* Size öyle bir hikaye anlatacağım ki, anlatacaklarım bittiğinde, öğrendiklerinizin bir kısmını unutmak isteyeceksiniz. Heyhat, hepimiz unutmayı becerecek kadar şanslı değiliz.
Bazen hayatınızda tüm taşların yerli yerine oturduğunu, ömrünüzün kalanını birbirine geçmiş Lego parçaları arasında sessiz sedasız tamamlayacağınızı düşünürsünüz. Bu, evvela güven ve huzur duymanızı sağlar, sonra da sıkıntı. Ben sıkıntı safhasındaydım.
Her şey olması gerektiği gibiydi, peki ama yeterince güzel miydi? Doğru ile güzel arasındaki mesafe, kendi halinde bir insanın başını derde sokmaya kâfi miydi?
Güzel ama yanlış bir ihtimal, tadını yitirmiş doğrudan evladır çoğu zaman. Bir yanlışı, sırf güzel olduğu için sevebilir insan. Bir şeyi güzel bulmaksa, galiba onun kalpte yarattığı kıpırtıyla ilgili. Hadi o kıpırtının adını heyecan koyalım.
Yıllar sonra ilk defa heyecanlandım. Yıllar sonra ilk defa, gece uyumadan evvel ve sabah uyandığımda aynı kişiyi düşündüğü¬mü fark edip telaşa kapıldım. Yıllar sonra ilk defa, gece gündüz demeden içimden onunla konuştum, ona sözler hazırladım. San¬ki dünyadaki her şeyden emekliye ayrıldım da kendimi tümüy¬le o ikinci varlığa adadım. Hadi o adayışın adını da aşk koyalım.
Bilim insanları, aşkın bir çeşit hastalık olduğunu söylüyor; obsesif kompülsif bozukluk. Yıllar sonra, bile isteye ve bizzat illetin kendisinden şifa umarak, yatak döşek hastalandım. Açıkçası, yatak kısmı başlangıçta eğlenceliydi, fakat çok geçmeden aşkın ne feci bir bela olduğunu nedametle hatırladım.
Onu ilk gördüğümde, üzerinde lacivert bir ceket vardı; la¬civert rengi hiç sevmem. Dudaklarından aşağı sarkmış bıyık¬ları arasından harıl harıl bir şeyler anlatmaktaydı; bıyıkla¬rı ve anlatacak mühim şeyleri varmış gibi şevkle konuşanları da sevmem.
Yakışıklı biri sayılmazdı, ama kırpıştırdıkça bir¬birine dolaşan upuzun kirpikleri pek göz alıcıydı. Kapkaray¬dı kirpikleri, karmakarışıktı. Ben, herhalde kendim pek sı¬radan ve düz biri olduğumdan, karmaşık şeyleri daima sev¬mişimdir. Onu da sevdim. Belki de tanışmadan, hatta henüz karşılaşmadan evvel.
Zira bazen kalp; minik, çalışkan bir fabrika gibi heves, he¬yecan ve aşk üretir, biriktirir. Depo dolup taştığında, nakil için başka bir kalp bulmak lüzumu baş gösterir. Kimi kez hiç düşünmeden, mümkün olan, hatta mümkünse mümkün ol¬mayan ilk kalbe aktarır insan biriktirdiğini.
Yani belki de aşk, birine karşı duyulan hisler toplamından ziyade, kendi başına yetişen, sahibini arayan öksüz duyguların neticesidir. İnsan bazen kime âşık olacağını seçemez. Kalbin zamanı gel¬miştir ve karşısına çıkan ilk ihtimale sarılıverir. Bilmem, ben nasıl yaptım. Bugün bile emin değilim, fakat nihayetinde öy¬le ya da böyle kalbimi kaptırdım.
İlk zamanlar suçluluk ile heyecan arasında ring seferi ya¬parak geçti. Derken heyecan kendini kedere, kederse “Hak ettim ben bunları” senfonisine devşirdi. Zira aşk, hele de be¬nim koşullarımda, bulutlarda uçuracağını sanırken, sadece ayağınızı kaydırmaya yarar. Evvela yüksek bir yere çıkarılır, sonra birden aşağı bırakılırsınız. Aşk, kazanmayı planladığınız değil, kaybetmeyi göze aldığınız şeylerin toplamıdır.
