile olarak da mutluluğumuzun okur buluşmalarıyla Türkiye içerisinde benzer bir enerjiye sahip olduğunu düşünüyoruz. İşte... Zaten böyle böyle yeryüzündeki bütün kırmızı sakallı topal karıncalar içindeki şarkıyı keşfedip birleşebilecektir.
332 syf.
·14 günde·Beğendi·10/10
Dışarıda yaşadıkları dünya mı yoksa "Ev" diye bahsedilen akıl hastanesinde mi yaşamak daha kolaydı misafirler için...

Dış dünyada iç dünyalarında, akıl hastanesinde ise akıl hastası olan misafirler...

Farklı yaşanmışlıklar ve farklı insanların bir araya geldiği akıl hastanesinde, misafir olan kişilerin travmaları, birbirlerinden kaçışları, neden orada olduklarını bilmemeleri, kitabın ana konusu gibi görünse de ana tema, geçmiş ve geleceğe özlem olarak işlenmiş...
Rikkat Hanımın geçmişe takılı özlemleri ve iç dünyasında yaşadıkları ile misafir olan Esin'in hatırlayamadığı geçmişi bu "Ev" olan akıl hastanesinde kesişiyor ve onların, korkuları, zaafları, geçmiş ve geleceklerinin iç içe geçiyor...

Betimlemeler konuya uygun olarak çok güzel işlenmiş. İnsanı sıkmadan ilerliyor. Kitap çok durağan görünse de sayfaların devamını merak ettiriyor. Dünyanın karanlığı içinde akıl hastası olup akıl hastanesinde olmanın mı, yoksa bu hengamede dışarıda kalıp, akıllı kalabilmeyi başaramayanların mı daha mutlu, daha umutlu olduğunu sorgulatan eserin yazım dili oldukça başarılı...

