Adı:
Ada
Baskı tarihi:
Aralık 2020
Sayfa sayısı:
200
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786257854986
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Ostrvo
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Ketebe Yayınları
Eşekler ve köpekler ölür. Fırtınalar kopar. Aşk çok uzaktadır artık, kendisi için geriye ancak hayıflanma ve hasret kalan insan umduğu kahramanlığı hiç gösteremez. Adasını terk edemez. Özgür atlar vardır var olmasına ama avcılar dört bir yandan kuşatır onları, kementlerle avlar, köleleştirir. Özgürlük eski, silik bir rüyadır artık. Fallarda acı, hazin sonlar görünür hep.

Balkan edebiyatının önemli isimlerinden Meşa Selimoviç’in gidemeyenleri, ızdırapla hatırlayanları, çılgınca özleyenleri, akıbetini öfkeyle bekleyenleri, kabullenemeyenleri anlattığı Ada, ilk kez Türkçede.

“Günün birinde gideceğim.”
“Nereye?”
“Neresi olursa.”
“Ne zaman?”
“Hiçbir zaman.”
196 syf.
·3 günde·Beğendi·10/10 puan
Herhangi bir beklenti içine girmeden elime aldığım bu eseri okurken, senkronize bir şekilde bir evin çatısına tüneyen güvercinler gibi benim de zihnimde düşünce kuşları oradan oraya uçuşup durdular...

İncelemeye başlamadan önce, bu ay bu eseri çok başarılı bir çeviri ve baskı kalitesi ile dilimize kazandıran Ketebe Yayınları 'na ve eserin kitaplığım ile buluşmasına vesile olan değerli dostum Selman Ç. 'ye ayrı ayrı teşekkür ederim. Kitap zaten başlı başına çok değerli bir hediye iken bir de okur olarak o kitapla bir bağ kurabildiyseniz hediyenin kıymeti birkaç kat daha artıyor... Bu anlamda 2020 okuma yolculuğumun son durağında böyle harika bir kitaba denk geldiğim için kendimi çok şanslı hissediyorum...

O halde vakit kaybetmeden zihnimdeki güvercinleri kelimeler vasıtasıyla tekrar özgürlüğüne kavuşturmak adına ilk adımlarımı atabilirim...

-------------------

Georges Perec'in 'Şeyler' adlı eserinde şöyle bir cümle geçer;

“Çok şey vadeden ve hiçbir şey vermeyen bu dünyada gerilim çok fazlaydı.”

Ada , işte bu cümlenin romana bürünmüş hali gibiydi. Kitabın baş karakterleri Ivan ve Katarina'nın hem kendi iç dünyalarında hem de dış çevrede yaşadıkları, o gerilime tutulmuş bir ayna gibi yansıtıyordu her şeyi... Hiçbir gizem, suç unsuru, cevapsız telefonlar ya da isimsiz mektuplar olmadan da, yani sadece yaşayarak, hem de dümdüz bir şekilde yaşayarak bu gerilimi hissetmeniz mümkün... Bunun için hayatın size vadettikleri ile verdikleri arasındaki mesafeyi, yani o uzun ve ıssız yolu adımlamanız yeterli...

Buraya daha sonra dönmek üzere şimdilik bir virgül atıp, biraz kitabın yazarından ve yazım tekniğinden bahsetmek istiyorum.

Meşa Selimoviç Bosna Hersek doğumlu ama kendini Sırp olarak tanımlayan bir yazar. Balkan topraklarına has o kültürel ve kimliksel çeşitlilikten payına düşeni almış bir isim... Balkanlar'dan gelen soğuk ve yağışlı havaya küçük yaşlardan beri aşinayım:) Balkanlar'ın, dünyaya sadece soğuk ve yağış göndermediğini; özellikle sanat ve kültür dünyasına yaptığı katkıyı biraz gecikmeli olarak üniversite yıllarında keşfettim. Tekrar tekrar seyredilen Emir Kusturica filmleri; 'Harbiye Açık Hava'da coşkuyla seyredilen Goran Bregovic konserleri derken, zaten ortak bir tarih ve kültür birikimine sahip olduğumuz Balkan coğrafyasına karşı gittikçe artan, çok daha sıcak duygular besledim.

Selimovic'in 'Ada'sında ise Balkan edebiyatının çok farklı bir damarını keşfetmiş oldum. Çünkü Ada, zamandan ve mekandan soyutlanarak yazılmış bir eser. Yani demek istediğim, yazar eseri kaleme alırken evrensel bir dil kullanarak direkt insana ve insanın sıradan yaşamına hitap etmiş. Araya Balkan yemekleri, Balkan müzikleri, Balkan şehirleri, hiç kimsenin anlamayacağı Balkanlara has diyaloglar serpiştirme ihtiyacı duymamış... İyi ki de böyle yapmış... İnsan yaşamı, dünyanın her yerinde kültüre, coğrafyaya, yaşam biçimine göre farklılık gösterebilir ama insanın hikayesi bir yerde ortak, evrensel bir hikayedir. Kurulan hayaller farklıdır ama hayal kurma ihtiyacını doğuran duygular ortaktır. Pişmanlıklar, kırılganlıklar, küçük mutluluklar, sevgi ihtiyacı ve insanın kendine karşı hissettiği acıma duygusu da öyle...

İşte bu nedenle, yerelleşme kaygısından uzak, sapından çöpünden ayıklanmış ve salt insana odaklanan bu dil, daha kitabın ilk sayfalarından itibaren beni de kıskıvrak yakaladı diyebilirim... Kitabın benimle konuştuğunu, hatta dertleştiğini hissettim. Bunun ötesinde, sayfalar ilerledikçe pek çok ortak derde, cevabını aradığımız pek çok ortak soruya sahip olduğumuzu gördükçe, insan hikâyesinin zamandan berî olduğuna fazlasıyla ikna oldum.

Zaten kitaba adını veren adanın da nerede olduğunu bilmiyoruz. Adada yaşayan yerel halkın, köylerin veya adaya en yakın şehrin de adını bilmediğimiz gibi... Baş karakterler Ivan ve Katarina'nın adını da ilk defa kitabın ortalarında öğreniyoruz. O vakte kadar adam, kadın, kocası veya karısı olarak geçiriyor yazar... Böylelikle kitabı eline alan her okurun Ivan veya Katerina olmasının, o isimsiz adanın bir sakini gibi yaşamasının önünü açıyor.

(NOT: Bu zamansızlık hali, kitabın ne zaman yazıldığı konusunda merakımı hayli celbetti. Google araştırması ile 1974 yılında yazıldığını öğrendim. Keşke yayınevleri kitapların künye sayfalarına orjinal baskının ilk yayımlandığı tarihi de ekleseler...)

---------------------

Kitap üzerinde mutlaka durmam gereken ikinci konu ise kitabın yazım tekniği... Romanımız 19 bölümden oluşuyor. Her bölüm, ana karakterlerimizin hayatlarından bir kesit sunuyor. Yani tüm bölümleri birbirine bağlayan ortak bir dil ve konu bütünlüğü mevcut. Ancak, beni oldukça etkileyen kısım, her bölümün kendi içerisinde bir öykü özelliği taşıması oldu. Sıradan bir bölümü açıp olay bütünlüğünden bağımsız bir şekilde okuyabilirsiniz. Okurken şu düşünce geçti kafamdan: Yazar bu kitabın içinde yer alan bölümlerden herhangi birisiyle istediği öykü yarışmasına katılabilir, hatta derece bile alabilirmiş... Gerçekten de o gözle bakıldığında ana karakterleri ve ana mekanı ortak, harika öyküler görebilirsiniz... Daha önce bu tekniği bu kadar başarılı yansıtan başka bir kitaba denk gelmedim ben...

