Erlend Loe

Erlend Loe

Yazar
7.7/10
820 Kişi
·
2.048
Okunma
·
78
Beğeni
·
2677
Gösterim
Adı:
Erlend Loe
Unvan:
Norveçli Yazar
Doğum:
Trondheim, Norveç, 24 Mayıs 1969
Erlend Loe, 24 Mayıs 1969 Trondheim doğumlu Norveçli yazar. Yazarlığa başlamadan evvel önce bir psikiyatri kliniğinde, daha sonraları ise Adresseavisen isimli gazetede muhabir olarak çalıştı. Loe, şu günlerde Oslo'da yaşıyor. Yazar, 1998 yılından beri senaryo yazarları için kurulmuş bir topluluk olan "Screenwriters Oslo"'nun üyesidir.

1993'te ilk romanı Tatt av Kvinnen'i yayınlanan Loe, bu kitaptan bir sene sonra ise Kurt isimli bir forklift şoförü hakkında Fisken isimli bir çocuk kitabı yazdı. Loe'nin çoğu zaman naif olarak adlandırılabilecek, ayırt edilebilen bir tarzı vardır. Eserlerinde bol bol ironi, abartı ve mizah kullanan yazarın çocuk kitapları Kim Hiorthøy tarafından resimlenir.

En popüler kitabı olan Naiv.Super 15 dilde yayınlandı.
Benim için televizyon izlemek, insanları neden sevmediğim konusunda bir kaynak kitap okumak gibi. Televizyon içimizdeki bütün iğrençliklerin özü.
Erlend Loe
Sayfa 52 - Yapı Kredi Yayınları
“Babalar ölmemeli.”
“Haklısın.”
“Anneler de ölmemeli.”
“Katılıyorum.”
“İnsan ölünce birazcık rüya görüyor mu?”
“Maalesef... Rüya görmek yok. İnsan yok olup gidiyor.”
“Acıyor mu?”
“Hayır. Hiçbir şey hissetmiyorsun. Bütün hayvanlar ve bitkiler yaşlandıklarında ölür. Tehlikeli bir şey değil.”
“Annem ve sen de mi öleceksiniz?”
“Evet, biz de öleceğiz.”
“Siz öldükten sonra ben yaşamaya devam mı edeceğim?”
“Evet.”
“Umarım ben de sizinle birlikte ölürüm.”
“Böyle hissetmen güzel ama büyüdüğünde başka türlü düşüneceksin. Bu meseleyi sonra tekrar konuşuruz.”
İyi günde, kötü günde, demiştik evlendiğimizde. Sorun, aynı günün, biri için iyi, diğeri içinse kötü olabilmesinde elbette.
Karlı havayı gerçekten çok seviyorum. Hiçbir şey o kadar keyiflendirmiyor beni. Pencere kenarında saatlerce oturup yağışını seyredebilirim. Kar yağarkenki sessizlik. Bu, bir şeyler için kullanılabilir. En güzeli, karı bir ışığın önünde seyretmek, mesela sokak lambasının önünde. Yada sadece dışarı çıkacaksın, bırak üstüne yağsın.
Norveç’in binlerce milyar kronu var. Bu para petrolden geliyor. Dünyada petrol fiyatlarını tetikleyen her sorunun ardından, paraları istifliyoruz. İnsanların arasına karıştığımız da yok. “Denizin dibindeki petrolün sahibi kim?” diye sorulabilir, insan öyle düşünecek olursa. Ayrıca insan herhangi bir şeyi nasıl olur da alıp satabilir? Çünkü Norveç, gerçek dünyanın önemsiz bir banliyösü.
Yalan söylendiğinde ya da birtakım gerçekler onlardan saklandığında işin içinde bir sakatlık olduğunu hissediyorlar.
İnsan nasıl olur da herhangi bir şeyi satabilir ya da satın alabilir? Hava sıcaklığının ya da ağaçlardaki rüzgârın sesinin sahibi kim?
124 syf.
·3 günde·Beğendi·10/10
"Yalnız doğar, yalnız ölürüz."

