Soluk SalıncağıHerta Müller
Hikaye, İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ertesinde, 1945 yılında başlıyor. Romanya’da yaşayan Alman kökenli 17 yaşındaki Leo Auberg’in, sırf etnik kökeni nedeniyle Ruslar tarafından toplanıp Ukrayna’daki çalışma kamplarına sürülmesini konu alıyor.
Ancak Müller, bize klasik bir "savaş kampı dramı" sunmuyor. Leo, kampa giderken yanına aldığı o meşhur gramofon kutusunu, eldivenlerini ve en önemlisi büyükannesinin vedalaşırken söylediği şu cümleyi yanından hiç ayırmıyor: "Biliyorum, döneceksin." Bu cümle, Leo’nun hayatta kalma ipi oluyor.
Kitap boyunca Leo’nun 5 yıl süren kamp hayatını; kömür vagonlarını, çimentoyu, bitleri ve dondurucu soğuğu okuyoruz. Ama en çok da açlığı.
Açlık Meleği
Kitabın orijinal adındaki (Atemschaukel) nefes vurgusu ve çevirideki "Soluk Salıncağı" ismi tesadüf değil. Ancak kitabın asıl başrolü, Leo’dan ziyade "Açlık Meleği".
Müller, açlığı bir fiziksel ihtiyaçtan çıkarıp, sürekli Leo’nun ensesinde dolaşan, onu kandıran, halüsinasyonlar gördüren, bazen şefkatli bazen gaddar bir varlığa dönüştürüyor.
"Açlık bir nesne değil, o bir durum da değil. O, insanın içindeki bir başka canlı."
Leo’nun bir patates kabuğu için neler hissedebileceğini, bir kaşık çorbanın insan onurundan nasıl daha değerli hale gelebileceğini okurken midenizde bir kasılma hissediyorsunuz. Yazar, insanı insanlığından çıkaran o "sıfır noktasını" o kadar gerçekçi anlatıyor ki, tok olduğunuz için suçluluk duyuyorsunuz.
Dil ve Üslup: Şiirsel
Herta Müller’in dili... İşte burası büyünün (veya lanetin) başladığı yer. Yazarın dili insansı, kırık dökük ama bir o kadar da keskin.Bu yazım dili okurken pek kolaylık sağlamıyor. Okuma hızınızı düşürerek okumayı kabul etmekte fayda var.
• Nesnelerin Dili: Müller, duyguları anlatmak yerine nesneleri konuşturuyor. Kürek, kireç, vagon, mendil... Hepsinin bir ruhu, bir hafızası var. Eşyalar, insanlardan daha canlı çünkü insanlar kampta yavaş yavaş nesneleşiyor.
• Kısa ve Vurucu Cümleler: Yazar süslü, uzun paragraflar kurmuyor. Cümleler kısa, darbeli ve ritmik. Tıpkı zor alınan bir nefes gibi. Okurken duraksamanıza, nefes almanıza neden oluyor.
• Metafor Yağmuru: "Kalp küreği", "yanak ekmeği" gibi yazarın kendi icadı olan kelimelerle karşılaşıyorsunuz. Bu yeni dil, yaşanan travmanın bildiğimiz kelimelerle anlatılamayacağının bir kanıtı gibi.
Sonuç: Okumalı Mısınız?
Eğer edebiyattan beklentiniz sadece hoşça vakit geçirmekse, bu kitap size göre değil. Soluk Salıncağı, canınızı yakmak için yazılmış.
Ama kelimelerin gücüne inanıyorsanız, bir insanın hayatta kalma içgüdüsünün nerelere varabileceğini görmek istiyorsanız ve Nobel ödüllü bir yazarın dili nasıl bir mimari yapı gibi inşa ettiğine şahit olmak istiyorsanız, bu kitabı mutlaka okumalısınız.
Kitabı bitirdiğinizde, Leo Auberg’in o kampa gömdüğü yılların tortusu üzerinize sinmiş olacak. Ve bir daha asla, bir dilim ekmeğe aynı gözle bakamayacaksınız.