Söylemeyi unuttum, bendeniz evliyim.
Sevdiğim, beni mutlu eden bir adamla on üç sene evvel ev¬lendim. On üç seneden sonra mutluluğu huzurla karıştırır insan. Öyledir de aslında. Heyecanla mutluluğun aynı şey olmadığını anlamanız içinse, önce zirveye çıkmanız, sonra da aniden yere çakılmanız gerekir. Ben anladım. Fakat şuuru¬ma kavuştuğumda ağır yaralıydım.
Bakmayın böyle yeryüzünde yalnız benim başıma gelmiş mukaddes bir mucizeden bahseder gibi anlattığıma. Bütün aptal âşıklar, aşkın kendilerine has olduğuna inanırlar. On¬lara sorsanız, daha evvel kimse o cümleyi kurmamış, o şarkı¬yı dinlememiş, o yağmurun altında el ele yürümemiştir.
Söy¬lenmedik söz, okunmadık şiir, dinlenmedik şarkı kalmadığı¬nı; içinden geçtikleri her minik an ve his kırıntısının dünya dönmeye başladığından beri yaşandığını, döndükçe de tek¬rarlanacağını, yani pek de öyle hususi sayılamayacağını bil¬mez yahut bilmezden gelirler. Bilmezden gelmek, kadim bir ayakta kalma yöntemidir.
İşin doğrusu, benimki de o bildik hikâyelerden biriydi. Kli¬şenin dibine vurmuş bir yasak aşk hikâyesi. Ama işte, insan¬lık tarihi nicelerini görmüş olsa da naçiz varlığım için ilkti. Sizin için yeni olan, dünya için de öyledir. Zira dünyanızın hudutları kalbinizin ebadıyla ilgilidir.
Velhasıl benimki, küçük gezegenimde eksikliğini duydu¬ğum hisleri ikame edecek bir parça umut bulunca, ne oldu¬ğumu anlayamadan yoldan çıkma haliydi. Onu lacivert ce-ketiyle gördükten kısa süre sonra, imkânsız ve yasak olanın cazibesine kapılmış, korkunun köprülerini teker teker yakmıştım. Başlarda kendimi tutmaya çalıştım aslında.
Kışkırtı¬cı ısrarı ve doğru, ama sıradan hayatlarımıza boş verip, gör¬kemli bir hatada buluşma çağrısıyla, beni yoldan o çıkar¬dı. Yine de sütten çıkmış ak kaşık olduğumu ispata kalka¬cak değilim. İnsan kandırılmaz, kanmak istediği için kanar.
Öyle ya da böyle yoldan çıktığıma göre, demek ben de ken¬dimi kaybetmeye teşne, bulmamam gereken yerde aramaya meyyaldim. İşte bu yüzden diyorum ya, başıma gelen her şe¬yi hak ettim.
Aşk bir riskti ve hayatımın geri kalanını masaya sürmek¬ten çekinmeyerek bu riski aldım. Kumarda kaybedenler ka¬zananlardan çoktur, kaide böyle. Ben de bir süre sonra, adı¬mı, kaybedenlerin şanlı listesine altın harflerle yazdırdım.
Nasıl mı oldu? Çok kolay. Umut etmek mutlu olmaya yet¬medi. Ve biz ayrıldık. Ağır ağır yıkılan taş köprüler gibi değil, kâğıttan kuleler gibi hızla dağıldık. Sanki biri üfledi ve dört bir yana saçıldık. Dünya yeniden gaz ve toz bulutuna dön¬dü böylece. İki kişilik medeniyetimizden geriye kalan o hazin boşluğa ayrı ayn sığındık.
Açıkçası, buraları uzun uzadıya anlatmak niyetinde deği¬lim. Çünkü elinizdeki roman, tam da bundan sonra olanla¬rı kaydetmek için yazıldı. Benim hikâyem asıl şimdi başlıyor. Aşkın bitip acının, asaletin bitip sefaletin palazlandığı yerde. Cehennemde. 13-16
* Aklımı kaçırmak üzereydim. Aşk, nasıl birkaç ay öncesi¬ne kadar çoktan unuttuğum bir şeyse, aşk acısı da öyleydi. Sevgilinin yokluğuyla durmaya yüz tutan kalbin, yaralanmış herhangi bir organ gibi acıyabileceğini unutmuşum. Yıllar sonra yeniden, dehşetle hatırladım.