Doppler’da kayıp olan birkaç parçanızı bulacaksınız. Belki de tümünü bulabilirsiniz. Benim de kendi parçalarımı bulduğum anlamlı ve ultra komik bu kitabın incelemesi ile sizlerleyim. İnceleme komik olmayabilir ama kitap "gerçekçiliği ile" fazlasıyla komik. :)

ShamRain: https://www.youtube.com/watch?v=wTRaZ0HYwc4

Hayatımızın birçok evresi var. Bebeklikten, yaşlılığa kadar birçok şey yaşayıp geçiriyoruz. Kısacası doğumdan ölüme uzanan inişli çıkışlı, bazen tepe de bazen de en dipte yaşadığımız bir hayat ile dünyada var oluyoruz. Herkesin kendisine göre yükseldiği bir de düştüğü dönem veya dönemler vardır. Bu dönemlerde nasıl kararlar aldığımız, kararların sonucunda ne ile karşılaştığımız hep bir muamma. Yaşadığımız sürece vereceğimiz ufacık bir karar bile tüm yaşantımızı, çevremizdekilerin yaşantısını etkilemeye yeter.

Erlend Loe ‘nun hayatının değiştiği bu dönemde tam da bu bahsettiğim kararı alıyor. Bunu yaparken aldığı en büyük karar “bencillik” oluyor. Ormanda bisikleti ile gezerken bir kütüğe takılıyor, yuvarlanıyor ve bisikletten düşüyor. İşte gökyüzü ve Mrs. Doppler. Bu kitabın ana konusunun temeli işte tam bu noktada atılıyor. Yere düşmüş olan Doppler, gökyüzü ve yeni düşünceleri. Tik-tak, Tik-tak, Tik-tak…

"Mutfak tezgahının üzerine, ormanda gezintiye çıktığımı, orada ne kadar kalacağımı bilmediğimi, beni yemeğe beklememelerini belirten kısa bir not bıraktım.
Bu günlerde altı ay doluyor; o zamandan bu yana karımı birkaç defa görmüşümdür." Sy.25

Ormana gittiğinde harika bir işi, eşi ve biri kız biri erkek iki çocuğunu arkasında bırakıyor. Her ne kadar eşi ay da bir ormana yanına gelse de onları belirli bir süre için, belki de sonsuza kadar bırakacak düşünce ile yaşayacağı yeni hayatına adım atmış bulunuyor.

Kısa bir tanımın ardından Doppler bize ne sunuyor, kitap ve yazar bize ne vaat ediyor, ne veriyor ona bir bakalım.
"İnsan oturduğu dalın en ucuna gitmeye cesaret edebilmeli ve hatta bindiği dalı kesebilmeli." Sy.111

Başarı, daha çok başarı, daha da fazla başarı. Konfor alanı, bir ev, bir eş, çocuklar, iyi bir iş. Hayatımız teminat altında tamamdır. Evet, pembe bir tablo. Peki nereye kadar? Herkes bir konfor arayışı içinde olsa da dünya bu kadar basit bir şekilde işlemiyor. Evren basit düşüncelerle yola devam eden bir yapıya sahip olsa arayışta olan insan sayısı daha az olurdu. Herkes bir arayış içinde. Kahramanımız aradığını buluyor, hayatına yeni bir anlam kazandırıyor: Orman ve kendisi! Belirli bir süreliğine… Hesaba katmadığı küçük misafirleri de olacak çünkü…

Kitap kapağında gördüğümüz geyiğin adı BONGO! Adamım Bongo, sizin de adamınız olacak. Cinsiyetçi bir adamlık değil, lafın gelişi bir adamlık diyelim buna. :) Bir geyik insanın yanında nasıl kalabilir? Normalde ondan ürküp kaçması gerekir hatta ve hatta küçük bir ses bile ormandaki tüm doğal akışı değiştirir ve geyiğin o önsezisi anında oradan yok olmasını sağlar. Ama bizim geyiğimiz Bongo, Doppler a bağlanıyor. Bu bağlanma aşaması hüzün barındırsa da hayatın bir gerçeği diye kabul edeceğimiz bir durum buna sebep oluyor. Spoilersız inceleme geleneğimi sürdürüp bu sürprize kitabı okurken ulaşacaksınız. İkinci ısınma turunu da attıktan sonra ana temalarını paylaşacağım asıl kısma geçelim.