Kapak tasarımı konuya uygun seçilmiş. Ben çok keyif alarak okudum. Umarım okuyacak dostlarda aynı keyif ve merakla okur...
332 syf.
·9/10
Sen hep yaz olur mu? Nermin yıldırım. Hayattaki en özel detaylardan birisin. Çok kere biz mi misafirhanedeyiz yoksa dişarda olan mı daha şanslı diye düşünüyorsunuz. Ya da delirmek bu kadar kolayken bizim neden akıllı olmak gibi bir gayemiz var. Hiç pişman olmayacağınız bir kitap mutlaka okuyun.
332 syf.
·7 günde·Beğendi
Rikkat ve Esin’in akıl hastanesinde kesişen hikâyeleri. Nermin Yıldırım’dan okuduğum 3.kitap ve yine kadın karakterler başrolde:) Hatta travmatik, geçmişte yaşanmamışlıkları keşkeleri olan kadınlar ortak nokta. Ama farklı tatlar, farklı hikâyeler, Nermin Yıldırım’ın altı çizilesi cümleleriyle yepyeni anlam kazanıyor.
Ortalarından sonra daha heyecanlı oldu benim için, gözlerimin dolduğu, hüzünlendiğim yerlerde daha da içine girebildim kurgunun.
Yazarlar kendi hayatlarını, içindekileri de yansıtırlar ister istemez eserlerinde. Nermin Yıldırım kimdir, onun yaşanmamışlıkları, anne baba kardeş ilişkisi nasıldır yada bunlardan parçalar var mı acaba eserlerinde merak ediyorum.
Şimdi biraz söyleşilerini dinleyip, röportajları okuyayım ben
“Koşalım, hadi koşalım” -alıntı-
Kitap yorumlarıma youtube kanalımdan da ulaşabilirsiniz: https://www.youtube.com/user/ayseum
332 syf.
·13 günde·Beğendi·Puan vermedi
Nermin Yıldırım'ın Misafir'i ile sanırım tüm kitaplarını okumuş oldum.Her yeni kitabını merak ettiğim, satın aldığım bir yazar Nermin Yıldırım.
Bir akıl hastanesinde yolları kesişen Misafir'in karakterleri yine çok renkli yine sıra dışı.Rikkat ve Esin; ikisi de yaralı, sistemin dışına çıkamasa da ( özellikle Rikkat) ikisi de içten içten isyanlarla kaynamaktalar.
Nermin Yıldırım'ın sözcükleri yan yana dizildiğinde, özellikle sesli okursanız bir melodisi var gibi geliyor insana.
Misafir'in kurgusunu beğendim ama bir sıkıştırılmışlık hissettim.Sanki biraz daha uzun tutulmalı, biraz daha ayrıntı olmalıydı karakterler zenginleştirmeliydi.Özellikle yan karakterler...Mesela Esin'in annesini merak ettim ben.Sonu ile ilgili sorunum yok hatta umudumu tazelediği için beğendim.Mutsuz bir son görmek istemezdim bu kitapta.
Esin'den çok Rikkat karakteri ilgimi çekti.Yalnızlığı, yaşanmamışlıkları, yaşama küskünlüğü etkiledi beni.
332 syf.
·Beğendi·9/10
" Nermin Yıldirimin yazdigi ve Garip bir Ev’in; hemşirelerin “abla”, hastaların “misafir”, başhekimin “baba” diye adlandırıldığı, her geçen gün daha katı kurallarla yönetilen tuhaf ama bir yandan da çok tanıdık bir akıl hastanesinin kapılarını aralıyor. Biri Ev sahibi, diğeri misafir, biri genç, diğeri yaşlı, biri geçmişe, diğeri geleceğe bakan Esin ve Rikkat’ten hareketle, içeridekilerin ve dışarıdakilerin, tek tek çıldırmaktan vazgeçip topluca delirenlerin buruk, muzip ve her şeye rağmen ümit dolu hikâyesini anlatıyor." .
Kitabi okuyunca Asıl deliler kim? diye soruyorsunuz kendinize içerdekiler mi ?dışarıdakiler mi ?
"Ev'in "içinden Esin "Ev'in" dışından Rikkat biri geçmişini tam hatırlamıyor biri geçmişini kurtulamıyor ve onları ayıran bir Duvar...
Yüzeysel okunacak bir kitap değil bol göndermeli,ironi dolu bir kitap yazmış Nermin Yıldırım. O "Ev'i" okurken Yaşadığimiz ülke olarak görmek mümkün.
Çok severek okudum ve oldukça da etkilendim
332 syf.
·6 günde·Beğendi
Bir yumru birikir gibi boğazınızda. Tek tek o yumruyu açmak istersiniz ya ihtimamle. İşte tam olarak Nermin Yıldırım’ın yaptığı bu. Dile getirelemeyen nice söz varsa dökülmüş sayfalarına. Duvarların konulduğu, setlerin çekildiği dünyadan bıkmışsanız. Okumaktır sizi hassas kılan bu kitapta.
332 syf.
·2 günde·Beğendi·9/10
#misafir
#nerminyıldırım


Herkese merhabalar. Bugün muhteşem bir kitapla ve yazarla tanıştım. Sizleri de tanıştırmak istiyorum. Yayınevinin tanınmamış olduğundan mıdır yoksa bize empoze edilen, gözümüze soka soka her yerde satılan kitaplardan sıra mı gelmediğinden midir bilmem ama Nermin Yıldırım'ın bu kadar az tanınmış olmasına çok ama çok şaşırdım. Kıymeti ileride anlaşılacak bir yazar olarak görüyorum Nermin Yıldırım'ı.


1000k İstanbul Okuma Grubu'nun bu ayki kitabı Misafir'di. Sağolsun gruptan bir arkadaşın uğraşlarıyla Nermin Yıldırım da katıldı buluşmamıza ve çok güzel bir gün geçirdik. Nermin Hanım çok naif ve nazik bir kişi. Lafını hiç sakınmayan ancak egosu da olmayan biri. İyi ki gelmiş.


Yazarın okuduğum ilk kitabı oldu Misafir. Ancak son olmayacak. Altı kitabı varmış hepsini sırayla okuyacağım inşallah.


Kitapta iki farklı kişi var. Bir on dokuz yaşındaki Esin'e bakıyorsun onun kafasındaki düşünceleri okuyorsun, bir altmış yaşındaki Rikkat Hanım'a dönüyorsun ve onun hayatındaki acıları okuyorsun. Sonra Esin ile Rikkat Hanım'ın hayatları öyle güzel kesişiyor ki kalbim güm güm atarak okudum kitabın sonunu.


