Solstad ve Akıl Almaz Olan
10/10
·136 syf.··
2026 7. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 04 Şubat 2026 10:43
Yeni yazarların keşfiyle (Nazlı Eray ve Georgi Gospodinov) biten ocak ayından sonra, şubat ayında güvenli alana geri dönüş: Aynı ilk kitabı Dag Solstad’dan. Solstad, 2018’de Türk okurlarının gönlünde “Mahcubiyet ve Haysiyet” ile geri dönüşsüz varlığını sürdürüyor. Bende de öyle. Dilimize çevrilen tüm eserlerini keyifle okudum. Kendisini 2025 Mart’ında kaybettik. Neyse ki bu çılgın Norveçliyi, ilk eserlerinden son eserlerine kadar okumamı sağlayan çevirileri bir yandan Banu Gürsaler, bir yandan Deniz Canefe sürdürüyor. Dilimizde hayat bulan son romanı 1984 tarihini taşıyor: “Akıl Almaz Olanı Anlatma Girişimi” Peki, romanlarına uzun isimler verme alışkanlığını ilk günlerinden beri sürdüren Solstad’yı bana bu kadar sevdiren ne? Üslubu mu? Olay aktarımından ziyade bilinç taşıyıcısı cümleler; soran, sorgulayan, geri dönen, vazgeçen, bir daha deneyen ve okumaktan keyif aldığım uzun Solstad cümleleri. Karakterleri mi? Dışarıdan bakıldığında toplumla uyumlu ama iç dünyalarında hayatla bağları gevşemiş kişiler. Küçük zihinsel kırılmalar yaşayan, uzun uzun günlerce düşünen, hayatın yerini düşünmeyle değiştiren insanlar. Uyumsuzluğundan memnun olmayan ama bir uyum da yakalayamayan, toplum içindeki sönük erkek ve kadınlar. En sonunda her şeye -kendilerinden başlayarak- yabancılaşan ve bu yabancılaşmanın içinde bazen ilginç yaşam tercihleri yapan anti-kahramanlar: - Sinir bozucu olmasına rağmen hikâyesine böyle bağlandığımız Bjorn Hansen’i unutmadık! Buna net bir cevap veremiyorum. Fakat şunu biliyorum ki yeni bir Solstad kitabına başladığımda birazdan “ikinci hayat”ım başlayacak, ben ve tüm renksizliğiyle sıkıcı hayat dakikalarım paranteze alınacak, önümde yepyeni bir hikâye akmaya başlayacak. Birazdan soluk soluğa okunacak büyük olaylar anlatılmayacağını da biliyorum. Ama roman düzlemi üstünde en küçük detaylara kadar düşünme eylemini, Solstad’nın garip roman kişileriyle birlikte yapacağım. “Akıl Almaz Olanı Anlatma Girişimi”nde de beklediğim gibi oldu. “Mahcubiyet ve Haysiyet” ya da Bjorn Hansen üçlemesi kadar kuvvetli bir kitap olarak değerlendiremesem de -nihayetinde daha erken bir yazar veriminden bahsediyoruz- beni kendisine çekmeyi, üzerine sayfalarca not almamı sağlamayı başardı. Bu kez roman kişimiz bir öğretmen ya da akademisyen değil: Bir mimar ve aynı zamanda planlama müdürü olan Arne Gunnar Larsen -kısaca AG. Oslo’nun merkezî bir mahallesi olan St. Hanshaugen’deki evinde karısı, on yaşındaki oğlu Morten ve sekiz yaşındaki kızı Kari’den oluşan ailesiyle yaşarken kendini oraya bir yabancı, oraya ait olmayan bir kişi gibi hissettiğinden boşanma kararı alır ve boşanır. Evini yine Oslo’da bulunan Romsas’a taşıdığında içten içe “kendi başarısından başka bir şey düşünmeyen” karısından ve anneleri tarafından eğitimleri düzenlenmiş, ince zevklerle donatılmış “iki