Orhan Pamuk’tan çıkıp bu metne gelince içime su serpildi.
Orada kelimelerin arasında dolaşıyordum, burada insanların arasında dolaştım. Orada cümleler vardı, burada hayat vardı. Sanki biri beni bir salondan alıp sokağa çıkardı. Toza, ter kokusuna, gürültüye… ama aynı zamanda insana.
Bu romanı okurken edebiyat okuduğumu düşünmedim. İnsan gördüm. Yorulan, susan, katlanan, ama yine de seven insan.
Sanayileşen bir memleketin içinde, makinelerin büyüdüğü ama insanların küçüldüğü bir yerde, sevginin hâlâ nasıl bu kadar sade kalabildiğine şaşırmadım; aksine içim rahatladı. Çünkü burada sevgi, gösterilecek bir şey değil, yaşanacak bir şeydi.
Fabrikanın gürültüsü, işçi mahallesinin sıkışıklığı, çocukların yorgunluğu… Bunların hiçbiri büyük cümlelerle anlatılmıyor. Zaten gerek de yok. Hayat kendi ağırlığıyla duruyor metnin içinde.
En çok da şu his iyi geldi bana: Kimse kimseye yukarıdan bakmıyor. Anlatan da, anlatılan da aynı yerden konuşuyor. Okur olarak kendimi dışarda değil, içeride hissettim. Sanki ben de o mahallenin bir köşesindeydim.
Parayla ölçülen sevgilerin, statüyle tartılan insanların arasında, iki kişinin birbirini sadece insan olduğu için sevmesi çok sahici duruyor. Bu sahicilik, bütün o sanayileşme eleştirisinden daha güçlü bir şey söylüyor aslında.
Çünkü makineler ne kadar büyürse büyüsün, insanın insana bakışı hâlâ belirleyici.
Bu metin bana şunu hatırlattı: Edebiyat bazen göstererek değil, yan yana durarak etkiler. Bağırmadan, süslemeden, sadece hayatı olduğu gibi koyarak.
Orhan Pamuk’tan sonra Orhan Kemal gerçekten ilaç gibi geldi. Daha sade, daha sessiz, ama çok daha içten. Burada edebiyatın değil, insanın nefesini duydum.