Bunun yanında, bir de yazarın karakter yaratma başarısına değinmeden geçemeyeceğim. Ivan ve Katarina zaten başlı başına çok iyi kurgulanmış iki karakter. O yüzden onun üzerinde fazla durmaya gerek yok. Ancak kitap içerisinde öyle orijinal karakterlere denk geldim ki, mesela 'Hayret Verici Olay' bölümündeki gelin karakteri, 'Solgun Kadın' bölümündeki Bayan Rujiç, 'Dostla Sohbet' bölümündeki yaşlı adam, uzun bir süre hafızamda yer edecek karakterlerden sadece ilk aklıma gelenler... Önünden gelip geçene 'Nasılsınız' diye soran ilham verici çeşme veya ölümden önce kendine sıcak bir yuva arayan yaşlı köpek ise kitaba çok farklı bir lezzet katan detaylardan bazıları... Bu anlamda kitap boyunca karakterler özelinde G.G.Marquez seviyesinde bir keyif aldığımı açıkça ifade edebilirim...

Kitap özelinde sizinle paylaşmak istediğim detayları bu kadarla sınırlandırabilirim... Bu tür keşif kitaplarında kendi yaşadığım etkiyi herkesin yaşaması için kitabın içeriğine dair daha fazla detay vermemeyi tercih ediyorum...

Son bölümde biraz da kitaptan bana kalanları dilim döndüğünce aktarıp son vapurunu kaçırmadan adadan ayrılmayı planlıyorum:)

--------------------------

İlk ne zaman hayal kurduğumu hatırlamıyorum. Sanırım hayatta sahip olamayacağım birşeyler olduğunu fark ettiğim bir döneme denk gelir... Dönüp geriye baktığımda ve hayal yolculuğumda geriye doğru yürüdüğümde şunları görüyorum: Masumiyet çemberinden geçmiş ilk birkaç hayal denemesinden sonra yaş aldıkça bu hayallerin daha gerçekçi bir zemine oturtulması gerektiğini fark ediyorum. Zamanla hayallerin sayısı sayılamayacak kadar çoğalıyor... Bu hayaller, belli bir dönemin sonunda, daha fiyakalı ve daha somut bir anlam çağrıştırdığından dolayı olacak, yerini 'hedef'lerle bırakıyor... Artık 5 yıl veya 10 yıl sonrasını hayal eden değil hedefleyen biri oluyorum... Bunun da bir çeşit kandırmaca olduğunu ise gerçeklerin çevremde cirit attığı bir dönemde keşfediyorum... Evet, hedefler daha fiyakalı ama gerçekleşmediğinde üzerimde bıraktığı yük çok daha ağır... Ve yeniden güvenli durak olan hayallere dönüş devri başlıyor... Bu sefer daha temkinliyim. Kurduğum hayaller, yaşadığım hayatın birkaç tık üzerinde... Yani hedeflenebilir hayaller... Bugün geldiğim noktada ise kendimden çok çocuklarım adına hayal kurduğumu ve onların hayallerini gerçekleştirme motivasyonu ile hayata sarıldığımı net olarak görebiliyorum... Modern toplumun ortak hayali olan ileride küçük bir Ege kasabasına yerleşip domates, biber yetiştirip kümeste tavuk besleme hayali ise beyin nöronlarımın paslanmaması için şimdilik kendime ayırdığım tek hayal diyebilirim:)

Yanlış anlaşılmak istemem; bu hayal resmigeçidini hayallerinize ket vurmak için sıralamadım... Hayal üzerine bir çeşit deneyim aktarımı yapmak istedim... Çünkü hayal kurmanın kendimize ait soyutlanmış bir dünyada kimi zaman tatmin eden, kimi zaman kamçılayan, kimi zamansa alternatif bir yaşam hediye eden yegane motivasyon kaynağı olduğu yönünde bir önkabul vardır... Ne kadar çok çeşidini tanıdık hayatımız boyunca... Bir astral seyahat gibi her an her yerde, her durumda bulunmanın, istediğimiz herhangi biri gibi olmanın ayrıcalığını yaşadık... Modası geçen hayalleri yenileriyle değiştirdik. Gerçek hayatın yenilmişliklerini, küskünlüklerini, sevgisizliğini, hak yiyişini, adaletsizliğini bir çırpıda yok ediverdik... Daha güzel evlerde oturup daha lüks arabalara bindik... En güzel kadınlar ve erkeklerle sardık etrafımızı... Sonsuz bilgi ve birikim kuşandık, her türlü yeteneği tattık, her çeşit makamın aranan ismi olduk... Velhasıl, hayatımız boyunca en çok biriktirdiğimiz şey hep hayallerimiz oldu...

Peki hayal kurmak bir tuzak mıydı? Neoliberal düzenin bir çeşit teselli ikramiyesi veya kapital bir sofranın artıkları mıydı? Sıfır maliyetle çuvalla satılan ve her zaman alıcı bulan bir nesne miydi? Öyle ya, sürekli biriktirdiğimiz ama bir türlü harcama şansı elde edemediğimiz başka ne var ki şu dünyada?

----------------------

Ivan ve Katarina, işte tüm bu sorularla yüzleşmek için en uygun yaşlarını yaşayan iki yalnız insan, onların adası ise domates, biber ekilebilen, kümeste tavuk yetiştirilen ama yine de mutluluk denen duyguyu ortaya çıkaracak hormonları bir türlü besleyemeyen şirin bir adaydı... Hayalleri gerçeğe dönüştürmek için gidilen ada bir sürgün yerine dönüşebilir mi? Yemyeşil ağaçlar birer hapishane parmaklığına, deniz kenarına demir atmış tekneler birer gardiyana, uçsuz bucaksız deniz sanki maviye boyanmış bir duvara, 35 yıllık evlilik ise, biriken nefreti simsiyah bir duman gibi dışarıya savuran sönmeye yüz tutmuş bir köze dönüşebilir mi?

Hayatta yarım bıraktıklarınız, hiç başlayamadıklarınız, olmak isteyip de olamadıklarınız, görmek isteyip de göremedikleriniz, yaşamak isteyip de yaşayamadıklarınız, karşınızdan size el sallayarak birer birer geçip gittiğinde; hayallerde inşa edilen sarayınızın duvarları yıkılmaya başladığında, ve yine o hayallerde kurduğunuz benlikleriniz teker teker ölüp toprağa karıştığında, saçını okşadığınız sevgiliniz bir başkasının koynuna girdiğinde, olmayan servetiniz de suyunu çektiğinde, işte o ada, ateşini hayallerin harladığı bir cehenneme dönüşüveriyor değerli dostlar...

İşte bu noktada, bazen şu an yaşadığımız hayatın, hayalini kurduğumuz bir hayatın ta kendisi olduğunu hissetmemiz hatta buna kendimizi inandırmamız gerekiyor belki de... Bugün yaşayan, nefes alan, sahip olabildiği kadarına sahip olan, sahip olamadıklarına gıpta etmeyen, hayatta bir şey olma sorumluluğu taşımayan, kusurlarıyla barışık, dertleriyle anlamlı, yaratıldığı haliyle mutlu, başarabildikleriyle tatminkar, kendine ve çevresine verebildiği iyilik ölçüsünde zengin bir ben, neden bir hayalin başrolünde olmasın ki?

Ve son söz... Eğer bir gün o şirin mi şirin adanızda kendinizle baş başa kaldığınız gün geldiğinde, 'bu dünyada ben de varım ve varolduğum için mutluyum' demek istiyorsanız lütfen kurduğunuz hayallerin sizi hayalperest yapmasına izin vermeyin...

Çünkü yanlış kurulan hayaller, ileride yaşayacağınız hayal kırıklıklarının ilk adımı olabilir...

