1000Kitap Logosu
Resim
Meşa Selimoviç

Meşa Selimoviç

Yazar
BEĞEN
TAKİP ET
8.3
471 Kişi
1.422
Okunma
108
Beğeni
5,6bin
Gösterim
Tam adı
Mehmet Selimoviç, Mehmet Meşa Selimoviç
Unvan
Yazar
Doğum
Bosna, 26 Nisan 1910
Ölüm
Belgrad, Sırbistan, 11 Temmuz 1982
Yaşamı
26 Nisan 1910′da Bosna’nın Tuzla kentinde doğmuştur. Selimoviç, yetişme döneminde Andersen’den Charles Dickens‘a, Dostoyevski‘ye kadar birçok ünlü yazardan beslenmiştir. Beslendiği bu yazarlar içerisinde özellikle Dostoyevski’nin fazlaca etkisi altında kaldığı görülür. 1930 yılında Belgrad Üniversitesi Felsefe Fakültesi’nde, Sırp Dili ve Yugoslav Edebiyatı eğitimi almıştır. Üniversite eğitiminin ardından öğretmenliğe başlayan Meşa Selimoviç, Halk Kurtuluş Hareketi’yle iş birliği yaptığı gerekçesiyle, 1942′de, kız kardeşi ve ortanca kardeşiyle birlikte, Hırvat faşist güçleri tarafından tutuklanmıştır. Dört aylık hapishane hayatının ardından delil yetersizliği sonucu serbest bırakılmıştır. ‘Çember’ adlı son romanını tamamlayamadan 11 Temmuz 1982′de Belgrad’da vefat eden Selimoviç’in bugün özellikle ‘Kale’ ve ‘Derviş ve Ölüm‘ adlı eserleri dünyaca üne sahiptir.
464 syf.
"yürek elbet acıyor esvap değiştirirken"
Kendime yakın bulduğum, içimde hissettiğim, aynı duygularla taştığım kelimlerle başladı.. Tekkeyi hem seven; hemde içinde sıkışmış gibi daralan bir ruhun feryadı niteliğinde ulaştı bana. Bir insan ya bulunduğu yere uyum sağlamaz mutsuz olur; ya da kök salar huzur bulur sanırdım. Hem sevip hem de içinde daralan ruhların çokluğuna tanık oldum. Güvenli sevgi dolu bahçemizden uzanan boğucu surları gözümüze gösteren zamanları gelecektir hayatın: "Dünya ile ben, birdenbire birbirimiz için birer sır olduk; karşılıklı olarak şaşkınlıkla bakıştığımız halde, birbirimizi ne tanıyabiliyor, ne de anlayabiliyoruz artık." Huzurlu tekke hayatında yaşayan Mevlevî Şeyhi Ahmet Nureddin'in, kardeşini hapisten kurtarmak için giriştiği yanlış düşüncelerle başlayan, hayatının alt üst oluşunu, ruhunun devinimlerini, nefsiyle cengini, konumunu yadırgamasını, köklerinin sarsılmasını çok çarpıcı ve insani buldum. Düşünceleri, kendiyle savaşı çok canlı; çok çarpıcı kelimelerle hayat bulmuş. İnsanın iç savaşı, kendi nefsiyle cengi güzel giydirilmiş Mevlevî Şeyhine. Bu soruyu sordurdu bana: Bir insan bunca değişebilir mi? Değişim öyle kolay mı? Bana daha çok insanın içinde uyuyan yanının, olaylar ve gelişmeler tarafından dokunularak uyandırılması gibi geliyor.. Ruhun yeni bir kalıba girmeye çalışma sancısını okumak keyifliydi; düşündürücü ve tabiki acı vericiydi. Bunca düşünce akışını dıştan izleyen biri olarak da acayip yoruldum. Benim zihnim de sürekli böyle çalkalanıyor. Kendimkinden neden bu kadar yorulmuyorum? Bir nehir gibi kapılıp gittiğim için mi? Tuhaf.. Belki de ben farkında olmadan beni yıpratan bir nehirdir.. Son olarak bu karmaşık, düşünceler içinde bocalayan, yaşadıklarının yükünü kaldıramayan zayıf ruhun özetini çıkarmayı İsmet Özel'e bırakıyorum: "yürek elbet acıyor esvap değiştirirken" Faydalı ve düşündürücü bir okuma serüveni oldu; İnsanın zayıflığını, aczini anlatan her eserde olduğu gibi.
