Yazar, Şık’ı yazıp Ahmet Mithat Efendi’ye gönderir; ancak hemen ardından yazısının beğenilmeyeceğini düşünerek pişman olur. Oysa bu eser, yazarlık serüvenine adım attıran başarı zincirinin ilk halkası olur.
Şık, Şatırzade Şöhret Efendi’dir. Alafrangalığa özenen ama bunu üzerine yakıştıramayan bu beyefendi, Beyoğlu caddelerinde sadece kıyafetiyle değil kişiliğiyle de epey kendine güldürür. Beğendiği hatun Madam Potiş, Şık’ın zaaflarını kullanarak geçinir. Fakat bir gün gelir ki ne Potiş ne de Şöhret işin içinden çıkamayacakları bir gün yaşar. Olayların sonunda kurtulan da vardır, kurtulamayan da.
Yazarın, Batı’nın Doğu’ya sirayet ettiği ilk zamanlarda böyle tespitler sunması, bana göre geleceğe dönük bir uyarı niteliği taşır. Avrupai tavırların böylesine abartılması ve doğurduğu belalar kitabın temelini oluşturur. Öyle ki Şöhret Efendi, işlediği suçlardan habersiz olan polise kendini ele verir.
Şık, bu kendini bilmez hareketleri kültür diye yutturmaya çalışır. Frenklerden duyduklarını okuyarak öğrenmiş gibi anlatır. İşin tuhaf yanı ise buna en çok kendisi inanır.
Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın kalemi bana iyi hissettiriyor. Karakterin laubali tavırlarına karşı yaptığı iğnelemeler ve görünüşü üzerinden kurduğu mizah, metnin sıkıcı olmasını engelliyor. Üstelik mizahın altı boş değil; olayların polisler eşliğinde sonlanması kitap bitince düşündürüyor.
Okuduğum ikinci kitabı olmasına rağmen külliyatını oluşturma isteği uyandırdı bende. Alafranga–alaturka yani Batı–Doğu ilişkisini dayatma olmadan sunması, bu özenmenin çoğu zaman sadece gösteriş olduğunu hissettiriyor. Doğru şekilde örnek alınırsa ilerlenebileceğini, aksi hâlde ise insanın sadece komik duruma düşeceğini gösteriyor. Şık, bu mesajı kendi yaşamı üzerinden anlatıyor.