Kitaba başlamadan önce hakkında hiçbir metin okumamıştım. Bu yüzden de başlarda kitapta iki karakter olduğunu sezemedim. Esin ile Rikkat Hanım'ı aynı kişi sandım ancak sonraları aydım. Aydıktan sonra da kitap çok daha güzelleşti. Bu karakterlerin kim olduklarını geç anladığımı sordum Nermin Hanım'a. Benim beceriksizliğim dedi orada teknik bir sorun olmuş olabilir dedi. Orada biraz mahcup oldum estağfirullah filan dedim sonuçta benim anlayamadığım bir şeydi, ben yalnızca bu hafif belirsizliği kendisi bilerek mi yaptı acaba diye sormuştum ancak yazar mütevazılık yapıp benim becereksizliğim dedi.


Bir de kullandığı eski kelimeleri sordum. Seviyorum eski kelimeleri dedi. Duvarlarına tablolar yerine sözlükten beğendiği, kulağına tınısı güzel gelen kelimeleri yazıp asarmış. Her yazarda olması gereken bir özellik diye düşünüyorum. Az da olsa eski kelimeleri kullanıp kelime dağarcığımızı genişletmeleri gerek.


Nermin Yıldırım'ı tanıtmak için elimden geleni yapacağım bugünden sonra. Okuyun, okutun. Herkese keyifli okumalar...
332 syf.
·Beğendi·9/10
Güzel kitapları yorumlarken zamanı ertelediğimi bilirsiniz,hızlı yorumlarsam hakkını veremeyeceğimi düşünürüm çünkü.#misafir de,benim için yorumu güç yazılan muhteşem eserlerden biri.Çağdaş Türk Edebiyatının parlayan yıldızı olarak nitelendirdiğm @nnerminyildirim ın kalemi kusursuz.Yazar,Türkçemize o kadar hakim ki dilimi bir kez de onunla sevdim.Konusuna değinecek olursam,"EV"olarak adlandırılan bir Akıl Hastanesinden bahsediliyor,bu EV’de kalan hastalara MİSAFİR,doktorlarına BABA, hemşirelerine ise ABLA deniyor.Bu garip ama katı düzenin içerisinde sıkışmış misafir Esin ne sebeple orada bulunduğunu bir türlü hatırlamaz.Aslında evde deliler mi delidir,yoksa dışarıdaki hayat normal kalabilmek için fazla mı zordur?Bilemedim.Bildiğim birşey var ki kimse mükemmel değildir,olmak için de bir kalıba girmemelidir.Aklımız ve ruhumuz da(böbrek,kalp gibi)hastalanabilir 🆘verdiğinde,ruhumuzunda hastalanabileceğini düşünüp, etrafınızla daha sağlıklı iletişim kurabilmeniz için hastalığınzı kabul etmelisiniz.Sevdiklerinize ceza mı yoksa ödül mü olmak istersiniz?Önce bunu sorun kendinize,sonra ilacınızı arayın.Birgün refakatçi olarak girdiğim,bu tarz bir hastanede,aklını ve becerilerini zorlayanların,kaygılarıyla boğulanların orda old.gördüğümden beridir"Silkelen Emine"dedim kendime.Hayatının Dönüm Noktası işte burası.Çok düşünme,zorlama yüklenme beynine,herkesi,herşeyi.Yaşam zaten bir yük ve 'Hayat' zaten kısa,sakın sorgulayarak alma yükü hepten omzuna.Acısıyla,tatlısıyla,mantığıyla,mantıksızlığıyla,darlığıyla,bolluğuyla,açlığıyla, tokluğuyla,kederiyle,hazzıyla doyasıya yaşa.Yaşamın kaygılarının alt ettiği biri değil,üstesinden gelen biri edasıyla yol al,yürü.Gerisini,Allaha havale et.MİSAFİR, çokca incinmiş,bolca incitmiş bir dünyada,kırılmış hayallerin,ertelenmiş sevgilerin hakkaniyetiyle yaşanamamış ömürlerin ortasında,kendine sığınacak mekan arayanların romanı.Sancılı bir ümit edişin hikayesi.Size tatlı bir sille atacak,dersler çıkartacak,bakışaçınızı sorgulatacak bu eseri,yarı akılla,yarım akılla mutlaka okumalısınız! ️
332 syf.
·Puan vermedi
Gercekle bagi zedelenmislerin yasamini
Bir solukta okumak
Kitabi okurken Ilhan Irem nağmeleriyle
Yarinlaaaar,yarinlaaar,bizim demistim nagmelerini dinlemek
Yasi kucuk ama yazdigi romanlar buyuk Nermin Yildirim'in Misafirinde kaybolmak
Diriler yanlis biliyor,sadece ölüler çürümez.Hatta yasarken ölmeyi seçenlere kiyasla,ölüler çürümeyi bile bılmez.
Yolunuz bu kitapta bir akil hastahanesine düşecek.Akil hastanesine Ev,hemsirelerin abla,hastalarin misafir,bas hekimin baba,diye adlandirildigi tuhaf bir akil hastanesi burasi.Bu akil hastanesinde biri Ev sahibi digeri misafir Esin ve Rikkat Abla'nin hüzünlü hikayelerine eslik edeceksiniz roman boyunca daha kimler kimler Canan'lar,Muzeyyen'ler,Doktor Kerimler....Aslinda gidenler ve kalanlari goreceksiniz.Kalanlarin payina dönmeyecekleri beklemek düsmus roman boyunca
Zamanin muhakkak gecen bir sey olduguna yemin edecekler ve aslinda asla gecmedigine...Dusmemek icin alemden sakinarak yarim yamalak yasayan yasadigi her gün kendine ve hayatina dargin olan misafirler evsahipleri
Atesi ararsan yanarsin,buzu ararsan donarsin.Neyi ararsan onu bulursun diyor romanda Milli Savunma Bakanligiyla is birligi yapan bu hastanede 101 ve 103 nolu koguslarda yasananlar kaybolan universite ogretim gorevlileri universite ogrencileri.Kimler M3.M3 hakkinda hastanede ipe sapa gelmez seyler
Bir evin her parcasi,gölgesinden büyük sirlar saklar
O zaman sizlerde bu sirri Nermin Yildirim ile cözmek icin acele edin derim
Kadınlar ve erkekler, birbirlerine müze duvarlarında sergilenen tablolar gibi iç geçirerek uzaktan baktıklarında, kadın ve erkekten ibaret sayılmaya mahkum kalıyorlar. Ancak konuşup anlaşmaya çalıştıklarında, o bakış derinleşip ilk algılananın arkasında gizli katmanlara ulaşabiliyor.
Nermin Yıldırım
Sayfa 153 - Hep Kitap