Derviş ve Ölüm
8.4/10 · 1.209 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
464 syf.
·
279 günde
·
10/10 puan
Kitabı aylar önce okumaya başlamıştım aslında. Daha ilk sayfalardan ne kadar derinlikli ve sarsıcı bir Metin olduğu anlaşılıyordu. Araya başka işler ve başka kitaplar girdiği için uzun bir sürece yayıldı bu kitap. Ama son 1 haftadır fırsatını bulduğum her an bu romanın karanlık ama bir o kadar da insanı kendine çeken dünyasına koştum. Kardeşi haksız yere öldürülen Mevlevi şeyhi Ahmet Nureddin’in hikayesini okuyoruz. Kardeşi henüz idam edilmeden; tutsaklığıyla başlayıp, hüküm giydiği süreçten itibaren Ahmet Nureddin’in bu olay nezdinde hayatı, ölümü, inancı, vicdanı, adaleti, dünyayı, dini, aşkı, akla gelebilecek her mevhuma dair sorularının ve sorgulamalarının hikayesi. Müthiş bir varoluşsal Metin gerçekten. Ana karakterin iç dünyası ve bitmek bilmez sorgulamalarını okurken, kendi gerçekliğimizin ve bunların günlük hayatımıza dahi sirayet ettiğinin farkına vardığım çok sahne var romanda. Ve inanılmaz bir edebi lezzeti var ki; unutamayacağım kitaplar arasına girdi Derviş ve ölüm. Bu kitap hakkında ne desem az kalır. Ne duygumu tarif edebilirim, ne de aklı selim bir analiz yapabilirim. Ama bu kadar zamanlık okuma deneyimime dayanarak kusursuz bulduğum az sayıda eserden biri oldu.
Derviş ve Ölüm
8.4/10 · 1.209 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
196 syf.
·
3 günde
·
Beğendi
·
10/10 puan
Biriktirdiğimiz hayalleri bozdurabileceğimiz bir ada var mı?
Herhangi bir beklenti içine girmeden elime aldığım bu eseri okurken, senkronize bir şekilde bir evin çatısına tüneyen güvercinler gibi benim de zihnimde düşünce kuşları oradan oraya uçuşup durdular... İncelemeye başlamadan önce, bu ay bu eseri çok başarılı bir çeviri ve baskı kalitesi ile dilimize kazandıran
Ketebe Yayınları
'na ve eserin kitaplığım ile buluşmasına vesile olan değerli dostum
Selman Ç.
'ye ayrı ayrı teşekkür ederim. Kitap zaten başlı başına çok değerli bir hediye iken bir de okur olarak o kitapla bir bağ kurabildiyseniz hediyenin kıymeti birkaç kat daha artıyor... Bu anlamda 2020 okuma yolculuğumun son durağında böyle harika bir kitaba denk geldiğim için kendimi çok şanslı hissediyorum... O halde vakit kaybetmeden zihnimdeki güvercinleri kelimeler vasıtasıyla tekrar özgürlüğüne kavuşturmak adına ilk adımlarımı atabilirim... ------------------- Georges Perec'in 'Şeyler' adlı eserinde şöyle bir cümle geçer; “Çok şey vadeden ve hiçbir şey vermeyen bu dünyada gerilim çok fazlaydı.”
Ada
, işte bu cümlenin romana bürünmüş hali gibiydi. Kitabın baş karakterleri Ivan ve Katarina'nın hem kendi iç dünyalarında hem de dış çevrede yaşadıkları, o gerilime tutulmuş bir ayna gibi yansıtıyordu her şeyi... Hiçbir gizem, suç unsuru, cevapsız telefonlar ya da isimsiz mektuplar olmadan da, yani sadece yaşayarak, hem de dümdüz bir şekilde yaşayarak bu gerilimi hissetmeniz mümkün... Bunun için hayatın size vadettikleri ile verdikleri arasındaki mesafeyi, yani o uzun ve ıssız yolu adımlamanız yeterli... Buraya daha sonra dönmek üzere şimdilik bir virgül atıp, biraz kitabın yazarından ve yazım tekniğinden bahsetmek istiyorum.