"İnsanlardan hoşlanmıyorum.
Yaptıklarından hoşlanmıyorum. Temsil ettiklerinden hoşlanmıyorum. Söylediklerinden hoşlanmıyorum." Sy.24

Bir insan ormana neden sığınır? Eğer evsiz ve benzeri durumlar söz konusu değil ise ya doğayı seviyordur ya da hayat buna onu mecbur etmiştir ya da her şeyden sıyrılmak, insanlardan uzaklaşmak istiyordur. Doppler bunu kendisi seçiyor. Seçme sebebi hayatın akışında olan biten bütün her şey. Hemen aklımıza Dövüş Kulübünü getirelim. Ne der Tyler Durden? “…sizler işiniz değilsiniz, sizler paranız kadar değilsiniz, bindiğiniz araba değilsiniz, kredi kartlarınızın limiti değilsiniz, sizler iç çamaşırı değilsiniz, sizler herkes gibi çürüyen birer organik maddesiniz…”

Günümüz toplumunda artık insanlar birbirlerinden sıkılıyor. Kabul edelim her şey yapay geliyor. Bir de işin içine sorgulama girince ok yaydan çıkıyor. Genelde plansız atılan bu ok nereye gideceği belli olmayan yolda sağa sola savruluyor. Yanlışlıkla hedefi vurduğu da oluyor. Doppler hem kendi hayatını anlattığı hem de yeni hayatına bizi misafir ettiği, her şeyden arındığı ve huzuru bulduğu yeni yaşamına kucak açıyor.

Orman, Orman ve daha fazla orman. Sessizlik, yağmur, kar, çadır ve BONGO! Evet efendim, küçük dostumuz Bongo! Düşünsenize ormanda kalmaya başlıyorsunuz ve çadırınız da küçük bir geyikle yaşıyorsunuz. Uysal bir kuçu kuçu gibi sizden ayrılmıyor. Şaşırtıcı derece imkansız gelse de bu oluyor. Artık Doppler, orman ve BONGO var. Yemek ihtiyacını ormandan karşılıyor. Erzak bittiğinde ise kendince çözümler üretmiş. Şehre iniyor ve en savunmasız evin bahçesine girerek, bir eve dalıyor, ihtiyacını karşılayacağı şeyleri (Ç)alıp çıkıyor. Şaka gibi gözükse de bunu büyük bir keyifle yapıyor ve savunuyor da. Özellikle tatlı krizi esnasında yaşadığı şey bizim normal hayatta yapamayacağımız bir rahatlık. Toblerone savaşı sizi çok güldürecek diyebilirim. Doppler ‘ın süt içmesi gerekiyor. Ama bu süt yağlı olmayacak, yarım yağlı olacak, çünkü onun için yarım yağlı süt çok önemli, bir nimet. Ormanda yaşadığı için parası yok, o yüzden büyük bir süpermarkete giriyor, daha sonra istediklerini elde etmek için süper marketin müdürü ile anlaşıyor. Taze geyik etine karşılık istediği birkaç şey ve yarım yağlı süt! İçerken enfes anlatıyor canınız çekebilir. Bu arada söylemekte yarar var, evi şehirde, istese gidip tüm ihtiyaçlarını karşılayabilir ama bu o durumdan uzak duruyor. Zaten kaçtığı şeye sığınmayı lüzum görmüyor.