Hepinize keyifli okumalar dilerim...
196 syf.
·4 günde·Beğendi·9/10 puan
Bir kitabın en mühim görevi okura sorular sordurmak olabilir. Görevini layıkıyla yerine getiren Ada’nın bende bıraktığı izleri sizlerle paylaşmak istiyorum. Zihnimde onlarca cümle uçuşup birbirine karışırken, bu pandemi döneminde sosyal bağlarımızın ne kadar önemli olduğunu anlamaya müsait ruh halimle, kitap hedefini 12’den vurdu diyebilirim. Ketebe Yayınları oldukça iyi bir kitabı dilimize kazandırmış ve değerli Selman Ç. bana -muhtemelen fark etmeyeceğim- bu kitabı hediye ederek kitaplığıma bir değer daha katmıştır, teşekkür ediyorum.

Elime kalem aldıran kitapları ayrı bir kıymette görüyorum. Çünkü bu benim için; okuru harekete geçirmek, onu rahatsız etmek, sorgulatmak, bazen bir sancı vermek ve sonucunda aydınlığın doğmasına vesile olmak anlamına geliyor. Kalemimle zihnim aynı hızda olsaydı eğer daha fazla düşünceyi not edebilirdim; lakin şimdi yakalayabildiklerimle yetineceğim.

***
İhtiyaçlar ve Okumak

İnsan, ihtiyaçlarının çokluğu ile yaşar. Fiziksel ve psikolojik olarak ayırdığımız bu ihtiyaçlarda, hepimizin bildiği gibi öncelik bedenimizin ihtiyaçlarıdır; doymak, ısınmak, su içmek vs. Örtünmek ve barınmak güvende hissettirir, doyunca başımızı kaldırır ve dünyayı algılarız. Peki, ısındık-doyduk, bitti mi? İnsan için sohbet, bülbül için ötmek gibidir; bülbül güle olan aşkını şakımasa ölürmüş. İnsan da duygularını paylaşamasa zaman içinde ölüyor. Ruhu doymamış ve artık açlığının ıstırabı kalbini kavuran insanlar derin bir ümitsizliğe düşerler. İki lokma ekmeği bölüşmek, bir tas çorbayı dahi birlikte içmek güzeldir. Gözden göze akan enerji o kadar değerlidir ki yeter ki biri görsün bilsin diye bugün sosyal medyada fotoğraflar uçuşmakta. Bencilce de olsa dostça da olsa insan görülmek, bilinmek, var olmak ister. Varlığının farkında olsunlar ister. Bu teknoloji çağında paylaşmak bir diğerinde öyle ya da böyle var olmaktır.

Peki neden okuruz? Bende konu dönüp dolaşıp bu noktaya geliyor; çünkü okumak doyurur, buldurur, gördürür. Okumak, bir vakti değerli geçirmekten çok daha fazlasıdır. İnsan bir kitaba elini uzattığında, aslında aradığı anlamlı bir sestir. Soğuk bir bilgiye, ruhsuz bir romana yöneliş değildir; kendi cinsinden olan başka bir varlığa, bir insanadır bu uzanış. ‘’Karanlık hep vardır, ısrar eden ışıktır.’’ Okumak meşaledir. Ruhunu, zihnini, kalbini doyuranlar içsel olarak daha aydınlık daha güçlü olurlar. Herkesin yaşadığı müddetçe bir ışığı olur; kiminin içinde mum yanar kiminin içinde meşaleler, o kutlu kişilerdir ki ruhlarından fışkıran ışık güneş gibidir ve çevrelerini her manada aydınlatırlar. Yazar; sese ses, cana can olmaya gelendir. Bu yüzden insanın hayatla ilişkisidir okumak. En iyi hissettiğim zamanlar zihnimdeki okuma planlarını hayata geçirdiğim ve okuduklarımı paylaşabildiğim, konuşabildiğim insanların olduğu zamanlarmış meğer. Hepimizin aradığı bir mana var; en cahilimizin de en bilginimizin de peşinde olduğu hakikattir. Bunları söyleme sebebim; bu kitapla hayatımı ve diğer hayatları, adeta bir süzgeçle yeniden gözden geçirmiş olmamdır. Anladım ki insanın özünde ihtiyaç duyduğuyla dışa yansıttığı çok başka. Yalnızlığın seçilmiş olanı güzeldir. Fazlası kalbi çöle döndürür.

***
Bir Issız Ada Çizeriz

Ada metaforu birçok kez kullanılmış, üstünde düşünülmüş, hatta anketler yapılmış ve sorulmuştur: ‘’Issız bir adaya düşseniz yanınıza alacağınız üç şey nedir?’’ [Ben adada su olacağını varsayarak patates, tuz ve çakmak alırdım. :)] Bu adaysa ıssız değil; insan içindeyken insandan uzakta olmanın, hem simgesel hem gerçekçi bir tutumla anlatımını sunarak, bize eylemlerimiz ve ilişkilerimiz arasında gidip gelen bir soru yağmuru bırakıyor. İnsanın diğer insanlardan soyutlanmış bir hayat yaşaması bir yere kadar mümkün olsa da, bir yerden sonra zihin değirmen taşının içindeki bir buğday tanesi gibi, gün be gün kendisini öğütüyor. Ayrıca çalışmanın hayati önemi de işlenmiş kitapta. Basında da ünlü kişilerden şu sıralar sık sık duyduğum ve kitapla ilişkilendirdiğim ifadeler var: Çalışan, üreten insan olmak… Hayatı izlemek değil, hayatın tam içine karışmak. Ölene kadar öyle ya da böyle insana meşgale ve ilişkiler gerek. İnsan işe yaramadığını hissettiği an yaşamak önemini yitiriyor. Bu yüzden bir sese de işe de ölene değin ihtiyaç var. Yaşlı olup eş derdine düşen erkeklere çoğumuz küçümseyen gözlerle bakarız. Ama anlamak gerek, evden gelecek olan bir sesin bir soluğun farkında o insanlar. Genelde yaşlı kadınlar yaşlı adamlara nazaran çocuklarının yanında daha kolay yer bulurlar, bu yüzden koca derdine düşmezler. (Eh toruna bakacak, yemek yapacak, bir de üstüne bundan para almayıp gocunmayacak kim var?) Birlikte içilecek bir çaydır hayatı bu kadar katlanılır kılan. İşte kitaptaki çiftimiz hem insanın evlilik içindeki varlığının önemini hem de sohbetin değerini bize usul usul akan bir sakinlikte anlatıyor. Bazen sessizlik de kulakları yırtabilir. Seçtikleri hayatı çıldırmayacak kadar yalnız, ölmeyecek kadar birlikte yaşayan insanlar...