Meşa Selimoviç
Bosna Hersek doğumlu ama kendini Sırp olarak tanımlayan bir yazar. Balkan topraklarına has o kültürel ve kimliksel çeşitlilikten payına düşeni almış bir isim... Balkanlar'dan gelen soğuk ve yağışlı havaya küçük yaşlardan beri aşinayım:) Balkanlar'ın, dünyaya sadece soğuk ve yağış göndermediğini; özellikle sanat ve kültür dünyasına yaptığı katkıyı biraz gecikmeli olarak üniversite yıllarında keşfettim. Tekrar tekrar seyredilen Emir Kusturica filmleri; 'Harbiye Açık Hava'da coşkuyla seyredilen Goran Bregovic konserleri derken, zaten ortak bir tarih ve kültür birikimine sahip olduğumuz Balkan coğrafyasına karşı gittikçe artan, çok daha sıcak duygular besledim. Selimovic'in 'Ada'sında ise Balkan edebiyatının çok farklı bir damarını keşfetmiş oldum. Çünkü Ada, zamandan ve mekandan soyutlanarak yazılmış bir eser. Yani demek istediğim, yazar eseri kaleme alırken evrensel bir dil kullanarak direkt insana ve insanın sıradan yaşamına hitap etmiş. Araya Balkan yemekleri, Balkan müzikleri, Balkan şehirleri, hiç kimsenin anlamayacağı Balkanlara has diyaloglar serpiştirme ihtiyacı duymamış... İyi ki de böyle yapmış... İnsan yaşamı, dünyanın her yerinde kültüre, coğrafyaya, yaşam biçimine göre farklılık gösterebilir ama insanın hikayesi bir yerde ortak, evrensel bir hikayedir. Kurulan hayaller farklıdır ama hayal kurma ihtiyacını doğuran duygular ortaktır. Pişmanlıklar, kırılganlıklar, küçük mutluluklar, sevgi ihtiyacı ve insanın kendine karşı hissettiği acıma duygusu da öyle... İşte bu nedenle, yerelleşme kaygısından uzak, sapından çöpünden ayıklanmış ve salt insana odaklanan bu dil, daha kitabın ilk sayfalarından itibaren beni de kıskıvrak yakaladı diyebilirim... Kitabın benimle konuştuğunu, hatta dertleştiğini hissettim. Bunun ötesinde, sayfalar ilerledikçe pek çok ortak derde, cevabını aradığımız pek çok ortak soruya sahip olduğumuzu gördükçe, insan hikâyesinin zamandan berî olduğuna fazlasıyla ikna oldum. Zaten kitaba adını veren adanın da nerede olduğunu bilmiyoruz. Adada yaşayan yerel halkın, köylerin veya adaya en yakın şehrin de adını bilmediğimiz gibi... Baş karakterler Ivan ve Katarina'nın adını da ilk defa kitabın ortalarında öğreniyoruz. O vakte kadar adam, kadın, kocası veya karısı olarak geçiriyor yazar... Böylelikle kitabı eline alan her okurun Ivan veya Katerina olmasının, o isimsiz adanın bir sakini gibi yaşamasının önünü açıyor. (NOT: Bu zamansızlık hali, kitabın ne zaman yazıldığı konusunda merakımı hayli celbetti. Google araştırması ile 1974 yılında yazıldığını öğrendim. Keşke yayınevleri kitapların künye sayfalarına orjinal baskının ilk yayımlandığı tarihi de ekleseler...) --------------------- Kitap üzerinde mutlaka durmam gereken ikinci konu ise kitabın yazım tekniği... Romanımız 19 bölümden oluşuyor. Her bölüm, ana karakterlerimizin hayatlarından bir kesit sunuyor. Yani tüm bölümleri birbirine bağlayan ortak bir dil ve konu bütünlüğü mevcut. Ancak, beni oldukça etkileyen kısım, her bölümün kendi içerisinde bir öykü özelliği taşıması oldu. Sıradan bir bölümü açıp olay bütünlüğünden bağımsız bir şekilde okuyabilirsiniz. Okurken şu düşünce geçti kafamdan: Yazar bu kitabın içinde yer alan bölümlerden herhangi birisiyle istediği öykü