"Kafama taktığım en son şey insanların ne düşündüğü. Ne düşünürlerse düşünsünler. Onlardan zerre kadar haz etmiyorum zaten, fikirlerine de çok nadir saygı duyuyorum." Sy.25

Tam olarak bulunduğum nokta. Hayatın sizlere ne getirdiği ne götürdüğü ayrı meseledir özellikle bu alıntıda kendinizden bir şeyler görüyorsanız, hayatla aranızda koca bir çizgi var demektir. Artık onu umursamaz bir hale gelmişsiniz demektir. İnsanların fikirlerine saygı duyduğumuz çoğu zaman küçük rollere bürünürüz. Her insanın kendi tiyatrosu vardır. Günlük hayatında bunu keyifle oynarlar. Kısacası evden çıkmadan önce bir maske, eve geldikten sonra ayrı bir maske, yalnız kalındığında başka bir maske, sanal ortamda bambaşka bir maske. Olabildiğince “GERÇEKÇİ” olunuz. Bunu başlarda başaramayabilir, insanlar tarafından yadırganabilirsiniz. Önemli olan onların ne düşündüğü değil, sizin ne hissedip düşündüğünüz ve yaptığınızdır. “Herkesin canı cehenneme” diyebilmektir bazen aldığımız nefes. Bunu yapabilmeli HAYIR diyebilmelisiniz. Kendiniz için yaşadığınız halde, bir başkası için yaşadığınızı ve toplum kuralları gereğince normal davranışlar sergilediğinizi düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Koca bir yalanın içinde başka yalanlar uydurup bambaşka bölümler halinde yaşadığınız yalanlarınızla boğulacağınız ve batacağınız günü bekliyorsunuz sadece. Bu raddeye gelmeden, en basitinden bir ayna bulup kendinizle yüzleşmelisiniz. Ya da bisikletten düşüp, ağrıyan kolunuzu bacağınızı bir kenara bırakarak, gökyüzüne kilitlenip artık ne yapacağınızı düşünmeniz gerekmektedir. Boğulmadan önce ilk çıkış yolunuzu bulmanız gerekmektedir.

“Bunları yazan ben, bir şeyler yapıyorum ki yazabiliyorum. İçiniz rahat olsun, maske ile dolaşmıyor, insanlarla çıkar ilişkisine hiç girmiyor ve en gerçekçi halimle varlığımı sürdürüyorum. Ve herkesin canı cehenneme diyebiliyorum. Bu özgürlük hepimizde var, kullanmayı bilmek lazım. Ve en önemlisi hiçbir insana bel bağlamıyorum.”

Belki de hayata karşı soruyu yanlış sorduk. Bir de şunu deneyelim; “Ölümden önce hayat var mıdır?” Ne dersiniz?

"...kendimi yalnızlığa alıştırıyorum, yalnızlıkla birlikte yaşamaya."

Yalnızlık. İnsanı sürekli olarak belirli bir karar aşamasında bırakan durumdur. Yalnızlık mı iyi, yoksa yalnız olmamak mı? Her ikisinin de kendine göre avantaj ve dezavantajları vardır. Önemli olan konu kendimizin mi yalnızlığı seçtiği, yoksa seçmek zorunda mı bırakıldığı. Bu iki seçenek çok önemli. Eğer kendimiz değil de zoraki olarak bırakıldıysak, bunun başka evreleri vardır. En tehlikeli olanı da budur. Duygusal durumlar insanın en zor baş ettiği konulardır. Dışarıdan basit gibi gözüken bir ayrılık bile çok büyük yaralara yol açabilir, insanı dağıtabilir ve en kötüsü intiharın eşiğine getirebilir. Biz bu seçeneği eliyor ve kendi seçtiğimiz yalnızlığımız üzerine devam ediyoruz.

Doppler kendi seçtiği yalnızlığı yaşamak için ormana sığınmıştır. İnsanların yalanlarından, düşüncelerinden, maskelerinden ve katlanmak zorunda olduğu her şeyden sıyrılıp ormana çadırını kurmuştur. Bu yalnızlık onun en büyük hazinesi olmuştur. Ormanda yaşıyorsanız sistemi ve insanlığı eleştirmek ve daha gerçekçi düşünebilme ihtimaliniz artmaktadır. “Göğü Delen Adam” kitabında olduğu gibi, önümüzde ki şehir hayatını ormanın tepesinden rahatça eleştirebilir, topluma istediğimiz suçu yıkabiliriz.