***
Değinmek istediğim konulardan biri evlilik üzerine. Erkek karakter soğuk ve sığ, kadın karakter renksiz ve sığ ve tabak çanak der gibi sevgilim diyen bir hanım. (İngilizceye ‘’honey’’ diye çevrilmişse çok gülerim.) Eşiyle yılları birlikte geçirseler de bende uyanan düşünce en başından beri hiç birlikte olmadıkları yönünde. En başında evlilik teklifinde hayır yoktu ki: ‘’Evlenelim mi?’’, ‘’Fakat tanışmıyoruz.’’, ‘’Olsun evlenince tanışırız.’’, ‘’Tamam.’’ Ne kadar gerçekçi bir başlangıçları olduğu tartışılır ki tam olarak puan kırdığım noktadır ilişkilerindeki bu yapaylık; ilerleyen sayfalarda adamın soğukluğunun, kadının metaneti ve pasifliğinin aralarındaki ilişkinin yapısını ve son durumunu belirlediği bir gerçek. Hem evliliklerinde yalnızlar hem kendi ailelerine karşı çok ilgisizler. Komşum bana selam vermedi diye düşünenler, kaç kere selam vermeyi denediklerini de düşünmeliler. Bu çiftimiz oturdukları yerde bir gün biri gelir de hal hatır sorar mı diye bekliyor. En sonunda da ümidi kesiyor. Şehirdeki hayatlarında da durum aynı, adadaki hayatlarında da. Akşama kadar iskambil kağıdıyla oynayacağına komşuna birkaç meyve götür bir selam ver. Tamam yokluk var fakat elinden gelen neyse odur, yarım elma gönül alma. Bunlar kendilerini her şeyden soyutlamış, yakın akrabalarından dahi bihaber (insan öpöz yeğenini bilmez mi), akşama kadar ancak ye iç güneşlen yat, arada bahçeyi belle tavukları yemle, akşam iki patates haşla anlayışında olan, kendi aralarında dahi doğru düzgün sohbeti olmayan bir çift. Neden peki? İnsan kendisini herkesten bu kadar soyutlarsa elbette konuşacak konu bulamaz. Ne anlatacaksınız ki? Kitap yoktuysa yürüyüş de mi yapamıyordunuz? Pandemi vardı da hes kodunuz yoktu diye köyün içine mi inemiyor, her kapıdan döndürülüyordunuz? Paralarının bereketi yoktu bereketi! Kadının varlığından haberi olmadığı yeğeni geldiğinde, çiftimiz apaçık yatıracak yerimiz yok diyerek, görgü dediğimiz insanlıklarının da kıt olduğunu gösterdiler. Delikanlı girişken bir karakterdi. Kısa ziyaretinde kendisine yer oluşturmayı iletişimindeki kuvvetle başardı ve çiftimiz belki yıllar sonra ilk defa yaşadıklarını fark ettiler. Çünkü sohbet edebildiler. İnsanların aklını pazara çıkarmışlar, herkes dönmüş kendisininkini satın almış derler. Evet kendi aklımız güzeldir, iyidir, hoştur ama başka insanların fikirleri, bakış açıları, anıları, karakterleri paletimizde olmayan farklı renkler gibidir. Delikanlı bunlara üniversitedeki eğitiminden, ülkeden, Dostoyevski’den, başka yazar ve kitaplardan bahsettikçe ikisi de o kadar mutlu oldular ki, adeta solukları denizin altında kesilmiş de sudan kurtulmuşçasına nefes aldılar. Bu kısım ''Yaşlı Mandarin Ölmeli Mi?'' bölümünde işlenmişti. En beğendiğim bölümlerden biri oldu. Sosyoloji öğrencisi olan bu konuşkan, sıcak ve dokunaklı gencin, alelade bir tavırla söyledikleri, çoğunu anlamasalar dahi sırf kendileriyle konuştuğu için hoşlarına gidiyor, her şey aynı olmasına rağmen çok şey farklıymış gibi geliyordu. İşte bu yüzden sohbetin değeri altındır.

***

Çiftin arasındaki ilişki kasvetli olmamakla beraber ruhsuz, gün doldurmak için yaşanan, erkek karakterin olduğu kısımlarda yalnız yaşamaktan her türlü iyidir diye görülen bir anlayışta sürüyordu. Kadın içinse; kocaydı işte. Bir insanı yanınızda istemenizin sebebi sadece sizin menfaatlerinize katkısı olmamalı. İşte bu ilişkiyi ikisine de tat vermez hale getiren buydu. Yıllar devrildikçe eşler birbirinin bir uzvu gibi kanıksanabilir, alışılabilir. Kendi elimiz ayağımız nasıl bizi heyecanlandırmazsa elbette eşler de heyecanı gençlikte bırakabilirler. Ama nasıl ki elimiz çatlamasın diye krem süreriz, nasıl ki bir yerimiz yaralanınca pansuman yaparız, bir nevi ilişkiler de bir tatlı kelamla bakımını yapar diyebiliriz. Heyecanlar, gizemler, meraklar bir yere kadar. Zaten birçok çiftin de yaşayıp gördüğü üzere sefalet kapıdan girdi mi mutluluk bacadan çıkıp gidiyor. Bütün devletlerin halkların mutluluğunu düşündüğü bir çağda, ayçiçek yağının fiyatıyla meşgul olan evlerde edilecek sohbet de yine para yine para.

***

Diğerleri

Kitap iki ana karakter ekseninde şekillense de, bazen bir insan bazense bir hayvan karakterin hikayeye dahil olmasıyla, sıkıcılıktan uzak ve ilgiyi taze tutan bir yapıda ilerlemiş. Kitabı bu yüzden de çok sevdim. Her biri farklı anılarıyla, farklı ruh halleriyle, farklı mesajlarıyla okura o kadar iyi düşünceler sağlıyordu ki, bunu ancak bu kitabı okuyanlar bilebilir.

Tek bir ömrümüz var, bunu sadece kendimizi biyolojik olarak ayakta tutarak kullanmak hem kendimize hem diğerlerine haksızlıktır. Ben bir insanın iyi olmasının onun görevi olduğuna inananlardanım. Komşumuza bir tebessüm etmek, hal hatır sormak, asansöre binerken merhaba demek evet görevdir. Allah ağız vermiş, herkes trafikte küfrederken çok bonkör ama selam vermeye gelince cırcır böceklerinin ıslık çaldığı sahne. Bir hayvanın önüne iki kap yemek koymak, su vermek evet görevdir. Yaşamak ve sadaka iç içedir. İçinizde tuttuğunuz canın sadakasını vereceksiniz! Ruhsuz binaları gökyüzünü çalarak diken kapitalist düzene inat, hepimiz evlerimizde-balkonlarımızda daha çok çiçek yetiştirelim ki, yoldan geçenin gözünden kalbine huzurlu hisler aksın. Evet diğerleri önemlidir. Çünkü biz de bir başkası için diğeriyiz.

***

Yalnızlığın da Bir Sınırı Olmalı

Güzel olan seçilmiş yalnızlıktır. Yalnızlığa mahkum edilmek çok büyük bir cezadır. Basit denebilecek bir hastalık insanı yıkabilirken, çok ağır bir hastalık da çevremizden gelen destekle aşılabilir. Manevi güç insanın sadece kendine özgüveni ile açıklanamaz. İnsanı güçlü yapan sevgidir. Kalabalıklar içinde huzursuz hissettirense sevgisizliktir. Herkes ama herkes en az bir kişi tarafından sevilmelidir ki içinde yaşama gücü olsun. Esirgediklerimizi bir gün bizden esirgediklerinde şapkayı önümüze eğip düşünme vakti geldi demektir. Kitapta bir karakter öldükten üç gün sonra evine giren hırsız tarafından bulunuyor. Ne ironik değil mi? Ancak kendisinden menfaati olan biri tarafından ölü bulunmak… Hani derler ya ölürken bir bardak su uzatanınız olsun. Ama suyu uzatan da bunu yüksünmeden yapsın. Bu yüzden gençliğinde kahrımızı çeken ana babalarımıza hürmetimizi esirgemeyelim. Elbette herkesin annesi babası mükemmel ya da merhametli değil biliyorum, ama zalim insanlar değilseler, hakları vardır demektir. Yaşlı ve yalnız olanları görünce hissettiğim duygu tamamen utanç.

***

Yan karakterlerden biri adada lüks bir evde yaşayan bir aile. Daha doğrusu karı-koca ve kocanın teyzesi. Koca mı daha patolojik bir vakaydı teyzesi mi bilmiyorum ama okurken bir kısımda epey güldüm, kalan kısımda da afakanlar geçirdim desem yeridir. Hani sürekli konuşan, mütemadiyen haklı, karşılıklı bir konuşmanın mümkün olmadığı, içindeki sevgisizliğin yüzüne bir karalık olarak oturduğu, halkımızın nursuz diye isimlendirdiği, yaşam enerjisini yanındaki insanların ruhlarını emerek yaşayan, bir naneye yaramayan tipler vardır, ‘’Konu ne olursa olsun her konuda her zaman o haklıydı. İnsan onu ya öldürmek ya da dinlemek zorundaydı. Üçüncü bir seçenek yoktu.’’ (Sy 134.) İşte o ruh emiciyi Harry Potter görseydi bayılmaz doğrudan ölürdü. Teyzeden sonra adamdan bahsetmek istemiyorum. Burada kadın karakter iki ruh emiciyle yaşarken fonda ‘’Her şeyin bedeli var, güzelliğinin de. Bir gün gelir ödenir, öde Firuze’’yi dinliyoruz.