bürokrat çocuğundan” kurtulmuş olmanın sevincini yaşar. Romsas tercihi tesadüfi değildir. Zira AG, “insanlığa yaraşır bir yer” olacağını hayal ettiği bu uydu kenti bir zamanlar meslektaşlarıyla birlikte tasarlamıştır. Fakat oraya gittikten bir süre sonra insanların kendi dairlerinde yapayalnız olduklarını, birbirleriyle iletişim kurmadıklarını, kolektif bir yaşamdan ısrarla kaçıp “kasvetli bir gündelik gerçeklik”e teslim olduklarını tespit eder. Evde biten kahvesinden ötürü karşı dairenin kapısını çalıp kahve bile isteyemez: -bu sert gerçeklik duvarı yüzüne bir tokat gibi çarpar: “Larsen’ın, arkadaşlar bu denli özlem duyarken bir litre süt ödünç almak için koridordaki karşı dairenin kapısını çalmaya cesaret edememesi bir muamma gibi görünebilir. Ancak Romsas sakinleri açısından bu durum hiç de anlaşılmaz olmayıp son derece doğaldı. Fakat AG bunu bir aşağılanma olarak görmüştü. Haysiyeti tehdit altındaydı. Kendisini bir karikatüre dönüştürmüş olan özlemlerinden utanıyordu. Yo hayır, ah keşke karikatüre dönüştürmüş olsaydı. Hayır, bir Zavallı’ya dönüştürmüşlerdi onu. (…) topla kendini AG! Evde hiç süt yokken koridora çıkıp karşı dairenin kapısını çalmayı ve ödünç süt istemeyi beceremiyorsa o artık bitmiş, kaybetmişti. Kaybeden. Sıyır bundan kendini! Ne var ki bu imkansızdı. Kendine toparlanması gerektiğini söyledikçe kendi nezdinde ifşa oluyordu, işte ödünç 1 litre süt bile isteyemiyordu, çünkü mesele süt değildi, süt değildi, süt değildi.” Bu satırlarda modern yaşamın yalnızlığını, içe kapanışını ve bireyin kendini sorgulamasını rahatlıkla görüyorum. Aynı zamanda Solstad’ın anlatmaktan hiç vazgeçmediği sessiz, sönük, dışarıda sağlam ve başarılı bir hayatı olsa da içinde uyumsuz bir hayat sürdüren kişilerini de tespit etmek mümkün. Bir gün nihayet, otoparkta “gümüş Saab” arabasına binerken karşı komşusu Bjorn Johnsen onunla tanışır. Arabasına “kral arabaymış” yorumu yapar ve ona yarı fiyatına bir müzik seti bulabileceğini söyler. AG, aptal bir adam değildir: Son model bir müzik setinin yarı fiyatına ancak o müzik seti çalıntıysa bulunabileceğini bilir. Fakat öylesine yalnızdır ki bu hırsızlık işine ortak olmanın kariyerini etkileyebileceğini bilmesine rağmen Johnsen’in teklifini kabul eder. Aldığı riskten memnundur. Çünkü o günden sonra haftada iki üç akşam, Johnsen ve karısı Yvla ile altı yaşındaki oğulları Erik’ten oluşan bu aileye misafir gidecektir. Johnsen, eski bir buz hokeyi oyuncusudur. Henüz 29 yaşındadır. En büyük keyfi, her akşam kiraladığı video kasetleri izlemektir. Buna tutku derecesinde bağlıdır. Öyle ki AG, onlara misafir gittiği her akşam birlikte yaptıkları tek eylem budur. Kumanda Johnsen’in elindedir. Görüntüler bir ileri bir geri sarılır. Tekrar ve tekrar filmler izlenir. O esnada eşi Yvla dolan küllükleri boşaltır, cips ve kahve servisi yapar. Oğlan ise sürekli karşı kanepede uykuya dalar. Evin tek söz sahibi kişisi Johnsen’dir. Bunu Yvla’ya hakimane üslubundan