Aşk acısı çektiğinizi en kolay, saatlerin güneşte eriyen pey¬nirler gibi uzayışmdan anlarsınız. Bir de tabii o geçmek bil¬meyen vakit boyunca ne düşündüğünüzden. Neden öyle yap¬mıştı, neden öyle söylemişti? Acaba o da şu an sizi düşünü¬yor muydu, azıcık da olsa özlemiş miydi? Şu lafı şurada değil de orada söyleseydiniz bir şey değişir miydi? Onu unutmanın yolu var mıydı? Peki neydi?
Âşıksanız, matematik profesörlerinin bile başa çıkamaya¬cağı kadar çok olasılık hesabının altından başarıyla kalkarsı¬nız. Her ihtimali masaya yatırır, lime lime edip kareköküne ayırırsınız. Aşk acısının başlıca semptomlarından biri, ken¬dinize işkence ederken sadece gerçeklerden değil, aslında hiç yaşanmamış ihtimallerden de azami biçimde faydalanmanız¬da.
Dünyadaki başka her şey anlamını yitirir ve siz tümüyle kaknem kederinize odaklanırsınız. Yalnız bu öyle başka ke¬derlere benzemez, işinin ehli kiralık katiller gibidir. Kalbini¬zi birbirine eşit olmayan binlerce minik parçaya böler.
Tuzla buz olmuş sırça bir vazoya benzeyiverir zavallı kalbiniz. İçin¬deki çiçekler çoktan etrafa saçılmıştır ve o, birbirine batıp duran parçaların temasıyla kanadıkça kanamaktadır. Hadi buna da kalp ağrısı diyelim.
Kalp ağrısı, sabah, öğlen, akşam ve dahi gece peşinizi bı¬rakmaz. Ama en fecisi sabah vardiyasıdır. Bitmek bilmeyen gecelerin sonunda, uykuya dalabildiğiniz o nadir anlarda, rüyalardan yakanızı kurtarıp da kısacık bir süre için her şeyi unutmayı becerebilmişseniz, sabah şaşkın bir tavuk gibi uya¬nırsınız.
Yanlış giden bir şeyler olduğunu bilir, fakat uyku¬dan uyanıklığa devrildiğiniz ilk birkaç saniye, ne olduğunu kestiremezsiniz. Sonra? Dan! Gerçek, olanca ağırlığıyla tam kalbinizin üzerine oturuverir. İçinizde, elinizle tam yerini gösterebileceğiniz bir yerde, göğüs kafesinin ardında, yum¬ruk büyüklüğünde bir kesikte, başka hiçbir şeye, ama hiç-bir şeye benzemeyen feci bir sızı duyarsınız. Bu, sizin haki¬katinize ayıldığınız andır.
Gözlerinizi yummak, yeniden uy¬kuya sığınmak, her şeyi unutmak, bomboş bir beyinle o ya¬takta uyuyarak yaşlanmak istersiniz.
Heyhat! Artık hatırla¬dınız ve Yaradan’ın oraya kan pompalasın diye yerleştirdiği hain kalp, esas vazifesini unutup yine acı pompalamaya baş¬ladı. Gün başladı, hayat başladı, çaresizlik ve ne zaman bite¬ceğini bilmediğiniz o korkunç sancı yeniden başladı. Evet, bir zamanlar âşık olacak kadar şanslıydınız; işte bu da ikrami¬yeniz, güle güle harcayınız. 17
* Hatırlamanın şaşkınlığı kalbin acısına karışmıştı. Gecele¬ri uyuyamıyor gündüzlere katlanamıyordum. Bakar kör, du¬yar sağır, düşünür aptaldım; acı çekmekten başka işe yaramıyordum. Yıllarca iyi niyetlerinden şüphe duymadan din¬lediğim şarkıların hepsi birlik olmuş bana onu hatırlatmaya çalışıyordu; radyoyu kapatıyordum.
Üzerime bir kazak geçi¬recek olsam, daha evvel onun yanında da giydiğimi anımsı¬yor; cenabet kazağı dolabın en karanlık dehlizlerine saklıyor¬dum. Neye elimi atsam, onunla ilgili bir hatıra hortluyordu; cüzamlıya dokunmuşum gibi elimdekinden uzaklaşmaya bakıyordum.
