Bazı kitaplar vardır daha kapağından anlarsınız sizi nasıl çarpacağını… İlk görüşte aşk gibi düşünün. Ben bu kitabın kapağına ilk baktığımda ardında beni sarsacak bir hikayeyi baştan görmüştüm zaten…
Öyle de oldu
Kitap bitti… Gözlerim dolu dolu okuduğum kitabı kapattığım şu an, hala içimdeki büyük üzüntü geçmiş değil.
Sıcağı sıcağına bu satırları yazarken Agnes’i düşünmeden, ne kadar güçlü bir kadın olduğuna hayranlık duymadan edemiyorum.
Merak eden fikir sahibi olmak isteyenler için biraz bahsedeyim romandan.
Evet aklınıza gelen çağrışım doğru. Bu kitabı gören herkesin verdiği ilk tepkiden bahsediyorum. “Bu bizim bildiğimiz Hamlet mi yahu” tepkisi. Evet doğru
Roman ünlü şair ve oyun yazarı William Shakespeare’in üç çocuğundan biri olan Hamlet’in ölümü üzerine yazılmış kurgu bir roman. Farklı kaynaklarda ölümün sebebi farklı farklı gösterilmiş bu anlamda kurgu diyorum. Romanımızda Hamnet’in ölüm sebebi, bir yük gemisi bir miço ve bir küçük pirecik…
Romanın en başından sonuna kadar Shakespeare ismi hiç geçmiyor. Çünkü bu romanda o ana karakter değil. O sadece bir baba, eş, bir oğul, bir öğretmen, bir kardeş. Shakespeare’e bu açıdan bakmayı sevdim.
Çünkü onun da kendi babasıyla yaşadığı zor bir hayatı var aslında. Dayakçı bir babadan nasibini almış. Latince öğretmeni olarak yaşamını devam ettirmeye çalışırken babasının deri eldiven işinini yapmaya mecbur bırakılmış biri.
Ana karakter elbette Agnes..Shakespeare’in eşi. Ona çok aşık, seven, her türlü zorluğa göğüs geren, çok güçlü bir kadın. Önce büyük kızı Susanna sonra ikizler Hamnet ve Judith dünyaya geliyor. Kırsal bir yerde yaşamanın tüm ağır işleriyle uğraşıyor bir yandan da çocuklarını en iyi şekilde yetiştiriyor. Bunun dışında şifalı bir kadın Agnes. Şifacı denilen kişilerden. Bitkilerle şifa üreten dağıtan, hisleri kuvvetli biri. Hani üçüncü gözü açık olanlardan.
Onun da ailesi zor sıkıntılı. Ben en çok abisi ile ilişkisini etkileyici buldum. Birbirlerine olan destekleri inanılmaz.
Hamnet’in 11 yaşında veba salgınından ölümü bu ailenin her üyesini çok farklı etkiliyor. Hastalık süreci ve sonrasında gelen ölümün anlatıldığı sayfalar kitabın duygu yoğunluğunun pik yaptığı yerler. Kardeşlerin bu süreçte birbiriyle olan ilişkileri, hele ikizlerin Hamnet ve Judith’in yaşadığı duygusal yıkım inanılmaz anlatılmış.
Hamnet diyor ki: ”bence ölümü kandırabiliriz. Hani kıyafetlerimizi değiştirip bizi karıştırmalarını sağlıyoruz ya ölümü de benzerliğimizle kandırabiliriz.. Sen yaşamalısın Judith…”
Bununla birlikte elbette en büyük yıkımı Agnes yaşıyor.
”İnsan ölen çocuğunun gözlerini nasıl kapayabilir? Gözlerini kapalı tutmak için iki madeni para bulup nasıl üstlerine yerleştirebilir? Bunu kim yapabilir? Olamaz. Olmamalı…”
Bu ve bunun gibi pek çok cümle size bağrı yanmış bir annenin ve kardeşlerin acısını öyle derinden hissettiriyor ki. Bu sayfaları okumak biraz ağır geldi açıkçası.
İlerleyen sayfalarda babanın bu süreçte oğlunun ölüm haberini büyük kızından bir mektup vasıtası ile öğrenmesini, Londra’dan cenazeye yetişme çabasını, sonra tekrar Londra’ya tiyatrodaki işine dönme kararını, Agnes’in bunu hiç algılayamıyor ve kabul edemiyor oluşununu okuyoruz.
Agnes bir gün apansız Londra’ya gitmeye karar veriyor çünkü kocasının hayatının hala nasıl devam edebildiğine şahit olmak istiyor. Oğullarının ismini bir müsamerede nasıl olup kullandığını, Agnes’e göre büyük saygısızlık olan bu hareketi nasıl yapabildiğini kendi gözleriyle görmek istiyor.
Gördükleri düşündüklerinden bambaşka çıkıyor. Acının herkesin hayatında farklı tezahür ettiğini, herkesin baş etme şeklinin aynı olmadığını anlıyor…
Bence bu romanda yazarın en büyük başarısı, karakterler ile bağ kurabilmemizi sağlamış olması. Duyguları, o dönemin gerçekliklerini o kadar yalın aktarmış ki, hop birden o dünyanın içinde buluyorsunuz kendinizi. Burada Türkçe çeviri başarısı da devreye giriyor tabi ki.
Mekan tasvirlerini de çok başarılı buldum.
Gözümde canlandırdığım 16.yy’daki Stratford sokakları ile Google’da bulduğum fotoğraflar neredeyse birebir aynıydı.
Bu kitap bence mutlaka okunması gereken bir yapıt. Tarihi kurgu ile birleştirmekten keyif alıyorsanız şahane bir tercih olacaktır.
Ayrıca 06.02.2026 tarihi itibarı ile ülkemizde romanın film uyarlaması vizyona girdi. En kısa sürede onu da izlemeye gideceğim. Bakalım okurken hissettiğim yoğun duyguyu izlerken de alabilecek miyim?
Bol kitaplı günler
Keyifli okumalar