Sergüzeşt, kölelik meselesini anlatayım derken, Osmanlı toplumunu neredeyse tek boyutlu bir kötülük vitrini gibi sunan bir roman. Yazarın niyeti “insanî bir dram” göstermek olabilir; ama ortaya çıkan tablo, koca bir dönemi ve kültürü indirgemeci bir bakışla karalayan bir anlatı. Roman boyunca çizilen Osmanlı hanesi ve çevresi, sanki iyiliğin, vicdanın, merhametin istisna olduğu bir karanlık dünya gibi resmediliyor. Bu, hem adil değil hem de tarihsel olarak sığ bir bakış.
Dilber karakteri üzerinden kurulan trajedi, okuru etkilemek için bilinçli biçimde ağırlaştırılmış. Ancak bu ağırlık, toplumsal bir sorunu tartışmaya açmaktan çok, “bakın bu düzen ne kadar kötü” demeye hizmet ediyor. Roman, meseleyi karmaşıklığıyla ele almak yerine, suçlayıcı bir düzleme taşıyor. Kölelik gibi tarihsel bir olgu elbette eleştirilebilir; fakat bunu yaparken dönemin sosyal gerçekliğini, farklı sınıflardaki insanların tutumlarını, iyilik-kötülük arasındaki gri alanları neredeyse yok saymak, metni propagandaya yaklaştırıyor.
Karakterler de bu bakışın kurbanı. Çoğu figür ya aşırı kötü ya da fazlasıyla mağdur. İnsani çelişkiler, iç çatışmalar zayıf. Okur, gerçek insanların yaşadığı bir dramdan çok, yazarın tezini ispatlamak için dizilmiş sahneler okuyor gibi hissedebiliyor. Bu da romanın edebî gücünü zayıflatıyor; çünkü karakterler, fikirlerin taşıyıcısı olmaktan öteye geçemiyor.
Elbette Sergüzeşt döneminin şartları içinde “eleştirel” bir damar taşıyor ve köleliğe dikkat çekmesi bakımından tarihsel bir öneme sahip. Ancak bugün okunduğunda, Osmanlı’yı neredeyse bütünüyle karanlık bir yapı gibi resmeden dili rahatsız edici duruyor. Toplumsal bir yarayı göstermekle, bir medeniyeti toptan kötülemek arasındaki çizgi burada bulanıklaşıyor.
Genel olarak Sergüzeşt, niyeti iyi olsa da anlatımı tek taraflı kalan bir roman. Osmanlı toplumunu anlamaya çalışan bir metinden çok, onu sertçe suçlayan bir bakış sunuyor. Bu yüzden okurken “bu kadar mı?” dedirten, adalet duygusunu zedeleyen bir tat bırakabiliyor.