Zaman akıp giden bir nehir mi, yoksa bizim kendi çürümemizi anlamlandırmak için icat ettiğimiz bir ölçü birimi mi?"
Duygu ve Düşünce
Vakar
Kadınlardan uzak durmak; şerefli bir kimsenin erkekliğini, iffetini ve dinini selâmette kılmasının en birinci şartıdır. Nitekim kadın fitnesi ve bu imtihanın erkek ruhu üzerindeki şiddetli tesiri hakkında şeriatte sayılamayacak kadar çok sakındırıcı ikaz mevcuttur. Kim bu fitnenin girdabına düşerse, bu durum onun ya Rahman’ın şeriatindeki hudutları bilmediğinden yahut da şeytanın sinsi emirlerine boyun eğişindendir. Hal böyleyken; iffetiyle, hayasıyla ve vakarıyla toplumun manevi kalesini korumaya yardım eden saliha kadınlardan Allah hoşnut olsun. O mümin kadın ki, hem kendisi fitneye düşmekten hem de bir başkasının günaha girmesine sebebiyet vermekten hakkıyla ittika eder. Karşı cinse meymel etmekten ve kendisi yüzünden bir kalbin tahrif olmasından gerçekten korku duyar. O mümin kadın, yarın huzur-u ilahiye çıktığında utanç duyacağı ve kendisini rezil edecek amellerle Allah’ın karşısında durmaktan haya eder. Şüphesiz bu ölçü tek taraflı değildir; erkeklerden uzak durmak da kadının iffetini ve dinini emniyete almasıdır. Bu duruş, hem nefislerin arılık ve selâmeti açısından hem de Allah’ın fıtrata koyduğu ezeli kanun gereği böyledir. Kadın, velev ki aslen iffetini koruyan biri olsun, duygusallığı ve çabuk etkilenen narin yapısı dolayısıyla kolayca inanıp kanabilen bir varlıktır. Bu yüzden mümin bir kadın, ister gerçek hayatta isterse sosyal medyanın o aldatıcı dehlizlerinde olsun, olabildiği kadar erkeklerle arasına mesafe koymalı, namahremden uzak durmalıdır. Hal böyleyken; kadının şerefini, mürüvvetini ve mümin hanımların itibarını korumak için kendi gözünü ve gönlünü muhafaza eden asil erkeklerden de Allah hoşnut olsun. Aklı başında müslüman bir adamın ve vakur bir müslüman kadının, iki cins arasındaki -velev ki çok basit görülen- bir yakınlığı dahi hafife alması
Din
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
BİLEN, BİLİNEN ve "IŞIK UNSURU"..
(...) Bilen ile bilinenin karşılaşması tek başına bilgi doğurmaz. “Işık unsuru”, İBDA’nın bilgi teorisinde bilginin meydana gelmesi için gerekli üçüncü unsurdur. Bilen vardır; bu, son tecritte ruhtur. Bilinecek şey vardır; bu, ruha kendini empoze eden varlıktır. Fakat bilen ile bilinenin karşı karşıya gelmesi tek başına bilgi doğurmaz. Onların arasındaki münasebeti bilgi hâline getiren, onu ölçüye, hükme, doğru düşünceye ve tatbike bağlayan unsur gerekir. Göz ve eşya varsa bile, ışık yoksa görmek gerçekleşmez. İşte “ışık unsuru” budur. Düşünme, sıfırdan, boşluktan, hiçbir ölçü olmadan başlamaz. Düşüncenin doğru işlemesi için, daha düşünme faaliyetinden önce ona yön veren bir “doğru”ya, bir mihraka, bir ölçüye ihtiyaç vardır. “Işık unsuru” bu ön-ölçü, bu yön verici hakikat, bu ilk aydınlık demektir. Allah kelâmının Peygamberler vasıtasıyla bildirilişinden ve Peygamberler tarafından tatbik edilişinden başlayarak, her düşünce ve her mevzunun kendi derecesindeki uygulama biçimlerine kadar iner. Bu noktada “ışık unsuru” ile “bildirenin gerekliliği” birleşir. Fert kendisine bildiren olmasa bilemez; çünkü bilgi, sadece içten gelen bir sezgi veya dıştan gelen bir veri değildir. Bildiren, fertteki ruhî çabayı ölçüye bağlar. En altta çevre, dil, tarih, toplum, örnek şahsiyet bildirir; en üstte ise Allah bildirir ve Peygamber bildirilen hakikatin insan hayatındaki mutlak tatbikini gösterir. “Peygamberler olmasa medeniyet olmazdı; insanlık olmazdı” hükmü, bilgi teorisi bakımından da temel bir hükümdür. Bu, insanın bilgiye, dile, nizama ve medeniyete kendi kendine, sıfırdan, başıboş bir evrimle varmadığını; ilk ölçünün bildirilmiş olduğunu gösterir. Bu yüzden ışık unsuru, bildirilen hakikatin bilgi sürecindeki aydınlatıcı rolüdür. __Işık unsuru olmadan “bilinenin
Epistemoloji
BİLGİYİ BİLDİRENİN ROLÜ...
