"Saadet bile haddini aşarsa azap olur."
Akıcı kan kusmak, Ebû Hanîfe’ye göre ağız dolusunu bulmasa bile abdesti bozar. İmam Muhammed ise bunun abdesti bozması için ağız dolusunu bulmasını şart koşmuştur. Ebû Yûsuf’tan gelen rivayete göre: Eğer kusulan kan bir yaradan gelmişse mutlak olarak abdesti bozar. Eğer mideden gelmişse ağız dolusunu bulmadıkça bozmaz. “en-Nevâdir”de geçtiğine göre: Bir kişi birkaç defa kusar ve her biri ağız dolusundan az olur, fakat toplamı ağız dolusunu bulursa: Ebû Yûsuf’a göre aynı oturum içinde olmuşsa abdesti bozar. Çünkü aynı meclis dağınık parçaları bir araya getirir; tilavet secdesinde olduğu gibi. Muhammed’e göre ise asıl ölçü sebebin bir olmasıdır; yani aynı mide bulantısından kaynaklanmasıdır. Çünkü fiil esas olarak sebebine nispet edilir. “el-Kâfî”de belirtildiğine göre en sahih görüş budur.
Biri duyulabilir, bu yanda olan, hiç durmamaca oluş ve yok oloşa mahkum maddî, biri de maddi olmıyan, ötede, ebedî varlığı içinde hiç değişmiyen manevî iki dünya birbirinden ayrıydılar fakat ölümsüz insan ruhu ile gene de birbirlerine bağlıydılar. İnsan vakaa her iki dünyaya da mensuptu, ama gene de, gök üstü mekânın ve ebedi, tanrısal varlığın görüntüsü ile ruhu dolu olan insanın ödevi, aynı zamanda özlemi, ruhunu bu hayatta aşağı ahlâksızlıkları lekelememek ve onu tekrar tanrısal göklere girmiye lâyık bir hale getirmekti. Çünkü en üstün tanrıya, bu mümkün olabilen dünyaların en mükemmelinin lûtufkâr yaratıcısına, ondan bedenimizle ne kadar uzak olursak olalım biz insanların bütün düşüncelerimiz ve işlerimizde uymamız gerekti. Bunu da halkın sürdüregeldiği dinle değil, ancak tanrıyı sadece ölümsüz ve mutlu bir varlık olarak değil de, aksine, en mükemmel, en merhametli, ve en adaletli olarak gören arı bir tasarımla elde etmek mümkündü. Gençlerin bütün eğitimi bu düşünceye hizmet etmeliydi ve ancak bütün nizamında ve vatandaşlarının karakterinde tanrısal fikirleri, iyilik, adalet ve her türlü iyi ahlâkı ölçü olarak kullanan ve bunları sağlamıya çalışan bir devlet sahiden devlet sayılabilirdi.
Felsefe
Ölçülü Sev! Ölçü Ne?
Adviye Molla her gece yaptığı gibi gene ölülerini tutturdu. Veli Koca'dan, büyük Sinan Ağa'dan başladı, Cangüzel'e dayandı. Cangüzel'in ölümü Adviye Molla'nın hayatında öyle bir kaygı idi ki demekle bitmez tükenmez. İşte hatırlar hatırlamaz gene can evine pır pır bir uçuş, boğazına ateş, gözlerine acı yaş düştü. Cangüzel, vefâsız oğlu küçük Sinan Ağa'nın sevdâsına kurban gitmişti. Ne hikmettir ki insanlara en zorlu hicran, en çok sevip baş tâcı ettikleri taraftan gelir. Kişi suç işler, cana kıyar, hazîne soyar, siyaset güder, hattâ tahta el atar, cezâsını bulur. Fakat dünyâda âşık kadar cezâ gören hiç bir kātil, hiç bir uğru veya devlet düşmanı yoktur. Çok sevmek hayatta en büyük suçu işlemek demek midir? Hafız Nûri, Adviye Molla'nın içinden çıkamadığı bu sırra bir gün şöyle karşılık vermişti: - Belî zâhir, molla kadın! Aşırı sevmek Hak Çalap'a şirk koşmaktır. - Âlâ dersin ama n'idelim? Hâtun tek evlâdını da gönlü alabildiği kadar sevmesin mi? - Dilerse sevsin. Bedelini vermeyi göze alırsa. - Bedeli de ne ola? - Ciğer kanı, ruh selâmeti. Hafız Nûri'nin hikmeti harfi harfine çıkagörünmüş. Cangüzel, oğlunun aşkına ciğerinin kanını tükettikten sonra hiç olmazsa ruh selâmetini kurtarmak için secdeye düşmüş, seccâdesi üstünde inleye inleye ölmüştü.
Sayfa 122·Kitabı okuyor
Yirminci asrın en şöhretli ateist düşünürlerinden
Bertrand Russell
Bertrand Russell
, kâinatın kökenine dair bir sualle karşılaştığında, "Evren var ve hepsi bu kadar" diyerek meseleyi adeta kestirip atmıştır. Akli
Felsefe