anlarız. Yvla sessiz ve oldukça güzel bir kadındır. Evin i̇çinde sürekli sanki dışarıya çıkacakmış gibi makyaj yapmış ve güzel giyinmiş bir kadın imajıyla oturur. Yvla, AG ile neredeyse hiç iletişim kurmaz. Konuşurken yüzüne bakmamaya dikkat eder. Fakat bir süre sonra, kendisine yönelik hiçbir söz, ima ya da bakışı olmayan Yvla’ya AG kendini kaptırır. Bu nasıl mümkün olmuştur? AG bunu düşünür: “Etkisi mevcudiyetinden geliyordu. (…) Arne Gunnar Larsen’a karşı Kadınlığını hiçbir şekilde ön plana çıkarmamıştı, tam tersine sıradan bir ev hanımı kimliği sergiliyordu. Yine de kaçınılmaz bir şekilde AG’yi etkilemekteydi. Sadece mevcudiyetiyle bile. Süslü kız. Günlük yaşamda bile makyajlı, frapan giysili.” Bu çekimin etkisinde kalan AG, şimdi artık daha da zor bir durumdadır. En yalnız anında kendisine arkadaşlık yapan Bjorn Johnsen’in karısı hakkında bu düşünceleri, onun içinden çıkılamayacak bir duruma sokar. Yvla’ya bakamıyordur bile. Johnsen’in bu durumu anlamasından ciddi şekilde endişe ediyordur. Fakat içindeki arzuyu da bastıramıyordur. Hatta bir gün, yine onlarda yapılan bir buluşmada, evin geçimini sağlayamayan Norveçli bir erkeğin hükümetten sosyal yardım almak konusunda AG’nin yaptığı bir konuşmaya Yvla oldukça sığ bir cevap verir. Ylva, bu cevabında, “AG’nin değil kendi aklının erdiği şeylerden söz etmeye başlamıştı”r. Böylesine güzel bir kadının, konuşulanların bambaşka bir konudan söz etmesi karşısında AG şoke olmuştur: “Aman Tanrım, diye düşündü. Bu kız ne salak! Her şeye ilaveten bir de salak yani!” (…) Kesin olan tek şey Ylva’nın yürek parçalayan budalalığıydı. Bir de kendi içindeki acı veren o imkansız arzu. Ylva’nın küstahça aptallığı. Dar görüşlülüğü. Genç kadın öylesine aptaldı ki bunun farkında bile değildi. Bu en kötüsüydü. Tanık olmak insanın içini sızlatıyordu. (…) Öyleyse kesin olan tek bir şey vardı: bu böyle devam edemezdi.” Ama edecektir. Ertesi akşam, Johnsen, yarı fiyatına sattığı müzik setinden sonra AG’ye şimdi de bir video kamera satmak istemektedir. AG, bu durumun açığa çıkmasından sonra kariyerinin ne olacağını tekrar düşünür. Fakat bunu da kabul eder. Öte yandan bu işin arkasında kimin olduğunu düşününce aklına tek bir isim gelir: Ylva. “Peki Bjorn, AG’ye bunu neden yapıyordu? Bunun arkasında Ylva mı vardı? Evet, elbette bunun arkasında Ylva vardı, her şey Ylva yüzündendi. AG bunu biliyordu, evet biliyordu. Ama bu noktaya kendisi mi gelmişti? AG kolayca istifade edilebilecek biri, bir Japon balığı mıydı? AG, Bjorn’ün Japon balığı mıydı? Yoksa karı koca birlik mi olmuşlardı? AG onların japon balığı mıydı? Baş başayken ona Japon balığı mı diyorlardı?” Alt tonda akıp giden hafif mizah duygusu ve en ufak olayları bile böylesine sorgulayıp çıkmaza sürüklenen AG, her şeye rağmen kendini akışına bırakır. Artık içimdeki en büyük tutku Ylva ile görüşmektir. Nihayet işten erken döndüğü bir gün bunu başarır da. Ylva ile yaptığı bu ilk yalnız görüşmede, kadının