Sabahattin Ali'nin Yeni Dünya adlı hikâye kitabı 13 farklı hikâyeden oluşmaktadır. Bu eseri 1940’lı yıllarda kaleme almıştır. Benim en çok hoşuma giden şeylerden biri karakterlerin gerçekçiliği ve derinliği oldu. Yeni Dünya’nın yalnızlığı, insanların vefasızlığı, çamaşırcı kadının ve küçük Hasan’ın hayat mücadelesi insanın ruhuna işliyor. Yazarın bu güçlü anlatımı varken kendinizi onların yerine koymamak elde değil. Hikâyelerin girişlerinde ve kimi zaman sonlarında yol teması görüyoruz. Bir Mesleğin Başlangıcı ve Uyku hikâyesinde karakterler Sivas’a doğru yol almaktadır. Ayran ve Yeni Dünyada ise karakterleri yolda, ölümün eşiğinde ya da ölmüş biçimde betimlemiştir. Yol temasıyla ilgili olarak genelde şartların zor olduğu, yolların bozuk, engebeli ve at vb. hayvanlarla ulaşım sağlandığı görülüyor. Burada aslında yazar yine dönemin şartlarını anlatmış. Hatta ilk hikâyesinde bu yol sorununa değinmiştir. Asfalt Yol hikâyesinde bir köy öğretmeninin gözünden alt ve üst sınıf arasındaki ilişki, yapılan haksızlıklar, paranın nasıl gözü boyadığı, insanların nasıl işine geliyorsa öyle yargılara varmalarını anlatmış. Isıtmak İçin hikâyesinde söylediği “Dünyada kendisi için hiçbir şeyi olmayan bir insanın bile başkalarına yardım edecek bir şeyi vardır... Hiç olmazsa bir tek sözü...” cümlesi insanlık için hâlâ umudu barındırır niteliktedir. Sulfatada ise doktorun kendi mesleğini yapmaktaki acizliği ile karı kocanın aşkı güzel harmanlanmış. Ancak çabaların bir türlü sonuç alamaması üzücü. Hasanboğulduda ise Emine’nin Hasan’ın boğulma hikâyesini anlatırkenki duyguları o kadar gerçekçi ve derindi ki başta Hasan’ın sevdiği dağlı kızın Emine olduğunu düşündüm, belki de öyledir... Ayrıca koşmalar hikâyeyi özetler nitelikte ve karakterle kurulan empatiyi daha da artırdığı için daha çok hoşuma gitti: “Sarp dağlara getirdiğim / Kavuşmadan yitirdiğim / Ak kefensiz yatırdığım / Hasan’ım ardından geldim.” Ben Yeni Dünyada kadının yalnızlığını çok baskın bir şekilde görüyorum. Kadın kimi yerde yaşından, kimi yerde hastalığından hor görülerek umursanmamış, hatta öldüğünde bile kilime sarılarak yolda götürülmüş. Her ne kadar etkileyici olsa da Isıtmak İçin bu hikâyeyi gölgede bırakmış bence. Ayranda ise küçücük bir çocuğun olgunlaşmak zorunda kalıp bir baba gibi evin direği rolünü üstlenmesi, gerektiğinde aç kalması, çalışması, emek vermesi, sattığını parasını vermeyen insanlarla karşılaşması, eve eli boş dönmemek için karın soğuğunda beklemesiyle akıllara kazınan bu küçük çocuk kesinlikle okunmaya değer bir hikâye. Ancak hikâyenin sonunun belirsiz bitişi beni tatmin etmedi. Bir Konferans kısa ama sizi gülümsetip içinizi ısıtan bir hikâye. Eserde özellikle doğa ve mekân betimlemelerine hikâyelerin her köşesinde rastlıyoruz. Yazar yine sade ve açık bir dil sunmuş bize. Anadolu insanının yoksulluğu, çaresizliği, vurdumduymazlığı, alışkanlıkları, önyargıları, rekabeti, aşk ve ölüm temalarıyla okuyucuya aktarmış. Eser değindiği konular ve anlatım biçimiyle okunmaya değer bir kitap.