(...) Kaba idealizm, şuur her şeyi kendi içinden kuruyor der; kaba sosyolojizm, şuur çevrenin ürünüdür der. İBDA ikisini de aşar: ruh, şuurun kaynağıdır; fakat şuur, âlemde, bedenle, zamanla, mekânla, toplumla ve tarihle münasebet içinde görünür. Bu yüzden şuur, hem verilmiş bir ruhî kaynak taşır, hem de oluş içinde kendini gerçekleştirir. Fert, bilgiyi kendi ruhî keyfiyetinde bulur; fakat bu buluş, çevresiz, dilsiz, tarihsiz olmaz. Toplum ve çevre bildirir; fert, bu bildirilen içinde kendini bulur. Fakat ruh, eşya ve hâdiseyi sadece aksettiren pasif bir ayna değildir. Dış dünyanın uyaranlarına karşı “ben” şuurunu gösterici tepki verir. Yâni fert çevreyle uyanır, fakat çevrenin ürünü olan pasif bir madde değildir. Buradaki “bildiren”, ilk bakışta çevredir; fakat İBDA bağlamında çevre yalnız sosyolojik ortam değildir.“ Bildiren”in tabakaları vardır: dil bildirir, tarih bildirir, toplum bildirir, örnek şahsiyet bildirir, peygamber bildirir. Bu hükmün en yüksek metafizik karşılığı “Hakikat-i Ferdiyye” bahsidir. Fert, kendi ferdî oluşunda insan keyfiyetinin temsilcisidir; fakat bütün fertlerin hakikati, “tek fertte tecelli eden hakikatin” kadrosu olarak Allah’ın Sevgilisi’ne bağlanır. Dolayısıyla fert, kendi hakikatini bilebilmek için ferdin hakikatine, yani Allah Resûlü’nde temsil edilen mutlak ölçüye nisbetlenmek zorundadır. Bu yüzden cümleyi şöyle açabiliriz: Fert, kendisine varlığı, dili, zamanı, ölçüyü, doğruyu ve gayeyi bildiren bir nisbet zemini olmadan ne kendini, ne çevresini, ne de hakikati yerli yerince bilebilir; ama bildirileni kendi ferdî oluşunda idrâk ve tatbik ettiği ölçüde de şahsiyet olur. __Bildirme; isim vermek, ölçü vermek, eşyayı tanıtmak, neyin doğru, neyin yanlış, neyin ihtiyaç, neyin vazife olduğunu göstermek demektir. İnsan,
Epistemoloji
BİLİNEN ARANIR!..