evliliğinde ne kadar mutsuz olduğunu, kendisini adeta sürekli hizmet eden bir köle olarak gördüğünü keşfeder. AG, ona duygularını açık eder. Buna mukabil 24 yaşındaki Ylva, karşısında oturan 42 yaşındaki boşanmış bu adama ümit verici hiçbir şey söylemez. AG, ona mektup yazacağını ve kendisine de Ylva’nın cevabî bir mektup yazmasını söyler. AG, o günkü umutsuz konuşmadan sonra bir cevap geleceğini ummamaktadır. Ancak Ylva cevap verir. Mektuplarında özlemini çektiği hayata kavuşmasına az bir süre kaldığını, “o”nun çok yakında gelip kendisini buralardan götüreceğini ifade eder. AG umutsuzdur: “Ah, keşke bir umut olsaydı! O zaman dünyaya açık açık söyle derdim: Yüzyılımızda yaşayan herhangi bir Norveçliden daha mutluyum!” Nihayet kadın, kocasından boşanmaya karar verir. Hiçbir geliri olmayan, altı yaşında bir çocuk sahibi, sosyal bir çevresi dahi bulunmayan bu kadın; bu cesareti nereden almıştır? AG düşünür ve cevabı bulur: Güzelliğinden! “Güzelliği onu eyleme teşvik ediyordu. O güzel dış görünüşü onu yalnız bir isyancı yapmıştı. Belki de koridorun karşısındaki dairede yaşayan o garip komşusuyla yaptığı gizli yazışmalar kuvvetini artırmış, imkânsız aşmak üzere bu cesur girişimi gerçekleştirme gücünü vermişti ona. (…) kendisini özgürleştirecek büyük bir icraati gerçekleştirmek üzere tüm gücüyle bir hamle yaptı. Özlemlerine yatırım yaptı ve bunu yaparken de hayal gücünü serbest bıraktı. Hayatında başka bir adam bulunduğunu, bir kurtarıcısı ve sevgilisi olduğunu gururla ilan etti.” Roman bu noktadan sonra Solstad’a özgü bir şekilde sessiz bir iç gerilimden sert bir kırılmaya doğru ilerler. Ylva’nın hayatında AG’nin varlığı belirginleşirken, Bjorn bu yeni sevgilinin kim olduğunu öğrenmeye çalışır; önce yalvarır, sonra tehdit eder — ve sonunda cinayet işler. Karısını öldürmüştür! Ardından AG, bu korkunç durumdan ve kendisini yakmadan çıkarmanın planlarını yapacak, tipik bir Norveçli serinkanlılığı ile Ylva’yı götürüp gömeceklerdir. Ylva’nın ortadan kayboluşu başına yansıyacak, polis tarafından şüpheli bulunan Bjorn, basınına verdiği ve “EVİNE DÖN YLVA!” manşetleriyle çıkan sayesinde kendini aklar görünecek, fakat karların erimesi ile, cesedi gömdükleri yerde, Ylva’nın bedeni ortaya çıkacak, aynı akşam Bjorn polise gidip itirafçı olacaktır. Şaşırtıcı olansa, AG’den hiç şüphelenmemesi ve polise onun adını vermemiş olmasıdır. “Akıl Almaz Olanı Anlatma Girişimi”, benim için Solstad’ın moderniteyle derdini en çıplak biçimde kurduğu romanlardan biri. Bunu yaparken kimi yerlerde kara mizaha, ironiye yaslanan dili; romanı okunur kılan en başat unsurlardan biri. Dilimize çevrilen ilk romanından beri onun sıkı bir takipçisiyim. Temennim, yazdığı tüm eserlerinin zamanla dilimize kazandırılmasıdır. Dag Solstad Akıl Almaz Olanı Anlatma Girişimi
Edebiyat
Akıl Almaz Olanı Anlatma GirişimiDag Solstad · Yapı Kredi Yayınları · 2025106 okunma
·
157 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.