Hepimiz anne babamız için hastane yollarına düşmüş, o bitmek bilmeyen tahlil kuyruklarında, doktor kapılarında beklemişizdir. İnsanı en çok yoran o koridorlardaki fiziksel koşturmaca veya bedenimizin yorgunluğu değil; ruhu kemiren o bitmek bilmeyen düşünceler, sorular ve beklentilerdir. Bir zamanlar yanı başımızdayken kaybetme korkusunu aklımıza bile getirmediğimiz babamızın, artık ellerimizden kayıp gidebileceği gerçeğiyle o sessiz koridorlarda yüzleşmeye başlarız. Hasan Ali Toptaş’ın Kuşlar Yasına Gider romanı, tam olarak bu yüzleşmenin, bu içsel dönüşün kitabı olarak karşımıza çıkıyor.
Bu eseri eline alan herkes, babası hayatta olsun ya da olmasın, onunla konuştuğu yahut konuşamadığı, dile getirdiği ya da getiremediği her şeyi yeni baştan hissedecektir. Benim için yazarın okuduğum ilk kitabı oldu ve kalemi beni derinden sarstı. Çünkü Hasan Ali Toptaş bu kitapta bir başkasının yerine kendini koyarak anlatmayı; acımadan ve acıtmadan, şefkatle ve usulca hissettirmeyi çok büyük bir ustalıkla başarıyor. Sahip olduğumuz tüm duyguları çok daha gerçekçi bir şekilde ve en derinden hissetme fırsatını bize sunuyor.
Yazarın kalemini bu denli kıymetli ve özel kılan şey, edebiyatta her yazarın başaramadığı o samimi dengedir. Roman boyunca ne babaya acıyor ne oğula; okuyucuya ucuz ajitasyonlar yapmaktan tamamen uzak duruyor. Tam aksine, o derinden duyulan büyük üzüntüyü yüksek bir merhamet duygusuyla, karakterlerin onurunu kırmadan ve bağırmadan aktarıyor. Hastane koridorlarının o ağır havasını, bir babanın dünyadan sessizce eksilişini ve şefkati böylesine naif anlatan bu kalemi çok sevdim. Kalbinde aileye, babaya ve merhamete dair bir parça taşıyan herkese bu güzel eseri yürekten tavsiye ediyorum.