Biri duyulabilir, bu yanda olan, hiç durmamaca oluş ve yok oloşa mahkum maddî, biri de maddi olmıyan, ötede, ebedî varlığı içinde hiç değişmiyen manevî iki dünya birbirinden ayrıydılar fakat ölümsüz insan ruhu ile gene de birbirlerine bağlıydılar. İnsan vakaa her iki dünyaya da mensuptu, ama gene de, gök üstü mekânın ve ebedi, tanrısal varlığın görüntüsü ile ruhu dolu olan insanın ödevi, aynı zamanda özlemi, ruhunu bu hayatta aşağı ahlâksızlıkları lekelememek ve onu tekrar tanrısal göklere girmiye lâyık bir hale getirmekti. Çünkü en üstün tanrıya, bu mümkün olabilen dünyaların en mükemmelinin lûtufkâr yaratıcısına, ondan bedenimizle ne kadar uzak olursak olalım biz insanların bütün düşüncelerimiz ve işlerimizde uymamız gerekti. Bunu da halkın sürdüregeldiği dinle değil, ancak tanrıyı sadece ölümsüz ve mutlu bir varlık olarak değil de, aksine, en mükemmel, en merhametli, ve en adaletli olarak gören arı bir tasarımla elde etmek mümkündü. Gençlerin bütün eğitimi bu düşünceye hizmet etmeliydi ve ancak bütün nizamında ve vatandaşlarının karakterinde tanrısal fikirleri, iyilik, adalet ve her türlü iyi ahlâkı ölçü olarak kullanan ve bunları sağlamıya çalışan bir devlet sahiden devlet sayılabilirdi.