***

Eşek ve köpeğin olduğu bölümler, yine insanın merhametsizliğinin ve benciliğinin davranışlarına nasıl yansıyabileceğini, oldukça etkileyici bir biçimde anlatarak okuru sarsıyor. Hangisine daha çok üzüleyim bilemedim. Sanırım köpeğe bir tık daha fazla içim yandı. Dili dişi olmayan, size derdini gözleriyle birkaç küçük hareketle anlatan varlıklardır hayvanlar. Etmeyin eylemeyin, merhamet edin, ne olur sanki? İnsan ki vefasını insandan esirger, Allah’ın bizlere emaneti olan bu güzel varlıklara neler etmez?

***

Oğullar, gelinler, kalanlar ölenler her birine değinmeye güç yetmez. Son olarak kilise gibi bir ibadethanenin toplumu bir arada tutmak için nasıl değerli olduğu, insanların birbirleriyle ilişki kurmak için bir konuya ihtiyaç duymaları, bazen vazgeçmenin bazense inat etmenin önemi, en çok da hal hatır ne demek bunun çok güzel işlendiği bir kitap okudum.

Yalnızlık Allah'a mahsustur.
Herkese keyifli okumalar diliyorum.
200 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10 puan
Meşa Selimoviç...
Bosna'nın en önemli yazarlarından biri. Gerçi yazar kendisini "Sırp yazar" olarak tarif ediyor. Bazı kişiler Derviş ve Ölüm romanına istinaden kendisine Yaşar Kemal benzetmesi de yapmış.
Şu açıklamasını okuduktan sonra ve Bosna-Sırp meselesi ve bu konudaki düşünce yapısı itibariyle bana da Yaşar Kemal'i andırdı.

“Müslüman ailedenim, ama milletim Sırptır. Yazar olarak da Sırbım. Yazılarım ve yapıtlarım ise Bosna Hersek’e aittir. Her iki topluma bağlı olduğumu gizleyemem, ama bu benim özel hayatımdır. İnsanlar bu durumu farklı
yorumlayabilirler. Benim yüzümden başkalarının zarar görmesini tabii ki istemem.
Anayasada da şöyle belirtilmiyor mu?
Toplumda; özgürlük, düşünce, ırk, dil, din ayrımı yapılmamalı. Eğer benim bir hatam varsa, diğerleri neden çeksin? Beni var eden dinime ve hüviyetime bağlı kalmak kadar doğal ne olabilir? Bu iki şeyi birbirinden ayırmaya kalkan olursa, sanırım Anayasa’nın bana verdiği özgürlüğe karşı gelmiş olacaktır.”

Derviş ve Ölüm romanını okumadım ama bu kitabından sonra kesinlikle onu da okuyacağım. Yazarın ülkemizde büyük oranda Derviş ve Ölüm romanıyla ön plana çıkmış olması bizdeki çeviri eksikliğinden de kaynaklanıyor sanırım ama Ketebe Yayınları ilk önce öykülerinin yer aldığı Kızıl Saçlı Kız sonra da Ada romanını Türkçemize kazandırarak önemli bir işe imza atmıştır.

Ufak çaplı da olsa yazardan bahsettikten sonra yavaş yavaş kitaba geçelim.
Kitapta iki ana karakterlerin bir nevi iç dünyasına yolculuk yapıyoruz. İç dünya deyince de akıllara hemen Dostoyevski geliyor. Evet yazar da kendisinden oldukça etkilenmiştir. Kitapta da ahlak konusu ele alınınca Dostoyevski'ye atıfta bulunuyor.
"Dostoyevski der ki: "Hayır! Güce dayalı ahlak, etik değildir. Ahlak, insanın özüdür. Hakiki insan ahlakı, sebebi ne olursa olsun başka bir insana kötülük edilmesine müsaade etmez. Büyük bir amaç için olsa bile.”
Yazardan etkilenmesi de yazımına yansımış. Ayrıca dil hassasiyeti olan bir yazar. Kendimi bildim bileli dil konusunda farklı şeyler deneyen, kelimeleri farklı kalıplara sokup onlara farklı anlamlar kazandıran yazarları sevmişimdir. Ada romanında da zaman zaman bu zevki yaşadım. Şu kısım oldukça etkileyiciydi. Cümlenin sonuna doğru kelimeler adeta devleşmiş.
"Ölümden önceki, o nihai yalnızlıktan önceki yalnızlık korkunç olmalıydı. Yanı başında kimse olmadığını ve olmayacağını biliyordu. Kendisine başka birinin eli uzanmadan, onu teskin edip aldatacak sözler olmadan, çıplak duvarların zalim refakatinde ve korkunç ölümün giderek daha da acımasızlaşan busesi eşliğinde yok oluşun demir pençesine takılacağını biliyordu."

Romanın isminin Ada olması olayların Adada geçmesinden ziyade bana göre bir metafor. Ada ilk etapta huzuru çağrıştırsa da yalnızlığı, sessizliği, insanlardan uzaklığı da akıllara getiriyor. Gerçi "zaten bunların hepsi huzur" diyebilirsiniz :) Haklısınız ne diyeyim :)
Ada deyince de bizde ilk olarak akıllara Sait Faik geliyor. Adalı Sait. (Bunun konumuzla ne alakası var inanın bilmiyorum)

Neyse devam edelim. Roman 18 bölümden oluşuyor. Her bölümü ayrı olarak değerlendirmek de mümkün aslında. Ana tema olarak aşk, iyilik, ölüm, varlık, yalnızlık, yaşlılık, özgürlük, zamansızlık, hayaller ve hayal kırıklıkları konularını görüyoruz.
İlk bölümde iki ana karakterin adeta birbirinden ayrı iki ada olmalarına, onca yıl sonra birbirlerine yabancı olduklarını farketmelerine şahit oluyoruz.
"Adada şehir hayatının canlılığını özlüyorlar, şehirdeyse adadaki huzuru. Fakat her yerde yabancı, yalnız ve yerini yadırgamış hissediyorlardı. Belki de başka türlüsü mümkün değildi. Yalnızlıktan korkuyorlardı fakat aynı ölçüde yabancılardan da korkuyorlardı. İnsan insanın engelidir."

Sonrasında erkek karakterin gençlik yıllarına ve eşi ile tanışmaları, evlenmeleri, çocukları ve onların ebeveynlerine karşı birer yabancıymış gibi davranmaları, karakterlerin de kendilerini onlardan soyutlayıp bir adada yaşamaya başlamalarını görüyoruz. Bunların her biri ayrı bir başlık altında yazar anlatıcının ağzından anlatılıyor, anlatıcı zaman zaman ise bazen ilginç ve karşıt diyaloglarla bu anlatımını destekliyor.

Zaman zaman sorduğu sorularla okura yaşamı içinde neyin doğru neyin yanlış olduğunu sorgulatıyor.
Bu bağlamda Yaşlı Mandarin Ölmeli mi? bölümü oldukça çarpıcı.
Mandarin (Yüksek Çin Bürokratı)
Yazar bu bölümdeki anlatımı ve diyaloglarıyla insanların ilk başta Mandarin'in ölümüne karşı çıksalar da çıkarları uğruna, verdikleri bu karardan nasıl geri adım atabildiklerini gösteriyor bize.

