Şiiliğin yayılmasını dış politikasının merkezine yerleştiren İran ulus-devlet aklı, “vahdeti vurguladığı ve İsrail düşmanlığını bayraklaştırdığı hamasi söylemleriyle. İslâm dünyasında kendisine taraftar bulurken, Ortadoğu'da güçlü Sünni Müslüman ülkeler ve siyasi aktörler de istemiyor. Bu bağlamda esas “tehlikeli” görülen ülke, Türkiye. Yakın dostluk gösterileriyle Türkiye'yi kontrol altında tutmaya çabalayan İran, Ortadoğu'daki birçok cephede açıktan Türkiye'nin karşısında konumlanmakta ise bir beis görmüyor. Son örneğine o Ermenistan'da şahit olduğumuz bu politika, bizi şaşırtmamalı; aksine uyanıklığa, dikkate ve tedbire sevk etmelidir.
2003'te Irak'ın ABD tarafından işgalinin ardından devrilen, bilâhare de yargılanarak idam edilen Saddam Hüseyin'i işte bu Kâdisiyye filmiyle hatırlıyorum ben. Tıpkı Muammer Kaddafi'yi, finanse ettiği Çağrı ve Çöl Aslanı (Ömer Muhtar) filmleriyle hatırladığım gibi. Halklarına reva gördükleri muamele, yolun sonunda kendi akıbetlerini de belirleyen bu iki diktatör, arkalarında İslâmi sinema sanatının en nadide örneklerini bıraktılar. Çekilmesine vesile oldukları filmler, bugün birçok yönden hâlâ tesirini ve büyüsünü korumaya devam ediyor. Saddam'ı ve Kaddafi'yi düşünürken, “Bize kazandırdıkları filmlerde verilen İslâmi mesaja biraz uygun hareket etmeyi düşünselerdi, Ortadoğu'nun tarihi bambaşka şekilde yazılırdı" demeden de edemiyorum doğrusu,