Dînânî’nin ufkunda "ben", ontolojinin soğuk nesnelliğinden sıyrılıp iradenin ve mutlak hürriyetin merkezine yerleşir; öyle ki nefs, kendi varlığına dair sarsılmaz idrak ile tüm mahiyet tartışmalarının önüne geçer. İbn Sînâ’nın el-İşârât’ta fısıldadığı derin hakikat, bilincin dış dünyadaki kesret içinde kaybolmadan önce kendi vahdetine rücu etmesidir. Bu yaklaşımda insan, sadece âlemi seyreden bir göz değil, o seyrin bizzat konusu olan bir "ötesi"dir. Varlığı anlamlandırma çabası, dışsal bir kuşatmadan ziyade içten bir tecellî olarak belirir; burada özne, kendi bilincinin kuyusuna dalarak modern zamanların köksüz hürriyet sancılarını kadim bir hikmetle dindirir. Dinanî için "ben", varoluşun bizzat kendisini kurguladığı en mahrem ve sarsılmaz dayanaktır.
Dînânî’nin, "bilinci körleştiren bir perde" olarak sunduğu âdet eleştirisine karşı geleneğin zarif gölgesinde durarak ihtiyatlı bir şerh düşmek gerekir. Âdet, sadece ruhu hantallaştıran bir alışkanlıklar yığını değildir; hikmetin zamana yayılarak ete kemiğe bürünmesi, sürekliliğin o dilsiz ve derûnî sırrıdır. İradenin her an yeniden doğan yakıcı ışığı, şayet kadim bir usulün ve ritmin koruyuculuğundan mahrum kalırsa, "ben" kendi hürriyetinin boşluğunda savrulma tehlikesiyle yüzleşir. Belki de hakikî özgürlük, geleneğin inşa ettiği tanıdık menzillerin içinde, kökleri derinde bir istikrarla kanatlanabilmektir; zira insanoğlu için süreklilik, kopuşun getirdiği tekinsiz boşluktan çok daha hayatî bir sığınaktır.