Başka bir soruda da insanın var olma amacını, dünyada kapladığı yerin ne anlama geldiğini sorgulatıyor.
"Hiçbir şeyin olup bitmediği bir hayatta uzun yaşamak mı yoksa kayan bir yıldız gibi bir dakikalığına da olsa yanıp alevlenmek ve göğü aydınlatmak mı daha iyi?"

Başta dil hassasiyetine değinmiştim. Yazar da romanın içinde kelimelerin nasıl değersizleştirildiğine değiniyor şu alıntıyla. Tabii sadece kelimelerin değersizleştirilmesine sitem etmiyor, insanların değerlerinin nasıl yok edildiğini gösteriyor.
"Bugün hiçbir şeyin gerçek değerini bilmeden, eşyaya hizmet ediyoruz. İnsanların birer kalkan gibi kullandıkları ve bizleri umutla besleyen kelimeler değersizleştirildi. Kutsal kabul ettiğimiz kelimeleri öldürdüler, onların namusunu kirlettiler ve insanları ayakları altında ezerken bu kelimeleri bayraklaştırdılar. Artık kardeşlik, barış, dayanışma, mutluluk, eşitlik, aşk ve hürriyet kelimelerini kullanabilir miyiz!? Onları elimizden aldılar. Başka taburun eline geçtiler. Bizi ilgilendiren biricik dünyada şiddetin sembolleri haline geldiler. Başka bir dünyamız da yok. Yeni kelimeler bulmak gerekiyor fakat nasıl yapacağımızı bilmiyoruz, o kelimelerin hangi kelimeler olduğunu bilmiyoruz. Ya da antik kelimeleri tekrar hatırlamamız gerekiyor: toprak, halk, yaşamak. Belki de susmak. Ve belki, çığlık, hiç kimsenin duyamayacağı, çünkü artık kimse kimseyi ne duyuyor ne de anlıyor, fakat bu çığlık bizim için önemli, çünkü gürültülü makineler, agresif saçmalıklar, hidrojen bombaları ve ideolojik yaylım ateşlerinin dünyasında yapılabilecek tek şey bu: çığlık atmak."
Kelimeler deyince de aklıma hemen Oğuz Atay geliyor.
"Kelimeler, albayım, bazı anlamlara gelmiyor."

Velhasıl karşınızda keyifle okuyacağınız, kelimelerin gücünü, insanın yalnızlığını, ikircikli halini göreceğiniz bir roman var. Selimoviç ile tanışmak için ideal bir kitap. Herkese keyifli okumalar.
200 syf.
·2 günde·Beğendi·9/10 puan
Bir kitabı okurken ondan tatmin olabilmem için ya beynimi Blanchot'nun kitabında olduğu gibi komple yakması #98036793 ya da bu eserde olduğu gibi anlatımıyla etkilemesi gerekli. Ada romanı, çok fazla süsü olmayan, sade ama etkili diliyle üslubu olgunlaşmış bir yazar anlatımının, ne kadar başarılı olabileceğini bana gösterdi.

Salt bir romancı olarak değil öykücü olarak da oldukça başarılı olduğunu bu eserinden anlayabiliyoruz. Ada, aslında bir roman ama bölüm bölüm işlenmiş, her bölümde yeni bir öyküyle bizi karşılayan, bazen bugünü bazen de geçmişi tam bir hikayeci üslubuyla aktaran bir kitap.

Yazar, adını sonradan İvan ve Katarina olarak öğrendiğimiz çocukları şehirde olan iki yaşlı çifitin bulundukları adadaki hayatlarını anlatmaya bir diyalog metinle başlıyor. Daha sonra bu isimlerin, zamanın belli olmadığı akış yavaş yavaş hayatla haşır neşir olmaya, adeta ete kemiğe bürünmeye başlıyor. Önce çocuklarının hayatına, sonra otuz beş yıllık evliklerinin başlangıcına gidiyoruz. Bu zaman içindeki gidiş gelişlerle birlikte bir de Ada'nın içinde devam eden yaşlılık ve fakirlikle cebelleştikleri bir hayatın anlatımı da görüyoruz.

Ada'nın içindekiler her şeye kayıtsız, gergin, güçleri hiçbir şeye yetmeyen, doğanın kendisiyle baş başa sıradan insanlar. Modern hayatın acımasızlığından kaçıp buraya sığınmış olan İvan ve Katarina arafta kalmış iki yaşlıdır. Ne tam buraya aitler ne de göz açıp kapanıncaya kadar değişmiş modern yaşama.

Yazar, karakterleri o kadar başarılı bir şekilde oluşturmuş ki bir yerellikten çok global dertlerin var oluşunu görüyoruz. Yani isimleri İvan ya da Katarina yerine bambaşka bir coğrafyadan Peter ile Maria olsa da pek bir şey değişmeyecekmiş gibi anlatım söz konusu. Yaşam, ölüm, zamanın boşa gitmesi, modernizmin getirdikleri, çocukların büyümesi ve terk edişleri, gerekli iletişimin kurulmadığı torunlar gibi hayatının ikinci dönemecinde olan insanların genel sorunlarını oldukça başarılı ve ajitasyona varmayan, çok da acıtmayan bir dille anlatmış bizlere Selimoviç.

Metin bizlere sadece İvan ve Katarina'nın da hikayesini anlatmaz. Aslında her bölümde birçok farklı karakterle baş başa kalırız. Çok yaşlı bir adamın, yaşlı bir köpeğin, Rujiç ailesinin, Katarina'nın genç yeğeninin ve daha birçok sıradan insanın hayatlarına azar azar tanık oluruz. Hiçbiri belki ana karakterimiz İvan kadar zihnimizde yer etmez ama her biri bir başka problemi, yaşamın bir başka çıkmaz sokağını işaret eder.

Sanki birbirine bağlı öyküleri okurcasına kurgulanmış bu roman, yazarın da ölmeden sekiz yıl önce (1974) yazdığı sondan ikinci metni. Belki de bundan dolayı yaşam ile ölüm kavramlarının bu kadar iç içe geçtiği ve sorgulandığı bir metinle karşı karşıyayız. Belki de bundan bana bu kadar etkileyici geldi ve belki de yine bundan, bu kadar sade ama vurucu bir kitabı okudum.

Son olarak çevirisinin de (bazı eski kelime kullanımları hariç) gayet başarılı ve kaliteli olduğunu düşündüğüm bu güzel olgunluk romanını okumanızı tavsiye ediyorum.
200 syf.
Ada / Zdrovo, Meşa Selimoviç'in okuduğum ikinci romanı oldu. Daha önce Derviş ve Ölüm'ü okumuştum. Derviş ve Ölüm, Yugoslav edebiyatının daha özelinde de Bosna edebiyatının başyapıtlarından birisiydi. Ağır işleyen, üst düzey bir edebi eserdi. Orada Selimoviç, haksız yere idam edilen ağabeyinin kendisinde bıraktığı duygular üzerinden bir roman oluşturmuştu.

Ada, orijinal adıyla Zdrovo'ya gelmeden önce biraz Selimoviç'ten bahsetmek lazım. Tam adı Mehmet -Meşa- Selimoviç'tir. Meşa onun adının kısaltılmışı, lakabı... Slav halklarında bu tür lakaplar oluyor.

Meşa Selimoviç yahut Mehmet Selimoviç olarak bilinen yazar, 1910'da Bosna'nın Tuzla şehrinde dünyaya geliyor. Boşnak bir ailenin çocuğu, Müslüman kökenleri olan bir kişi fakat kendisini 'Yugoslav' olarak tanımlıyor. Doğal olarak öyle çünkü o zamanki Yugoslavya'da yaşıyor.