(...) Bilgi hem düşünce faaliyetinin ürünü, hem de düşünce faaliyeti için gerekli olandır. Düşünme bilgiyle mümkün olur; bilgi de düşünme faaliyetiyle elde edilir. Buradan “hangisi önce?” sorusu doğar. Eğer bilinene ait bilgi baştan yoksa, ona yönelen faaliyet mümkün olmaz. Eğer faaliyet olmadan bilgiye varılabiliyorsa, zaten varma faaliyeti gereksiz olur. Bu ikilem, “bilinenin aranması” hükmünde çözülür. Madem biliniyor, niçin aranıyor? Madem bilinmiyor, nasıl aranıyor? İnsan tamamen bilmediği şeyi arayamaz; çünkü bulduğunda onun aradığı şey olduğunu tanıyamaz. Fakat tamamen bildiği şeyi de aramaz; çünkü arayışın mânâsı kalmaz. Demek ki aranan şey, bir bakıma bilinendir; fakat henüz gerçekleşmemiş, açılmamış, dışlaşmamış, keşfedilmemiş hâliyle bilinendir. Ruh, kendinde taşıdığı imkânı oluş içinde arar. Bulunan, gerçekleşmeden önce mümkün olarak vardır. Oluş, bu mümkün olanın hâl içinde gerçekleşmesidir. Salih Mirzabeyoğlu, bilenin mahiyetini duygu, düşünce ve iradî faaliyet terkibi içinde ele alırken, bilginin de bu üç faaliyetle kuşatılmış ve zaptedilmiş olan olduğunu söyler. Bilgi, dıştan içe gelen bir resim değil, iç ve dış arasında irâde tarafından açılan bir faaliyet sahasıdır. İnsan, dış dünyayı bilirken bile kendini açar. İnsan aradığını tamamen bilseydi aramazdı; hiçbir şekilde bilmese bulduğunu tanıyamazdı. O hâlde arayış, mutlak bilgisizlikten bilgiye sıçrama değil, kendinde saklı olanın faaliyetle açılmasıdır. __“Kendinde bilgi”nin faaliyete geçmesiyle bilgi iki istikamette açılır: insanın kendi mahiyetine doğru ve kendi dışındaki eşya ve hâdiselere doğru. Birincisi “kendi için bilgi”, ikincisi “kendi dışında bilgi”dir. Kendi için bilgi, insanın kendisini, kendi hâllerini, kendi iç oluşunu, kendi şuurunu mevzu edinmesidir. Bilgi, kendinde imkân olarak
Epistemoloji
BİLGİ BİLİNMEZDEN DEVŞİRİLİR...
(...) Bir şeyi hiçbir şekilde bilmiyorsam arayamam ama tamamen biliyorsam da aramam. Demek ki aranan şey hem bilinen hem bilinmeyendir. Bilgi bilinmezden devşirilir ve bilinmezin olmadığı yerde bilgi olmaz. Eğer hiçbir sır, hiçbir meçhul, hiçbir açılacak derinlik olmasaydı bilgi de olmazdı. Bir şeyi öğrendiğimizde, onu tamamen kuşatmış olmayız; aksine yeni bir bilinmezlik ufku açılır. Bu yüzden bilgi ilerledikçe sır bitmez; sır daha derin bir şekilde idrâk edilir. Bu, bilginin bizzat mahiyetine dair bir ölçüdür. Meselâ pozitivizm bu noktada bilinmezi ortadan kaldırmak ister. Bunun için “bilgi bilinmezden devşirilir” sözü pozitivizmin “bilinmeyenler zamanla bilinir” anlayışının tersidir. İBDA için bilinmezlik, bilginin imkân şartıdır. İnsanın karşısında hiçbir bilinmez kalmasa, bilginin mevzuu da kalmaz. Bu yüzden İBDA, “bilinmezin olmadığı yerde bilgi olmaz” derken bilinmezi bilginin karşıtı değil, sebebi ve gayesi olarak görür. İnsan bir nesneyi bilirken yalnız nesneyi bilmez; onu bilen, mevzu hâline getiren, seçen, hükme bağlayan kendi “ben” sırrıyla da karşılaşır. “Ben” olmadan bilgi yoktur; fakat bizzat “ben” sırdır. İnsan ruhu hem malûm hem meçhûldür; bildiği her şeyde kendi “ben” sırrına temas eder; fakat o ben de her bulunanın ötesinde yeniden bilinmez olarak kalır. Bilinen tarafı, ruhta imkân, istidat, iz, ölçü ve bildirilmiş hakikat olarak vardır; bilinmeyen tarafı, oluş içinde açılacak ve gerçekleşecek tarafıdır. Bu, bilginin yalnız dış nesneden değil, bilenin kendi bilinmezliğinden de devşirildiğini gösterir. **Aranan şey büsbütün bilinmez olsaydı bulununca tanınamazdı; tamamen bilinen olsaydı aranmazdı. Demek ki aranan, bilinenin içinde saklı bilinmeyendir. “Bilen”in “bilinen”den devşirdiği bilginin ötesi imkân ve ihtimaldir, yani
Epistemoloji