Doppler başlı başına bir baş kaldırıdır. Bu başkaldırı konforlu bir hayata, sisteme, eşe, çocuğa, arkadaşlara ve aklınıza gelebilecek her şeyedir. Oğlu ve kızı ile diyalogları, daha sonra ufak oğlunun da yanına gelmesi, eşinin hamile kalması, eşi tatile gideceği için tekrar şehre inip okul toplantısına katılması, hırsızlık yaptığı evde tanıştığı ev sahibi, kendi evine hırsızlığa gelen hırsızla muhabbeti, ormanda ki adamla muhabbeti, geyiğimiz BONGO! Hepsi bambaşka bir karakter katıyor kitaba. Hem toplum eleştirisi, hem absürt bir komedi ürünü. Kitabı okurken sorguladığınız şeylerin yanında diyaloglara ve Doppler’ın düşüncelerine fazlasıyla güleceğiniz yerler bulacaksınız. Hatta abartıp kahkahayı bastığınız yerler de hiç az değil.

Norveçli yazarlara düşkünlüğüm Karl Ove Knausgaard ile başladı. KAVGAM adlı 6 serilik bir New York Bestseller’a sahip. Ülkemizde Monokl tarafından 5 kitap yayınlandı. Son kitap en fazla 2019’da bizimle olacaktır.

İskandinav coğrafyası soğuktur yalnız dizileri, filmleri ve kitapları bu soğukluğa meydan okuyacak derecede farklıdır. Kesinlikle uğrayacağınız bir durak olsun bu kültür. Kitabın devamı olan Bildiğimiz Dünyanın Sonu YKY den taze çıktı. Kitabı bitirdiğinizde hızlıca almak istersiniz diye belirtmek istedim.

Şehir hayatı ve günlük bütün rutinlerinizi bir kenara bıraktığınız kısa bir yolculuğa çıkın “Doppler” ile.

Size ufakta olsa bir ilham aşılayacaktır...

Kitabı öneriyor, okuyacaklara iyi okumalar diliyorum.
124 syf.
·9/10
Merhabalar Doppler kitabı şimdiye kadar okuduğum doğa tasvirlerinin en iyi kullanıldığı bir eserdir.Kitabın ana karakteri olan Andreas Doppler gerçekten tam bir başarı abidesidir.Olaylar karakterimizin ormana düşmesiyle bir kaç gün sonra evini,ailesini ve işini arkasında bırakarak ormana gider.Genel olarak eserde modern dünya,tüketim çılgınlığı ve kapitalizmi mizahi bir dille eleştirmektedir.İnsanlığın geçmişinden geleceğine kadar meydana gelenler insanın şimdi geldiği nokta,özünü kaybedişi,para ve modern dünya yüzünden dünyadan uzaklaşıp özüne dönüp dönemeyeceği üzerinde durmaktadır.Kitabı okuyacaklara tavsiyem Norveç koşullarına göre değerlendirerek okumalısınız.
Keyifli Okumalar Dilerim
124 syf.
·4 günde·8/10
Norveç’ten tüm dünyaya uzanan bir ses, düşünce. Erlend Loe’nin ormanlar üzerinden, geyik hikayesi ile insanlığa haykırışı.

Roman kahramanının güzel bir işi var. Bir gün bisikletle ormanda dolaşırken düşüyor. O düşmeyle başlayan bir huzur hikayesine dönüşüyor. Evini ve ailesini terk ederek ormana yerleşiyor. Geyik avıyla başlayan hikaye, kahramanın yağsız süt krizlerine çözüm olacak takas ekonomisine geçmesiyle sürüp gidiyor.

Kitapla tanışmam sabitfikir ve idefix’in 2016’nın en iyi 50 kitabı arasında olması nedeniyleydi. Biraz beklenti yükseltti tabi ama yine de bu beklentimi karşıladı. Kısa bir eser. Aylara göre bölmüş yazar kitabı. 124 sayfadan oluşmakta ve çeviri bir harika.