Canım hiçbir şey yemek istemiyordu; yemek ma¬sasında çatal bıçak yerine sigara ve kül tablası kullanıyor¬dum. Vaktiyle sesinden dinlediğim için, kendi adım dahi ba¬na onu hatırlatıyordu; biri ismimi seslendiğinde üzülüyor¬dum.
Perişan haldeydim ve çok utanıyordum. Utanıyordum, çünkü bu kadar zayıf olmayı yakışıksız buluyor, en azından kendime yakıştıramıyordum. Aşk için ağlamak budalalıktı ve budalalardan müteşekkil bir halay ekibi kurulsa, mendili ka¬pıp halay başı olmayı hak ettiğimi düşünüyordum.
Olur ol¬maz yerde gözlerim sulanıyordu, kimselere görünmemek için nereye kaçacağımı şaşırıyordum. Aşk acım, kâğıt mendil ve sigara baronlarını büsbütün zengin etmişti. Bense akıldan, gönülden ve kilodan yana epey fakirleşmiştim. Sürekli onu düşünmek hastalığından mustariptim. Aklım bütün diğer iş¬levlerini yitirmişti. Kıvrımları arasında zerrece fosfor kalma¬yan beynimin, sadece onu düşünebilen kısmı iş görüyordu.
Direnç şurubu, unutma hapı, dirayet şerbeti gibi bir şey olsa da çabucak eski sükûnetime kavuşsam diyordum, ama müm¬kün değildi. Acınacak haldeydim. Bana acıyanlar arasında başı yine ben çekiyordum. Hayatın her alanında umutsuzca kaybederken, bir tek halay başı kariyerimde emin adımlar¬la ilerliyordum. 17
* Aşkın yanında gurura yer olmadığını söyleyenler halt etmiş. İnsan en çok âşıksa gururuna sahip çıkmak, onun nezdinde hiç değilse saygıdeğer bi¬ri olarak kalmak istiyor. Galiba sayılmamaktan, sevilmemekten ürktüğümden daha fazla çekiniyor; kaybettiklerim yet¬mezmiş gibi bir de ona karşı dik tutmaya çalıştığım kuyruk da yere düşerse diye endişeleniyordum. Nurlar içinde yatsın, Rahmetli Jane Austen halimi görse, Aşk ve Gurur’u benim için imzalardı; bunu kesinlikle hak ediyordum. 20
* Normal şartlarda bu tür durumlarda hemen arkadaşları¬nızın kapısını çalarsınız. Arkadaşlar böyle zamanlarda kah¬rınızı çekmek içindir. Aynı hikâyeyi defalarca dinlemek, ay¬nı sorulara aynı cevapları vermek, hiçbir şey yapamasalar bile sırtınızı sıvazlayıp, değmez filan demek, sizden ve hikâyenizden ölesiye sıkılsalar da birlikte geçirdiğiniz yılların yüzü suyu hürmetine anlayışlı davranmaya çalışmak için.
Lâkin ben bu temel hizmetten bile faydalanamıyordum. Yasak bir aşk yaşamanın en büyük eziyeti, acı yetmezmiş gi¬bi bir de sır taşımak zorunda kalmanızdır. Evli bir kadınsa¬nız, bazı haltları afiyetle yerken nasıl arkadaşlarınıza anlatmadıysanız, yedikten sonra da dizlerinde ağlamak için kapı¬larını kolay kolay çalamazsınız.
Hele bir de benim gibi zayıf¬lığı kendinize yakıştıramıyorsanız, tek başına acı çekme diyarına, ıstırap tapınağına hoş geldiniz. Tebrikler, burada çıl¬dırasıya yalnızsınız! 20
* İçimde kopan uğursuz fırtınayla baş başaydım. Unutmaya çalışıyordum, ama derdimi kimseyle paylaşamadığım, üze¬rimdeki hatıra yükünün bir parçasını olsun başkasının omzuna bırakamadığım için muvaffak olamıyordum. Gerçi geç¬miş tecrübelerimden biliyorum; zaten aşk acısının şöyle ber¬bat bir özelliği var: Paylaşılamıyor.