yarışmasına katılabilir, hatta derece bile alabilirmiş... Gerçekten de o gözle bakıldığında ana karakterleri ve ana mekanı ortak, harika öyküler görebilirsiniz... Daha önce bu tekniği bu kadar başarılı yansıtan başka bir kitaba denk gelmedim ben... Bunun yanında, bir de yazarın karakter yaratma başarısına değinmeden geçemeyeceğim. Ivan ve Katarina zaten başlı başına çok iyi kurgulanmış iki karakter. O yüzden onun üzerinde fazla durmaya gerek yok. Ancak kitap içerisinde öyle orijinal karakterlere denk geldim ki, mesela 'Hayret Verici Olay' bölümündeki gelin karakteri, 'Solgun Kadın' bölümündeki Bayan Rujiç, 'Dostla Sohbet' bölümündeki yaşlı adam, uzun bir süre hafızamda yer edecek karakterlerden sadece ilk aklıma gelenler... Önünden gelip geçene 'Nasılsınız' diye soran ilham verici çeşme veya ölümden önce kendine sıcak bir yuva arayan yaşlı köpek ise kitaba çok farklı bir lezzet katan detaylardan bazıları... Bu anlamda kitap boyunca karakterler özelinde G.G.Marquez seviyesinde bir keyif aldığımı açıkça ifade edebilirim... Kitap özelinde sizinle paylaşmak istediğim detayları bu kadarla sınırlandırabilirim... Bu tür keşif kitaplarında kendi yaşadığım etkiyi herkesin yaşaması için kitabın içeriğine dair daha fazla detay vermemeyi tercih ediyorum... Son bölümde biraz da kitaptan bana kalanları dilim döndüğünce aktarıp son vapurunu kaçırmadan adadan ayrılmayı planlıyorum:) -------------------------- İlk ne zaman hayal kurduğumu hatırlamıyorum. Sanırım hayatta sahip olamayacağım birşeyler olduğunu fark ettiğim bir döneme denk gelir... Dönüp geriye baktığımda ve hayal yolculuğumda geriye doğru yürüdüğümde şunları görüyorum: Masumiyet çemberinden geçmiş ilk birkaç hayal denemesinden sonra yaş aldıkça bu hayallerin daha gerçekçi bir zemine oturtulması gerektiğini fark ediyorum. Zamanla hayallerin sayısı sayılamayacak kadar çoğalıyor... Bu hayaller, belli bir dönemin sonunda, daha fiyakalı ve daha somut bir anlam çağrıştırdığından dolayı olacak, yerini 'hedef'lerle bırakıyor... Artık 5 yıl veya 10 yıl sonrasını hayal eden değil hedefleyen biri oluyorum... Bunun da bir çeşit kandırmaca olduğunu ise gerçeklerin çevremde cirit attığı bir dönemde keşfediyorum... Evet, hedefler daha fiyakalı ama gerçekleşmediğinde üzerimde bıraktığı yük çok daha ağır... Ve yeniden güvenli durak olan hayallere dönüş devri başlıyor... Bu sefer daha temkinliyim. Kurduğum hayaller, yaşadığım hayatın birkaç tık üzerinde... Yani hedeflenebilir hayaller... Bugün geldiğim noktada ise kendimden çok çocuklarım adına hayal kurduğumu ve onların hayallerini gerçekleştirme motivasyonu ile hayata sarıldığımı net olarak görebiliyorum... Modern toplumun ortak hayali olan ileride küçük bir Ege kasabasına yerleşip domates, biber yetiştirip kümeste tavuk besleme hayali ise beyin nöronlarımın paslanmaması için şimdilik kendime ayırdığım tek hayal diyebilirim:) Yanlış anlaşılmak istemem; bu hayal resmigeçidini hayallerinize ket vurmak için sıralamadım... Hayal üzerine bir çeşit deneyim aktarımı yapmak istedim... Çünkü hayal kurmanın kendimize ait soyutlanmış bir dünyada kimi zaman tatmin eden, kimi zaman kamçılayan, kimi zamansa alternatif bir yaşam hediye eden yegane motivasyon kaynağı olduğu yönünde bir önkabul