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Misafir
Baskı tarihi:
Eylül 2018
Sayfa sayısı:
332
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786051922454
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Hep Kitap
Nermin Yıldırım okura bu kez garip bir Ev'in; hemşirelerin “abla”, hastaların “misafir”, başhekimin “baba” diye adlandırıldığı, her geçen gün daha katı kurallarla yönetilen tuhaf ama bir yandan da çok tanıdık bir akıl hastanesinin kapılarını aralıyor. Biri Ev sahibi, diğeri misafir, biri genç, diğeri yaşlı, biri geçmişe, diğeri geleceğe bakan Esin ve Rikkat'ten hareketle, içeridekilerin ve dışarıdakilerin, tek tek çıldırmaktan vazgeçip topluca delirenlerin buruk, muzip ve her şeye rağmen ümit dolu hikayesini anlatıyor.

Yıldırım, Misafir'de yetkin ve zengin diliyle, yakın geleceğe dair ürkütücü, tuhaf ama bir o kadar da tanıdık bir dünya yaratıyor. Baskıcı bir düzende, bir akıl hastanesinde kurduğu bu dünya, dış dünyanın hem bir parçası hem de ta kendisi gibi görünüyor.

Misafir, normalini yitirmiş, çokça incinmiş, bolca incitmiş bir dünyada, kırılmış hayallerin, ertelenmiş sevgilerin, hakkıyla yaşanamamış ömürlerin ortasında, kendine sığınacak yer arayanların romanı. Yıldırım, sızının ve şifanın hikâyesini, o derin anlatımıyla, incelikle, şefkatle dokuyor.

Kitabı okuyanlar 392 okur

  • döndü içöz
  • Ahmet Furkan Fidanboy
  • Demet Simsek
  • Hasan Tunç
  • İrm
  • AlevEUn
  • Tuba
  • Özge Uysal
  • Nurdan yaşar
  • Bilge Uludoğan

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%24 (36)
9
%22.7 (34)
8
%25.3 (38)
7
%18 (27)
6
%4.7 (7)
5
%3.3 (5)
4
%0.7 (1)
3
%0
2
%0.7 (1)
1
%0.7 (1)