Kitapla ilgili düşüncelerime gelirse; sade ve doğal bir dil ayrıca mizah dolu eğlenceli bir üslup. İnsanlığa eleştiri olarak yazılmış kanımca. Çünkü bizi bizden çıkaran konulara değinmiş. Nedir bu konular ? Devamlı sabit bir hayat, ekonominin git gide kötüleşmesi, yer altı kaynağı arayışı ve sonucunda oluşan savaşlar ile ölümler, ormanların önemi, huzurumuzu kaybetmemizi ele almış. Aslında kısaca özetlersek özümüzü kaybetmişiz. Doğallığımızı unutmuşuz artık bunu resmen ironik bir dille, felsefik cümlelerle yüzümüze vuruyor.

Kısa ve özlü bir eser. Gayet akıcı, düşündürücü, ders niteliğinde, komik ve gerçekten farklı bir kurgu. Bence değerlendirilmeli olarak düşünüyorum. Tavsiye edeceğim bir eser. Güzel bir alıntı ile bitiriyorum. Şimdiden iyi okumalar.

‘’Düze çıkmak istiyorsak, dünya halkları ve dinleri birbirlerine ellerini uzatmalılar. Ama bunun işe yarayacağına hiç inanmadığımı da itiraf etmeliyim. Sanırım tren kaçtı. Şimdi hayatta olanların yok olması ve yerlerine yeni bir insanlığın gelmesi gerek. Boş bir sayfa açılması lazım. İnsan ırkının saldırgan nitelikleri bir miktar azalmalı. Daha az yufka yürekli bir insanoğlu, büyük resmi görebilme yeteneğine sahip yeni bir tür ortaya çıkmalı.’’
Sayfa 110
124 syf.
·9/10
"Yalnız doğar, yalnız ölürüz buna bir an evvel alışmak lazım" diyor Norveçli yazar. Yorumlarına bakmadan, beklenti içine girmeden aldığım bir kitaptı. Ters köşe yaptı diyebilirim -ah keşke hayat hep böyle güzelliklerle doksana taksa beni-  Para, statü, mal&mülk peşinde, çarkın içinde koşturup duran biz zavallı fareciklere harika bir gönderme olmuş. Sayfaları üçer beşer okumak isteyeceğiniz kadar akıcı, bir o kadar da espirili. Kara mizah sevenlere, aranan kan. İyi haber kitabın devamı var ve tadı damağımızda kalmayacak. Kötü haberse henüz çevirisi yapılmamış. Sıradaki kitabımız Volvo Lastvagner (Volvo Trucks)
140 syf.
Heralde çoğu insan zaman zaman, bu çoğu insanlardan bir kısım insanlar da sık sık 'keşke ıssız bir adada mahsur kalsam' veya 'başımı alıp gitsem uzaklara, bir dağın tepesine, bir ormana...' diye düşünür. Kitaba adını da veren Bay Doppler başını alıp ormana gitmeyi düşünmekle kalmayıp, bunu gerçekleştiren biridir.

Doppler, dışardan bakıldığında mutlu denebilecek bir hayatı olan birisi profiline sahiptir: Evlidir ve çocukları vardır, işi vardır... Yani toplum, hayat, düzen veya artık buna ne ad verirseniz, ne bekliyorsa bir insandan onları birbir yerine getirmiş ve getiren bir karakterimizin bir gün babasının ölmesiyle hayatında önemli değişiklikler yaşanır. Babasını çok sevdiği ve yakın olduğundan değil; sanki babasının ölümü Doppler'e kendisinin dünyaya gelmesini sağlamış kişinin bu içinde deve kuşu gibi kafasını gömdüğü hayatın ciddiyetini, gerçekliğini ve samimiyetini sorgulatiyor, bundan dolayı başını alıp ormana gidiyor.

Geyik avliyor, takas ile süt alıyor ... ve bunlar sonucunda yani doğanın içinde aslında günümüz modern dünyasında olmazsa yaşayamam dediğimiz, uğruna paralar akittigimiz ve para dediğimiz en büyük hapishanenin ne kadar da sahte ve gereksiz olduğunun farkına varıyor. Bundan öte bizi, insanı dogamizdan ve doğadan koparıp, yabancilastirdigini...

Kitapta Doppler bir gün geyik avlar ve bu geyigin yavrusu peşini bırakmaz ve kitabın en sevimli karakteri Bongo dahil olur.

