“Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum.” diye başlayan bir eser bu. Ve daha ilk cümleden bana şunu fısıldadı: Bu kitap bir aşk hikâyesi anlatacak ama o aşk sandığımız kadar saf, sandığımız kadar masum olmayacak.
Masumiyet Müzesi , kısaca söylemem gerekirse; nişanlı, zengin, Batı hayranı bir adam olan Kemal’in, uzak akrabası ve kendisinden çok daha genç olan Füsun’la yaşadığı ilişkiyi, bu ilişkinin bir saplantıya, bir yokluk ızdırabına ve sonunda bir müzeye dönüşmesini anlatıyor. Ama bu sadece bir aşk hikâyesi değil. Bu, bir dönemin İstanbul’unu, sınıf farklarını, modernlik takıntısını, bekaret meselesini, namus kavramını ve toplum baskısını didik didik eden bir roman.
Ben kitabı okurken en başta şuna çok net sinirlendim: Kemal, Füsun’u suistimal etti. Evet, açık açık böyle düşünüyorum. Nişanlı bir adam olarak, kendisini “Avrupai”, rahat, özgür gören bir erkek olarak Füsun’la fiziksel bir ilişkiye giriyor ve bunu çok da mesele etmiyor. Bekaret onun için bir problem değil. Ama Füsun için öyle değil. Çünkü o başka bir çevreden geliyor. O, attığı adımın toplumdaki karşılığını, baskısını, utancını yaşayacak olan taraf.
Kemal başta Füsun’u büyük bir aşk olarak görmüyor. Onu arzuluyor, onunla birlikte oluyor ama Sibel’le nişanını da sürdürüyor. Hatta bir yerde hayal kurarken hem Füsun’la gizli mutluluğuna geri dönmeyi hem de Sibel’le evlenip “normal, mutlu bir aile hayatı” yaşamayı düşleyebiliyor. İşte o satırlarda şunu anlıyorum: Bu adam henüz aşkı idrak etmiş biri değil. İki kadının duygusunu da, fedakârlığını da gerçekten görmüyor.
Dönüm noktası Füsun’un çekip gitmesi. O yokluk, Kemal’in bütün “modern”, “rahat”, “Batılı” maskesini düşürüyor. Füsun’un sekiz yıl boyunca evli olduğu evin salonuna gidip gelmesi, o eşyaları biriktirmesi, sigara izmaritlerini saklaması… Bu artık bir aşk mı, bir takıntı mı, bir kefaret mi? Ben okurken hem acıdım hem sinirlendim hem de tuhaf bir şekilde etkilendim.
Şunu da özellikle söylemek istiyorum: Bu kitap kesinlikle +18. İlk yüz sayfada yoğun bir cinsellik var ve mesele sadece sahnelerin varlığı değil; bekaret, namus, kadın bedeni üzerinden yürüyen bir güç ilişkisi var. Genç kızların suistimal edilebileceği bir toplumsal zemin anlatılıyor. Kemal’in tavrı bunun bir örneği. Bu yüzden ben 18 yaş altına önermem. Çünkü mesele romantik bir aşk değil; güç, sınıf ve cinsiyet dengesi.
Orhan Pamuk ’un kalemine gelirsek… Gerçekten o dönemin İstanbul’unu öyle bir anlatıyor ki, sokakları, evleri, akşam yemeklerini, televizyon başındaki suskunlukları hissediyorsun. Bazen Kemal’in o bitmeyen salon ziyaretlerinde ben de sıkıldım, hatta “yeter artık” dedim. Ama buna rağmen 502 sayfayı dört günde bitirdim. Demek ki o dil bir şekilde beni taşıdı.
Ve bütün bunları değerlendirirken şuna inanıyorum: Orhan Pamuk’u anlamak için önce onun durduğu yeri tanımak gerekiyor. Pamuk çoğu zaman Batı–Doğu, modernlik–gelenek, birey–toplum gerilimlerini yazan bir yazar. Masumiyet Müzesi’nde de açıkça bir taraf tutmuyor. Bekaret meselesinde “bu doğru” ya da “bu yanlış” demiyor. Kemal’in Batı hayranlığını da, toplumun namus baskısını da karakterler üzerinden gösteriyor. Amerika’yı, Avrupa’yı öven cümleler varsa, bunlar daha çok Kemal’in zihniyetinin parçası gibi duruyor. Yani Pamuk bize bir propaganda sunmuyor; bir dönemin çelişkisini gösteriyor.
Ve en sonunda kitap şu cümleyle bitiyor: “Herkes bilsin, çok mutlu bir hayat yaşadım.”
Başta “Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum.” diyen bir adamın, bunca kayıp, takıntı ve acıdan sonra böyle bir cümle kurması… İşte asıl ironi burada. Mutluluk neydi? Yaşanan an mı, yoksa yıllarca peşinden sürüklenen bir hayal mi?
Benim için Masumiyet Müzesi, büyük bir aşk romanından çok, bir erkeğin geç fark ettiği duygularının ve bir toplumun kadın bedeni üzerinden kurduğu düzenin romanı oldu. Ve galiba en çok da şu soruyu bıraktı içimde: Gerçekten masum olan kimdi?
Masumiyet MüzesiOrhan Pamuk · Yapı Kredi Yayınları · 202460,4bin okunma