Neden anlatıyorum? Çünkü Yugoslavya çok etnik yapılı, çok dinli hatta kısmen dinsiz bir ülkeydi. Nitekim Selimoviç, Derviş ve Ölüm'de Boşnaklar üzerinden romanını anlatırken Ada'da ise -kuvvetle muhtemel- bir Hırvat aile üzerinden devam ediyor. Hırvat olması şundan dolayı olabilir. Çünkü roman bir adada geçiyor. Ada denilince de eski Yugoslavya'da elbette Adriyatik Denizi ve Adriyatik kıyıları akla geliyor. Orada pek çok etnik grup olmakla birlikte ağırlıklı olarak Hırvatlar yaşıyorlar ve onlar Katolik kökenli. Bunu nereden anlayabiliriz? İsimler... Roman kahramanlarının baktığımızda İvan Mariç ve eşi Katarina Mariç... Bunlar Hırvat ismi gibi görünüyor. Aslında Sırp ismi de olabilir fakat romandaki bir sahne... Eczacı Rujic'in kendisi aldatan karısıyla boşanmalarına izin vermemesi, onların bir Katolik nikahı ile bağlı olduklarını göstermesi açısından bir işaret sayılabilir.

Ancak dediğim gibi bir Ada, daha doğrusu pek çok adanın olduğu bir coğrafyada, bu adalardan birinde yaşayan iki yaşlı insanın ki, bunlar karı kocalar, romanı diyebiliriz.

Bosna edebiyatına oldukça ilgili olduğumu söyleyebilirim. Keza Bosna'ya da öyle... İsnam Taljic, Miljenko Jergovic, Semezdin Mehmedinoviç ve elbette İvo Andric gibi yazarları okudum. Aslında Selimoviç'in tarzının da onlara çok benzediğini söyleyebilirim. Tamamen bir Balkan edebiyatı tadını alabiliyorsunuz anlattıklarından...

Andriç bir romanında "Bosna'nın köyleri ve kasabaları hikâyelerle doludur. Akıl almaz olaylar kisvesi altında uydurma isimlerle maskelenmiş, çoğunluğu düzmece olan bu hikayeler bölgenin, insanların ve çoktan yitip gitmiş nesillerin açıkça kabul edilmemiş, hakiki tarihini gizler." demişti. Yine burada bunu görüyorsunuz. Bosna'dan kastım sadece Boşnaklar değil. Elbette Bosna coğrafyasında yaşayan bütün halklardan söz ediyorum. Nitekim bunlar her ne kadar aralarında din farkı olsa da aynı millet oldukları için davranış özellikleri bakımından birbirlerinden çok farklı değiller. Yani bir Bosna edebiyatı tarzı var. Daha doğrusu bu hava Selimoviç'in Ada kitabında da kendine yer edinmiş.

Ada, bir roman olmasına rağmen sanki bir öykü kitabı imiş gibi de düşünülebilir. Bölümlemelerine baktığınızda, önce kitabın bir roman mı yoksa öykü kitabı mı olduğunu anlayamıyorsunuz. Nitekim Selimoviç'in anlatım tarzı da o şekilde.

Aslında roman kahramanı bahsettiğim yaşlı çift; İvan ve Katarina Mariç. Onları merkeze alarak, onların hayatına dair ve onların hayatlarına girmiş kişilerin hikayelerinden bahsediyor. Artık yaşlanmış bir çift ve bir adada yaşıyorlar. Onların geri dönüşlerle, gençlik yılları, bugünleri ve nihayetinde akıbetleri ile ilgili öykülerin olduğu bir roman. Ben bütün bu anlatılanlar içerisinde en çok "Hayret Verici Olay" başlıklı kısmı beğendim. Burada bu ihtiyar çiftin diş hekimi oğlu ve yine diş hekimi olan eşi ile alâkalı bir hikaye anlatıyordu, çok başarılıydı. Diğer hikayeler da oldukça başarılı, onu da söylemek lazım.

Selimoviç'in kalemi oldukça kuvvetli, romanı okurken hiçbir şekilde sıkılmıyorsunuz.

Selimoviç bu eserini 1974 yılında neşretmiş, yani 60 yaşından sonra yazmaya başladığını söyleyebiliriz. Hem yaş olarak hem de kalem olarak bir olgunluk eseri. Selimoviç'in yaşlılık dönemine denk gelmesi de bir bakıma romandaki duyguları etkilemiş. Yani artık sürekli geçmişi düşünen, geçmişin anıları ile yaşayan, yaşlılığın getirdiği birtakım fiziki ve ruhsal durumlarla cidalleşen, ölüm fikrini çok ön plana çıkaran bir yapısı var... Geçmişi hatırlarken bile bugünkü durumunu göz önünde bulunduruyor ve ölümle alakalı sürekli bir zihin yoklaması olduğunu söyleyebiliriz.

Romanın o yılların atmosferini çok iyi yansıttığı ortada. Ada metaforu doğru kullanılmış. Çünkü, evet gençliklerinden beri o adada yaşıyorlar ama aslına bakarsanız ihtiyarlık zamanında sığındıkları bir ada olarak da düşünülebilir. Deniz insan ilişkisi de oldukça iyi verilmiş.

Selimoviç'in art arda diyaloglar diyebileceğimiz bir tarzı da var. Sadece karşılıklı konuşmaları verdiği, adeta bir tiyatro sahnesi havasında geçen konuşmaların olduğu bölümler de var. Bunlar da başarılıydı.

Romanın yoksulluğu da çok iyi anlattığını söyleyebilirim. Aslına bakarsanız bu yaşlı çiftin hayatı yoksulluk ve yoksunluk içinde geçmiş. Bunu yazar çok iyi bir şekilde vermiş. Bazen boşa geçen bir ömürmüş hissi verse de yine de kendi hayatlarından memnunlar. Çünkü iyi insan olmayı başarabilmişler. Yabani atların akıbetini öğrenince nasıl da içi yanıyordu İvan'ın...

Gençlik dönemlerini anlattığı kısımlar da çok iyiydi; özellikle evlilik teklifi sahnesi... İvan'ın gençliğinde, İkinci Dünya Savaşı yıllarında yaşadıkları da oldukça ilgi çekici ve başarılı bir şekilde anlatılmıştı. Almanya'ya esir kampına düşmesi kısımları özellikle...

Romanın geçtiği ülke olan Yugoslavya'yı ve Yugoslavya'nın 1940/70 arasındaki 30 yıllık dönemini oldukça iyi anlattığını da ifade etmem gerekiyor.

Balkanlar'a ilgi duyanlar için de mutlaka okunması gereken bir roman olduğu kanısındayım.

Ada tipik bir Balkan edebiyatı eseri. Türkçeye kazandırılması oldukça iyi olmuş. Bu anlamda hem yayınevini hem de tercüme eden Aydoğan çiftini kutlamak gerekiyor. Selimoviç külliyatında önemli bir boşluğu doldurmuş diyebilirim.

Özetle Selimoviç şanına yakışır bir romana imza atmış. Günümüzden yaklaşık 50 yıl önce yayınlanmış olsa da, Türkiye Türkçesine bugün ulaşmış. Bu anlamda da okunmayı hak eden bir roman.
200 syf.
Ağır bir piano resitalinde, tekin bir sessizlik ada yaşamı dediğin... Uzak ama sukuneti o sessiz tuşlarda bulduğun bir huzur misali yaşlı çiftimiz Ivan ve Katerina'nın yaşamına konuk oluyoruz.

Yaşam, hepimize farklı bir güzergâh sunar. Bu çiftimizinde en az sen ben gibi sıkıntılara göğüs gerişi ya da yer yer tıkandıkları o çileli süreci onlar anlatırken kulak misafiri oluyoruz. Onları tanıdıkça kimisine derman olma kimisine olamama halerimiz oluyor.

Gençliklerinden yaşlılıklarına uzayan ilişkiler, beklentiler, dostluklar, üzüntüler ve buruk mutluluklar bizlere tanıdık gelecek.

Bu güzel eseri okurken Balkan edebiyatına koca bir selam vermeyi unutmayın. Şahsen bana iyi geldi. Eminim sizlerede iyi gelecek.

