Gönderi

Ormana Kaçış: Doppler
9/10
·124 syf.··
2026 8. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 06 Şubat 2026 11:21
Kuzeyde iz sürmeye devam ediyorum. Dag Solstad’dan Erlend Loe’ya geçiş. Erlend Loe, birkaç sene önce okumayı denediğim bir yazar. Bir zamanlar ellerden düşmeyen ve okuyan herkeste iz bırakan “Doppler”ı okumaya çalışmış, sanırım kötü bir zamanlama yüzünden yarıda bırakmıştım. Son dönemde kuzey -özellikle Norveç- edebiyatına artan ilgime güvenerek kitaba bir şans daha verdim. Bu kez oldu. “Doppler”, babasını kaybettikten sonra neredeyse hiç üzüntü duymayan, bu olayın ardından bisikletle ormanda giderken bir ağaca çarpıp çok kötü düşen ve düştüğü yerden saatlerce kalkamayan Doppler isimli bir Norveç erkeğinin hikâyesi. O düşüş, Doppler için bir aydınlanma aslında. Sosyal hayatında oldukça başarılı, aile ilişkileri kusursuz olan -ya da öyle sanılan- Doppler, bir ışık çakımında doğru olduğu, öyle olması gerektiği tüm dünya vatandaşlarına sunulan değerlere isyan eder ve radikal bir karar alıp ormanda yaşamaya başlar. Başlarda ormandaki meyvelerle idare eden Doppler, kış yaklaşıp şartlar ağırlaşınca bir geyiği hunharca avlar. Fakat avladığı geyiğin yavrusu -buna Bongo adını takacaktır- Doppler’ın yanından ayrılmaz. Başlangıçta geyiği yanından uzaklaştırmaya çalışsa da -vicdan azabını bastırma gayreti- sonradan onun varlığını kabullenir. Birlikte çadırın içinde yaşamaya başlarlar. Birbirlerine sarılıp uyurlar. Doppler onu bir yastık gibi de kullanır: “Bongo, sen pek zeki sayılmazsın, değil mi? Ama gerçek bir dostsun hem de şahane bir yastık.” Roman ilerledikçe bu sevimli dostluk da ilerler. Güvenli adımlarla. Doppler, onunla Norveç milli takımının durumunu bile konuşur, birlikte hayvan tombalası oynarlar. Doppler’in “kurulu düzen”e isyan edip ormanda bir yaşam kurması, elbette başta karısı ve çocukları tarafından iyi karşılanmaz. Ancak zamanla onlar da bu duruma alışırlar. Hatta üçüncü bir çocuğu olduğunda hastaneye doğumun olduğu gün gider, yeni doğan oğlunu görüp tekrar ormandaki yaşamına geri döner. Yaşamına anlam katmak için “hiçbir şey yapmadan ölüp giden” babası için bir “totem direği” dikmeyi planlar. Babasına sunacağı bir armağan olacaktır bu. Kapitalizmden ne kadar kopabiliriz? Hayatını sıfırlayan Doppler bile bunu tam anlamıyla başaramaz. En büyük zevki yağsız süt içmektir. Norveç’in büyük süpermarket zinciri ICA’nın müdürüyle her gün birkaç litre süt karşılığında geyik eti anlaşması yapar. Takas anlaşması, Doppler’a göre dünyanın mutlaka geleceği bir noktadır. Evine çikolata çalmaya gittiği ve sonradan dost olduğu Düsseldorf, kendi evine hırsızlık yapmaya girip yakaladığı ve onunla da dostluğu ilerlettiği Roger ile onu ormandan kovmaya gelen ancak sonra kendisi de bir orman sakini olan “sağcının teki”nin romana dahil oluşuyla öykü çeşitlenir. An itibarıyla serinin bir diğer kitabı “Bildiğimiz Dünyanın Sonu”nu da okuduğum için Loe hakkında birtakım kanaatlere sahibim. Bu iki kitaptan hareketle daha en baştan yazarı hiç okumamışlara şunları söyleyebilirim: Bir kere yazarın en belirgin yönü mizahı. Oldukça mizahi bir tarzı var. Bu mizah, içinde, özellikle kapital sistemi eleştirmeye dönük ironiler de barındırıyor. Doppler ile eşi küvet takımını değiştirirken ABD ile Irak savaşı arka planda sürüyor. ABD, Irak’a saldırırken küvet takımlarını değiştirdiklerini söylemekten geri kalmıyor. İkinci olarak tam bir kişisel gelişim karşıtı yaklaşımı var Loe’nun. “Başarılarla yavaş yavaş yaşamımı yitirdim.” cümlesi, onun bakış açısını da ortaya koyuyor. Para kazanmak ve kapitalizme uygun konforlu yaşamlar sürmek, başarının karşısında yazansa orada Loe’yu (aslında Doppler’ı) bulamıyoruz. O, daha basit bir yaşamı tercih ediyor. Basit. Doğal. Ve ilkel. Ormanda yani. Varoluşsal bir bocalama, “Doppler”a damga vuran bir başka motif. Hem babasının hem kendisinin hayatını romanda sürekli sorguluyor. Bu dünyaya ne yapmaya gelmiş olabilecekleri, kafasının içinden sürekli geçen şey. Bunu yaparken de doğal olarak kendine ve içinde bulunduğu Norveç toplumuna yabancılaşıyor. Hatta insanları sevmediğini açık açık söylüyor da. O yüzden ormanda. Bilinçli olarak sade, düz bir anlatımı tercih ediyor, Loe. Okuru zorlayacak bir anlatımdan bile isteye kaçış var. Bunu hafif kısık ateşte tuttuğu ancak yer yer dozunu artırdığı mizahi üslubuyla su gibi akıtıyor. Bu kitabı birkaç yıl önce bu üsluba rağmen mi bıraktım, sorusunu romanı okurken sık sık kendime sordum. “Doppler”a geri dönüp toparlayayım: Bisikletten düşüşle gelen bir aydınlanma, romanın başlangıç motivasyonu. “İnsan sevmiyorum.” manifestosu ise ormana direkt giden yol. Ormanda Bongo’yla -yavru geyik- kurduğu dostluk, romanın en saf kısımları. Karşılıksız, çıkar ilişkisiz, harika bir dostluk. Üstelik gerektiğinde sıcak bir yastık. Yağsız süt takıntısı, kapitalizmden asla tam olarak kopamayacağımıza dair bir alt metin. Babasını ve kendisini, kendisini ve oğlu Gregus’u hep birlikte düşünmesi hep varoluş sorgulaması hem de “babalar ve oğullar” imgesine uzaktan bir selam. En nihayetinde absürtlüğün sınırlarını zorlayan zevkli bir mizah. Seriye devam ediyorum. Doppler Erlend Loe
1000Kitap
DopplerErlend Loe · Yapı Kredi Yayınları · 202412,6bin okunma
·
30 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.