Hızlı da gitsen yavaş da gitsen, aslında varacağın yere hep erken varmış olacaksın.”
Meša Selimović’in Ada’sı, ilk bakışta bir yalnızlık hikâyesi gibi görünse de aslında insanın kendinden kaçamadığını anlatan derin bir iç yolculuk. Yalnızlık, insanlardan uzaklaşmakla başlamaz; kalabalığın ortasında, kimseye değmeden yaşamakla başlar.
Şehirde bulamadıkları o sahici bağı adada da bulamazlar. Mekân değişir, ama insanın içindeki mesafe değişmez. Hatta en yakınında olanla bile tam anlamıyla temas edememek, yalnızlığın en ağır biçimine dönüşür.
Geçmiş, yaşlılığın omuzlarında taşınan bir yüke dönüşür. Gelecek ise artık bir ihtimal değil, yavaş yavaş silinen bir hatıradır. Çünkü hayali olmayan insan, geçmişte yaşamaya mahkûmdur.
Ama yine de…İçinde hâlâ bir arzu kalmışsa, umut da vardır.
Roman boyunca karakterler yalnızlıkla, fakirlikle, yaşlılıkla ve ölüm korkusuyla yüzleşir. Başta direnirler, kaçamazlar; sonra yavaş yavaş kabullenirler. Zamanla kavga etmeyi bırakırlar. Hayatın ve ölümün kendi sırasıyla ilerlemesine izin verirler.
Ve tam her şey bittiği sanılırken, insanın içinde küçük bir kıpırtı yeniden doğar: Güç. Arayış için güç olduğu müddetçe hiçbir şey sona ermiş değil. Peki ne bulacak ? Her şeyi. Biraz daha aramak gerek.
Belki de insan, hiçbir zaman tamamen tamamlanmaz.Belki de bütün mesele, varacağımız yeri bilmeden yürümeye devam edebilmektir.
Ve belki… aradığımız şeyi en son, en sessiz yerde bulacağız.
Kitap tavsiyedir efendim.