vardır... Ne kadar çok çeşidini tanıdık hayatımız boyunca... Bir astral seyahat gibi her an her yerde, her durumda bulunmanın, istediğimiz herhangi biri gibi olmanın ayrıcalığını yaşadık... Modası geçen hayalleri yenileriyle değiştirdik. Gerçek hayatın yenilmişliklerini, küskünlüklerini, sevgisizliğini, hak yiyişini, adaletsizliğini bir çırpıda yok ediverdik... Daha güzel evlerde oturup daha lüks arabalara bindik... En güzel kadınlar ve erkeklerle sardık etrafımızı... Sonsuz bilgi ve birikim kuşandık, her türlü yeteneği tattık, her çeşit makamın aranan ismi olduk... Velhasıl, hayatımız boyunca en çok biriktirdiğimiz şey hep hayallerimiz oldu... Peki hayal kurmak bir tuzak mıydı? Neoliberal düzenin bir çeşit teselli ikramiyesi veya kapital bir sofranın artıkları mıydı? Sıfır maliyetle çuvalla satılan ve her zaman alıcı bulan bir nesne miydi? Öyle ya, sürekli biriktirdiğimiz ama bir türlü harcama şansı elde edemediğimiz başka ne var ki şu dünyada? ---------------------- Ivan ve Katarina, işte tüm bu sorularla yüzleşmek için en uygun yaşlarını yaşayan iki yalnız insan, onların adası ise domates, biber ekilebilen, kümeste tavuk yetiştirilen ama yine de mutluluk denen duyguyu ortaya çıkaracak hormonları bir türlü besleyemeyen şirin bir adaydı... Hayalleri gerçeğe dönüştürmek için gidilen ada bir sürgün yerine dönüşebilir mi? Yemyeşil ağaçlar birer hapishane parmaklığına, deniz kenarına demir atmış tekneler birer gardiyana, uçsuz bucaksız deniz sanki maviye boyanmış bir duvara, 35 yıllık evlilik ise, biriken nefreti simsiyah bir duman gibi dışarıya savuran sönmeye yüz tutmuş bir köze dönüşebilir mi? Hayatta yarım bıraktıklarınız, hiç başlayamadıklarınız, olmak isteyip de olamadıklarınız, görmek isteyip de göremedikleriniz, yaşamak isteyip de yaşayamadıklarınız, karşınızdan size el sallayarak birer birer geçip gittiğinde; hayallerde inşa edilen sarayınızın duvarları yıkılmaya başladığında, ve yine o hayallerde kurduğunuz benlikleriniz teker teker ölüp toprağa karıştığında, saçını okşadığınız sevgiliniz bir başkasının koynuna girdiğinde, olmayan servetiniz de suyunu çektiğinde, işte o ada, ateşini hayallerin harladığı bir cehenneme dönüşüveriyor değerli dostlar... İşte bu noktada, bazen şu an yaşadığımız hayatın, hayalini kurduğumuz bir hayatın ta kendisi olduğunu hissetmemiz hatta buna kendimizi inandırmamız gerekiyor belki de... Bugün yaşayan, nefes alan, sahip olabildiği kadarına sahip olan, sahip olamadıklarına gıpta etmeyen, hayatta bir şey olma sorumluluğu taşımayan, kusurlarıyla barışık, dertleriyle anlamlı, yaratıldığı haliyle mutlu, başarabildikleriyle tatminkar, kendine ve çevresine verebildiği iyilik ölçüsünde zengin bir ben, neden bir hayalin başrolünde olmasın ki? Ve son söz... Eğer bir gün o şirin mi şirin adanızda kendinizle baş başa kaldığınız gün geldiğinde, 'bu dünyada ben de varım ve varolduğum için mutluyum' demek istiyorsanız lütfen kurduğunuz hayallerin sizi hayalperest yapmasına izin vermeyin... Çünkü yanlış kurulan hayaller, ileride yaşayacağınız hayal kırıklıklarının ilk adımı olabilir... Hepinize keyifli okumalar dilerim...
Ada
8.5/10 · 102 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
50 öğeden 1 ile 10 arasındakiler gösteriliyor.