Kitap bana Kaptan Fantastik filmini anımsattı. Konusu çok güzel olmasına karşın bence daha iyi işlenebilirmis. Buna karşın beğendiğim bir kitap oldu.

Keyifli okumalar.
124 syf.
·5 günde·7/10
Saatin önemi yok, kitap gitmişken sıcak sıcak gireyim yorumunu dedim.
Öncelikle Doppler'ın benim için değeri büyük çünkü 18 Kasım'da İstanbul Tüyap Kitap Fuarı'nda olacağımı ve hiç kitap almayacağımı anlattığım bir ileti paylaşmıştım. Tayfun da - etiketleme var mı burada, varsa ben bilmiyorum 🤔- yorum yapıp belli mi olur birisi hediye eder demişti. Ertesi gün fuara gittiğimde karşılaştık, daha doğrusu beni bekliyormuş kitap hediye etmek için. Hediye kitaplardan biri de buydu. Çok şaşırdım ve çok da mutlu oldum. Buradan tekrar teşekkür ederim, mahcup oldum gerçekten.
Norveç'te yaşayan Doopler babasının ölümünden sonra bir gün bisikletle ormanda gezerken düşüyor ve kafasını vuruyor. Daha sonra bir tür aydınlanma yaşayıp ormana yerleşmesi gerektiğine karar veriyor. Sebebi ise çok net: insanları sevmiyor.
Ailesini geride bırakıp çadırını topluyor ve ormana yerleşiyor. Yalnız günler geçirirken annesini öldürdüğü yavru bir geyik ayrılmıyor bizimkinin peşinden.
İşte böyle başlıyor ve devam ediyor kitap. Ailesiyle ara sıra görüşüyor elbette, hatta daha sonra kendine - o bunu istemese de - arkadaşlar da ediniyor.
Ben kitabı sevdim, altını çizdiğim ve çoğu zaman güldüğüm çok yer oldu. Doppler dinlemesi keyif veren bir karakterdi. İnsanlar ve daha birçok şey için çıkarımlar yaptığı cümleler çoğu zaman hoşuma gitti.
Birkaç noktada fikir ayrılığına giriyoruz sadece.
Devam kitabı da varmış, okurken bana keyif veren bu değerli kitabın elbette devamını da alacağım.
Tavsiye ederim, kısa sürede bitirebileceğiniz bir kitap.
124 syf.
·Beğendi·8/10
Bir bisiklet kazasıyla ormana düşen ve hayatında ilk defa bu kadar huzurlu hisseden bir adamın öyküsünü okuyoruz.O kadar samimi o kadar sıcak bir öykü ki tam da bu kış aylarında yazar bizi Norveç’te bir orman yolculuğuna çıkarıyor.Oldukça sürükleyici yer yer tebessüm etmemize vesile olan bir kitap.Başarı,güç,para,insan ilişkileri,evlilik,aile,eş,dost,çocuk sahip olduğumuz maddi manevi değerlerin tümü ve toplum içinde kaybolmuş bir “ben” ile karşılaşıyoruz.İçinde yaşadığımız topluma ayak uydurmaktan insanlara dert anlatmaktan kendimizi unutuyoruz.Aslında biz ne istiyoruz nasıl yaşamak istiyoruz hepimizin aradığı bir türlü bulamadığı o huzur nerede?Bu muhteşem öykü içsel yolculuğumuza adeta bir rehber olarak yazılmış.”Bir alanı doldurduktan sonra artık insan,diğerlerini görüyor alanı değil”.Kitapta en çok sevdiğim söz
de bu oldu.Bazı şeylerin farkına varmak kendimizi tanımak için biraz yalnız kalmaya zaman zaman kendimizi dinlemeye ihtiyacımız var gibi gözüküyor.
201 syf.
·1 günde·Beğendi·9/10
Bu aralar farklı bir tarz arayışı içindeyseniz Erlend Loe tam da aradığınız yazar olabilir. En az Doppler kadar beğendiğim bu kitabını da 3-5 satır övmeden geçemedim. Doppler'da bunalım geçirip hayatı sorgulamaya başlayan bir aile babasıyken; buradaki kahramanımız 25 yaşında, topluma uyum sağlama konusunda problemleri olan bir genç. Şahsına münhasır sorunları ve çözümleri var. Üzerine saatlerce felfese yapılası konuları süper-naif ele alıyor. Çok kısa sürede okuyup bitirebileceğiniz tebessüm garantili canım benim kitap. Önüme gelene tavsiye edeceğim :)
124 syf.
·5 günde·Beğendi·7/10
Günümüz başarı kavramı: yüksek notlarla bitirilen okullar, yüksek maaşlı işler, prestijli makamlar, bu özelliklere sahip eşler ve bu özellikleri kazandıracağınız çocuklar yetiştirmek. İşte bize dayatılan ya da farkında olmadan kendimize dayattığımız bu başarı kavramının içinin ne kadar boş olduğunu fark ediyor Doppler. Tüm bunlara sahip olup da hâlâ mutlu olmadığını söyleyip mutluluğu arayanlar ya da aramaya cesareti olmayıp sadece mutsuzluktan yakınanlar ile dolu değil mi dünyamız?