Okur, kapa gözlerini... Tam şu an bir yaşam akıp geçiyor olacak zihninde. Belki Ivan'nın belki de senin, kim bilir?

#ada #ostrvo #mesaselimovic #ketebeyayınevi
200 syf.
·3 günde·Beğendi·10/10 puan
Selamlar ;
Çok güzel bir kitaptı ... Bu sözle nadir başlıyorum bu ADA kitabı da bu sözü hakediyorsa yazarım . Kitap bittikten sonra içimi buruk bir hüzün kapladı . Belki de kitap süresince ada da olma hayali bana iyi geldiği içindir. Evet hayalim deniz kenarında yaşamaktır benim de. Zorlukları elbette olacak kitapta da zaman zaman okurken hissediyorsunuz .
.
2 evladını evlendirip kendi kabuklarına çekilen Ivan ve Katerina çiftinin Ada da ki küçük evlerine konuk oluyoruz .Gençlikleri , yaşadıkları sıkıntıları , yaşamdan beklentileri ... Bunları bizlere anlattıkça bizler için iyi notlar alacağımız örnekler ile detaylar ile hayat hikayeleri çıkacak karşımıza. Oğlu ve gelinin hikayesinde durdum derin bir nefes aldım. Sonraki sayfalar da Köpeğin kaderi beni Ivan a kızmama sebep olsa da tüylerimin ürpermesine vesile oldu . Hele Katerina’nın Yeğeninin evlerine geldiği bölüm ise yeniden okunmayı hakediyor diyebilirim.Kitap Çok uzun değil , sıkılmayacağınızı düşünüyorum. Her evliliğin son demlerinde bu kitaptaki anlatılanlardan bir kaçı başımıza gelebilir de . Ben kitabı çok sevdim bende derin bir iz bıraktı. Yaş kaç olursa olsun sevdiğinizi söylemekten çekinmeyin, gurur yapmayın bu da benden minik bir dipnot olsun
.

“Yanılmışım senin hakkında.”
“Ben de senin hakkında, sevgilim.”
“Senin için her şeyi geride bıraktım.”
“Sen sahip olmak istediğin şeyleri geride bıraktın, bense sahip olduğum şeyleri.”
.
Kitaplar En İyi Dostlardır
200 syf.
·Beğendi·Puan vermedi
Balkan Edebiyatı denince akla gelen öncü yazarlardan #mesaselimovic ‘in #ada isimli romanı Betül haskalaycı ile dilimize kazandırıldı.

Derviş ve Ölüm, Kızıl Saçlı Kız ve Kale kitapları ile tanıdığımız yazarın bu kitabı Ostrovo adıyla 1974 yılında yayımlanmış.

Gitmek isteyip de gidemeyenleri, hayatlarındaki kişi ve olayları ıstırapla hatırlayanları, sonsuz bir bekleyiş ve özlem içinde güne gün ekleyenleri, geleceğin neler getireceğinin tasasını çekenleri ve kimi zaman kendini kimi zaman da çevresindekileri kabullenemeyenleri anlatan nahif satırları olan bir kitap Ada...

#halilcibran’ın dediği gibi;
“Bir şeyin görüntüsü, duygular doğrultusunda değişir; böylece biz nesnelerin içlerindeki zarafeti ve büyüyü görebiliriz; işte o anda bu sihir ve zarafet aslında bizim kendi içimizdekilerdir.”

Çevirmenliğini İbrahim Hakan Aydoğan ve Azra Bilekiç Aydoğan’ın gerçekleştirdiği roman gönül rahatlığıyla tavsiye listemde.
200 syf.
·4 günde·Puan vermedi
Bu kitap hiç ummadığım Bi anda karşıma çıktı bölüm bölüm olan ve her bölümü ayrı bir hikaye ancak başrol kahramanlarının da sürekli etrafında dönen, her bölümde ya da hikaye de ayrı bir ders aldığım, ayrı hayat tecrübesi kazandıran benim sevdiğim bir kitap oldu. En güzeli de aslında Tanrıya inanmasa da herhangi bir kötülük yaptığında pişmanlık duyan, insanlığından değil de cezalandırılabilecek olmasından dolayı korktuğu için pişmanlık duyan başrol erkek kahramanımız Ivan. Bazı dersler çıkarmanızı sağlayacak öğretici bir kitap
“Yanılmışım senin hakkında.”
“Ben de senin hakkında, sevgilim.”
“Senin için her şeyi geride bıraktım.”
“Sen sahip olmak istediğin şeyleri geride bıraktın, bense sahip olduğum şeyleri.”
Meşa Selimoviç
Sayfa 8 - Ketebe Yayınları, 1.Baskı (Aralık 2020), Ç: İbrahim Hakan Aydoğan, Azra Blekiç Aydoğan
İnsan, sırf canı öyle istiyor diye, kendisine hayvan etiyle beslenme hakkı tanıdı ve tüm türler, ölüme ve acınası bir hayata mahkum edilerek insanın merhametine bırakıldılar. Sırf hayvanların karşı koymaya ve protesto etmeye güçleri olmadığı, ortak düşmanları olan insana karşı bir araya gelip hamle yapma yetileri olmadığı için. Tüm hayvanlar insanlar aleyhinde birleşse nasıl bir savaş ve kırım olurdu! Tüm hayvanlar! Kediler, köpekler, atlar, inekler, kurtlar, koyunlar, vahşi canavarlar, kuşlar, amfibiler, böcekler, kertenkeleler, yılanlar! Hiçbir cihan harbi, hiçbir küresel afet, insan ırkının yaşayacağı bu kırıma denk olamazdı. Kimsenin de isyan için sesini yükseltmeye hakkı olmazdı çünkü bu, insanın hakları tamamen ellerinden alınmış hayvanlar üzerinde binlerce yıl süren gaddar tahakkümünün intikamı olurdu ancak.
Meşa Selimoviç
Sayfa 60 - Ketebe
“Hayal gücü, sizleri günlük hayatın çaresizliğinden kurtarır.”
Meşa Selimoviç
Sayfa 148 - Ketebe Yayınları, 1.Baskı (Aralık 2020), Ç: İbrahim Hakan Aydoğan, Azra Blekiç Aydoğan
Yaşlılığın en çirkin tarafı, bir şeylere inanma yetimizi elimizden alıyor oluşu.
Meşa Selimoviç
Sayfa 29 - Ketebe Yayınları 1. Baskı

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Ada
Baskı tarihi:
Aralık 2020
Sayfa sayısı:
200
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786257854986
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Ostrvo
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Ketebe Yayınları
Eşekler ve köpekler ölür. Fırtınalar kopar. Aşk çok uzaktadır artık, kendisi için geriye ancak hayıflanma ve hasret kalan insan umduğu kahramanlığı hiç gösteremez. Adasını terk edemez. Özgür atlar vardır var olmasına ama avcılar dört bir yandan kuşatır onları, kementlerle avlar, köleleştirir. Özgürlük eski, silik bir rüyadır artık. Fallarda acı, hazin sonlar görünür hep.

Balkan edebiyatının önemli isimlerinden Meşa Selimoviç’in gidemeyenleri, ızdırapla hatırlayanları, çılgınca özleyenleri, akıbetini öfkeyle bekleyenleri, kabullenemeyenleri anlattığı Ada, ilk kez Türkçede.

“Günün birinde gideceğim.”
“Nereye?”
“Neresi olursa.”
“Ne zaman?”
“Hiçbir zaman.”

Kitabı okuyanlar 33 okur

  • ebru loğoğlu
  • 》☆Damla☆《
  • Burak
  • Gül
  • Bendis
  • Lutfi Diman
  • kitabhanem
  • Nilüfer
  • Aslihan Yayla
  • Burcu Aldemir

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%26.7 (4)
9
%33.3 (5)
8
%33.3 (5)
7
%6.7 (1)
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0