Sabahattin Ali’nin Kuyucaklı Yusuf romanı, 1937 yılında yazdığı ilk romanıdır. Yazar, 1931 yılında cezaevinde tanıştığı Yusuf isimli bir mahkûmun hayatından esinlenerek bu eseri kaleme almıştır. Ömrü yetseydi kitabın aslında üç cilt olması planlanıyordu. Romanın sonunun sanki devam edecekmiş gibi bitmesinin sebebi de budur.
Kitap, Yusuf’un anne ve babasının öldürülmesiyle başlar. Bu giriş, okuyucunun dikkatini daha ilk sayfalardan çeker. Yusuf’un anne ve babasının ölümü karşısındaki psikolojisi ise şu sözlerle anlatılır:
“Bir felakete sükûnet ve itidalle tahammül edenlerin manzarası, o felaket için ağlayıp çırpınanların manzarasından çok daha korkunç ve ezicidir.”
Yusuf, küçük yaşta olgunlaşmış; hatta kaymakamın evine taşındıktan sonra adeta bir baba rolüne bürünmüştür. Kuyucak’tan Edremit’e taşındıktan sonra kendini oraya ait hissetmeyen Yusuf, serbest ve istediği gibi büyür. Kaymakamın küçük kızı Muazzez ile kaderleri kesişir ve ikisinin de karakter gelişimi bu noktadan sonra başlar.
Olay akışı akıcı ve hızlı ilerler. Ana karakterler kadar yan karakterler de roman için büyük önem taşır; her birinin olay örgüsündeki rolü belirgindir. Yusuf ise bir türlü kendi kimliğini bulamaz, duygularını rahatça dışa vuramaz. Toplum içinde kendini var edemez ve hayattaki amacını anlamaya çalışır. Aslında kitap boyunca, sınanan bir gencin yaşadığı olaylara verdiği tepkilerle benliğini adım adım inşa edişini görürüz.
Romanın geneline bakıldığında yazar; güçlü kesim tarafından suçların örtbas edilmesini, zayıfın sesini çıkaramamasını, cinayetlerin ve tecavüz olaylarının gizlenişini yalın, sade ama ustalıkla ifade etmiştir. Bir çocuğun hayatı ve yaşadığı dönemin gerçekliği, Sabahattin Ali’nin edebi kişiliğiyle birleştiğinde okuyucu, birinin hayatını film şeridi gibi izliyormuş hissine