Çağımızda insanın kendini bulması, gerçekten kim olduğunu ve ne istediğini anlaması orta yaşlarına doğru ancak gerçekleşiyor. Ergenlik yıllarınızı hatırlayın ya da hâlâ ergenlik çağındaysanız bir kez daha hayatınızı gözden geçirin. Eğitim öğretim için gidilen yerin tek amacı maaşı iyi bir meslek edinmenizi sağlamak. Ne hayata hazırlanmak ne de aslında kim olduğunuzu keşfedip size uygun bir yol çizmek. Aile ve modern çağın her türlü yol ile beynimize işlediği ‘çok paralı’ bir meslek aslında insana mutluluk getirmiyor. Bugün herkes birbirinden şikayetçi. Çünkü çoğu insan işini severek yapmıyor. Kısaca demek istediğim ve Doppler’in de demek istediği, bu mutsuzluk ve tatminsizlik bir yerde patlak veriyor. İnsan kendisi için bir arayışa giriyor.

Doppler için bu arayışın başlangıcı bir gün ormanda bisikletten düşmesi ile başlıyor. Okuması çok zevkliydi. Doppler’in tarzını sevdim. Anlatımında edebi bir kaygıdan çok, otomatik yazı tekniği var. Sanki Doppler ile bir bankta karşılaştınız ve o da size hayatını anlatıyor.

Hayatınızda bir soluk almak, bir arayış hikayesi okumak isterseniz Doppler tavsiyemdir. 🦌

Kitap fotoğrafı için https://www.instagram.com/...igshid=17533h0vsqxyx

Yazarın biyografisi

Adı:
Erlend Loe
Unvan:
Norveçli Yazar
Doğum:
Trondheim, Norveç, 24 Mayıs 1969
Erlend Loe, 24 Mayıs 1969 Trondheim doğumlu Norveçli yazar. Yazarlığa başlamadan evvel önce bir psikiyatri kliniğinde, daha sonraları ise Adresseavisen isimli gazetede muhabir olarak çalıştı. Loe, şu günlerde Oslo'da yaşıyor. Yazar, 1998 yılından beri senaryo yazarları için kurulmuş bir topluluk olan "Screenwriters Oslo"'nun üyesidir.

1993'te ilk romanı Tatt av Kvinnen'i yayınlanan Loe, bu kitaptan bir sene sonra ise Kurt isimli bir forklift şoförü hakkında Fisken isimli bir çocuk kitabı yazdı. Loe'nin çoğu zaman naif olarak adlandırılabilecek, ayırt edilebilen bir tarzı vardır. Eserlerinde bol bol ironi, abartı ve mizah kullanan yazarın çocuk kitapları Kim Hiorthøy tarafından resimlenir.

En popüler kitabı olan Naiv.Super 15 dilde yayınlandı.

Yazar istatistikleri

  • 78 okur beğendi.
  • 2.048 okur okudu.
  • 57 okur okuyor.
  • 879 okur okuyacak.
  • 21 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları