Gazali...Sizi dürtüyor, nereye yöneldiğinizi görmenizi sağlıyor. Sizi iyi bir insan, dinine bağlı biri yapmaya çalışmıyor ama o yönde ilerlediğinizi sanıyorsanız eylemlerinizi, niyetinizi sorgulatıyor. Size hesap sormuyor ama emin olduğunuz her şeyi bir kere daha akıl ve kalp süzgecinden geçirmek zorunda kalıyorsunuz. İyi niyetiniz sizi rahat mı hissetiriyor? Gazali'ye göre öyle değil. Diliniz ile kendizi ancak aldatırsınız ve amelleriniz ile örtüştürmediğiniz sürece niyet perdesi ile kendinizi kandırırsınız. Gaflet halinden kurtulmak için, kısacası uyanmak için, sürekli sorgulama gerekir. Kendini tam ve doğru yolda gören kimse muhasebeyi bırakır, kendiyle yüzleşmez ancak kalp sürekli gözetim ister. Kalp ve akıl karşılaştırması da kitapta değinilen konulardan bir tanesi. Gazali'ye göre kalp ve akıl çatışmaz ama ikisinin de kendi sınırları vardır. Aklın ulaşamaycağı yerlerde kalp devreye girer yani akıl gerçek bilgiyi elde etmede tam bir ölçü olamaz. Aklın durmasının gerektiği yerler vardır ama bunun anlamı bilginin eksikliği değil o noktada kalbin devreye girmesidir. Orada yönelme başlar. Kalp bildiklerinin seni neye dönüştürdüğünün ağırlığını taşır. Peki insan nasıl kaybeder? İnsan yavaş yavaş kaybeder. İnsan kendinden emin olduğunda kaybeder çünkü orada uyanıklık gevşer, sorgu azalır. Ayrıca insan bilgisi artmasına rağmen onu amelinde göstermediğinde de kaybeder. Son olarak, kendisinden aşağıdakine bakıp güvende hissettiğinde de gaflete düşer ve rahatlar. Ve insan kendini kaybettiğinde, kazandıklarının hiçbir önemi kalmaz.
Cengiz Bektaş, hem mimar hem de şair kimliğiyle, yurdumuzda sözcük ile mekân arasındaki bağı duyarlı biçimde kurmaya çalışan sanatçılarımızdan biri. Onun dizelerinde yalınlık, biçimsel bir tercihten çok, mimarlıkta olduğu gibi taşıyıcı unsuru görünür kılma çabasını hissettiriyor bize. Süsten uzak bir şiir anlayışı var. Bektaş’ın mimarlık disiplini, şiirine de yapısal bir düzen kazandırırmış gibi. :) Ölçü ve kafiyeye hiç takılmıyor. Şiirinin ritmi, gündelik yaşamın içinden, konuşma dilinin doğallığından yani emprovize bir şekilde gelişiyor. Betimlemeyi ve imgeleri ise bir estetik amaç olarak değil, insanın çevresiyle kurduğu doğal bir ilişki biçimi aracı olarak dozunda kullanıyor. Bu değerli sanatçımızın şiirleri için, halk şiirinin samimiyetiyle modern şiirin bilinç düzeyini bir araya getiriyor diyebiliriz.
Lorca’nın ölümüne, Brecht’in sürgününe, Goya’nın karanlık tablolarına vs. göndermeler yapan dizeler var kitapta. Bu göndermeler, onun şiirini yer yer politik bir zemine taşıyor. Sanatın baskıya karşı durabileceğini, direncin de bir estetik biçim olabileceğini gösteriyor bize Cengiz Bektaş. Sayfalar ilerledikçe Bektaş’ın şiiri, bireysel duyarlılığın dışına çıkıp kolektif bir özgürlük arayışına doğru genişliyor gitgide. Akdeniz’i, insanları ve farklı düşünceleri bir araya getiren açık bir mekân olarak algılamamızı sağlıyor. İçten, kısmen politik, dikkatli, bilinçli ve sade bir sedayla sesleniyor bize Cengiz Bektaş.
Gelelim hata neredeydi 1820 lerden önce saat yoktu, 1729 da ilk matbaa ama devlet için, ölçü birimleri kulaç ve karış, neredeyse tüm çevirmen kesim Rum veya yahudi,kadınlar ve köleler eşit,kadın eğitim hayatında ve toplum cemaatinde yok, köleliğin kaldırılmasına karşı çıkan Araplar,kendi feodal rejimlerinde serbest Kürtler,asker veya ırgat olan Türkler ve bize miras kalan toplum hata bunlarda mı bilmiyorum ama ben nedense o hataya tekrar düştüğümüzü hissediyorum
Hata Neredeydi?Bernard Lewis · Kronik Kitap · 20202,209 okunma
Modern Türkiye'deki din algısına karşı köklü bir itirazımız var. İnsanların büyük çoğunluğunun İslam'ı gerçek anlamıyla tanımadığı, kendilerine aktarılan ve zamanla gelenekselleşen bir din anlayışını İslam zannetmekte maalesef. din sadece namaz, oruç, hac ve dua gibi bireysel ibadetlerden oluştuğu anlayışını İslam'ın özüne aykırıdır. Bu yaklaşım, dini hayatın merkezinden çıkarıp yalnızca vicdanlara ve camilere hapseden bir anlayıştır. Kur'an'ın sadece ibadetlerden değil, ticaretten, hukuktan, aile düzeninden, toplumsal ilişkilerden, adaletten, yöneticilerden ve ekonomik sistemlerden de bahsettiğini, İslam'ın hayatın tamamını kuşatan bir nizam olduğu unutulmamalıdır.
"Hüküm yalnızca Allah'ındır" ilkesini hayat merkezimize yerleştirmemiz gerekiyor. İslam sadece bireyin Allah ile ilişkisini düzenleyen bir inanç sistemi olmadığını, aynı zamanda toplumun nasıl yönetileceğine, hangi ilkeler doğrultusunda yaşayacağına dair hükümleri içeriyor.
İslam sadece bireyin Allah ile ilişkisini düzenleyen bir inanç sistemi değildir; aynı zamanda toplumun nasıl yönetileceğine, hangi ilkeler doğrultusunda yaşayacağına dair hükümler de içerir. Bu nedenle İslam, yalnızca ahlaki ve bireysel bir öğreti olarak değil, hayatın bütün alanlarını düzenleyen kapsamlı bir yaşam nizamı olarak ele alınmalıdır.
Türkiye İslam inanışında, özellikle "tağut", "hâkimiyet", "şirk", "cahiliye" ve "tevhid" kavramlarının arka planda tutuluyor. Yazarın zihninde tevhid yalnızca Allah'ın varlığını kabul etmek değildir; Allah'ın hükmünü hayatın her alanında tek ölçü olarak kabul etmektir. Bu yüzden Allah'ın hükümlerinin yerine insanların veya ideolojilerin hükümlerini koymak “şirk ve kulluktur”.
Yazarın Diyanet ve resmî din anlayışına yönelik eleştirileri de kula kul olmaya, beşerin hğkümlerinin tasmalısı olmaya
Goethe’nin Genç Werther’in Acıları, ilk bakışta bir aşk hikâyesi gibi görünse de aslında çok daha derin bir şeyi anlatır: modern bireyin duyguları, toplumla uyumsuzluğu ve kendi iç dünyasında giderek daralan bir hapishaneye dönüşen bilinç hâli. Romanı güçlü kılan şey, olaylardan ziyade bu iç dünyanın adım adım çöküşüdür.
Duygudan dünyaya karşı bir isyan
Werther’in hikâyesi, son derece canlı ve hayat dolu bir başlangıçla açılır. Doğaya hayrandır; bir çiçeğe, bir gökyüzü görüntüsüne, sıradan bir köy yaşamına bile yoğun bir anlam yükler. Onun dünyasında hayat, akılla değil duyguyla kavranır. İnsan ilişkilerinde yapaylığa tahammülü yoktur; samimiyet ve içtenlik onun için en yüksek değerdir.
Bu yönüyle Werther, yalnızca bir karakter değil, aynı zamanda 18. yüzyılın rasyonalist dünya görüşüne karşı yükselen duygusal bir başkaldırının sembolüdür. Romanın taşıdığı “Sturm und Drang” ruhu tam da burada görünür hale gelir: ölçü, denge ve akıl yerine taşkın duygu, içsel coşku ve bireysel deneyim öne çıkar.
Aşk mı, ideal mi?
Werther’in Lotte’ye olan sevgisi romanın merkezinde yer alır; ancak bu sevgi klasik anlamda bir aşk değildir. Lotte, Werther’in gözünde giderek gerçek bir insan olmaktan çıkar ve bir ideale dönüşür. Onun nezaketi, doğallığı ve sıcaklığı Werther’in zihninde büyür, saflaştırılır ve ulaşılması imkânsız bir “kusursuzluk” hâline getirilir.
Bu noktada trajedi başlar: Werther aslında bir kadına değil, kendi zihninde kurduğu mükemmellik fikrine âşıktır. Gerçek Lotte ile hayalindeki Lotte arasındaki fark büyüdükçe, Werther’in iç dünyası da o ölçüde parçalanır. Bu, romantik bir aşk hikâyesinden çok, bir zihinsel yanılsamanın yavaş yavaş çöküşüdür.
Albert ve çatışmanın doğası
Albert karakteri çoğu zaman Werther’in karşısındaki “rakip” gibi görülür; ancak aslında
Genç Werther'in AcılarıJohann Wolfgang Von Goethe · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2024150bin okunma
Yok insanın karanlık yanıymış.
Yok çağının baskısına tepkiymiş.
Yok özgürlüğün sınırlarını sorguluyormuş.
Bir yere kadar tamam. Ama bir noktadan sonra ortada insan kalmıyor. Sadece dürtülerini meşrulaştıran, haz dışında hiçbir ölçü tanımayan bir çöküş kalıyor.
Sade sürekli dini, ahlakı ve kutsalı aşağılıyor ama yerine koyduğu şey düpedüz ölçüsüzlük.
Ben bu kitabı yarım bırakıyorum.
Bir yerden sonra midem kaldırmadı.