Sahibine son derece sa¬dık, atsan da satsan da tatlı dil de döksen, zinhar lütfedip başkasına gitmiyor. Yine de birine anlatmak, azıcık nasihat almak, hiç olmadı, üzerinde ağlayacak bir omuz bulmak iyi gelebilirdi. Kısmet değilmiş. 20
* Bana hiç gelmedi, işyerinde aksi, sevimsiz bir tip olarak bilinirim. Sanırım her yerde biraz öyle bilinirim. Böyle tanın¬manın, güler yüz abidelerinin ömür boyu mahrum kalacağı bazı avantajları vardır. Misal, tersinizin namı, çevrenizdekilerin sizden çekinmesini sağladığından, samimiyet müptelası densizler tarafından rahat bırakılır, hayatınızı, rahat bırakıl¬mış bir rahatsız olarak yaşama hürriyeti kazanırsınız. 21
* “Geçen gün bir arkadaşım anlattı. Mazi imha Merkezi di¬ye acayip bir yer varmış. Derdini unutmak istiyorsan gidiyormuşsun, anında hallediyorlarmış.” 21
* Mutsuz kadınların, kurtuluşu alışveriş¬te, ev dekorasyonunda, peşin fiyatına taksitlendirilmiş estetik operasyonlarda filan aramasını gülünç bulurdum. Kişisel geli¬şim kitaplarına, hayat koçlarına prim vermezdim.
Mutsuzlu¬ğun paraya en kolay tahvil edilen şey olduğunu bilir, başka¬larının kasaveti üzerinden cep doldurmaya soyunan iştirakçi¬lerden hazzetmezdim. Mazi İmha Merkezi ismi, böyle gülünç ve hatta kötü niyetli bir işletmeyi çağrıştırıyordu. Kendi başı¬ma halledemediğim bir derdin devasını, çaresizliği fırsata çe¬viren açıkgöz teşebbüsperverlerin kollarında aramak bana ap¬talca geliyordu.
Yani başlangıçta böyle düşünüyordum, ama sonra vaktiyle izlediğim bir filmi hatırladım. Kate Winslet ve Jim Carrey oynuyordu. Bilirsiniz, hani adam sevgilisini hafı¬zasından sildirip aşk acısından kurtulmak için bir tür kliniğe gidiyordu. 22
* merakın tırmığı aklımı hatır hutur kaşıdı. 22
* “Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür” ve “El¬bet bir gün unutacağız, bu böyle yarım kalmayacak.” İlkinin altında anonim yazıyordu, İkincisi ise M. Kemal Atatürk diye imzalanmıştı. Bir an kendimi sefalet borsasının tavan yap¬tığı bir batakhanede hisse senedi almaya çalışıyormuş gibi hissedip gerisingeri kaçmak istedim. Ama kadın Gülen Göz¬lerdeki Ayşen Gruda tebessümüyle yüzüme bakmaya devam edince, çaresiz, bilgi almak için geldiğimi söyledim. 23
* Yüzün¬deki Ayşen Gruda esanslı melaike tebessümü, yerini Godzilla selamına, cehennem zebanisi teşrifatına, Cavs ısrarına bı¬rakmıştı ya da bana öyle geldi. Üzerime boca edilen alaka¬nın altında ezildim ve “İyi, peki, ben sonra gelirim” diyeme¬yip, “Ha, şu oda mı yani?” türünden manasız bir şeyler geve¬ledim. Lafım bittiğinde çoktan kapıdan içeri girmiştim. 24
* işe başlarken aldıkları oryantasyonda öğrendik¬leri ilk şey, gelen müşterinin gözünün içine bakıp pişmiş kel¬le selamı vermek olmalıydı. 24
* Gösterilen koltuklardan birine iliştim. Aynı anda da içim¬den derin bir pişmanlık yükseldi, insan bir kere saçmalama¬ya başlayınca sonu gelmiyordu demek. Öyle çabucak düşüp yere çakılmak bile mümkün değildi. Sona giden yolun her anı hissedilmeli; şahken şahbaz olabilmek için her adımda biraz daha sefilleşilmeliydi. Vaziyetimin farkındaydım, ama artık oturmuş bulunmaktaydım. Çaresiz, kafası kesilmiş ta¬vuk dehşetiyle dış kapıya doğru koşmak yerine, yumurtada çile dolduran civciv sükûnetine bürünüp biraz bekleyecek¬tim.
En kötü ihtimal, kısa bir tanıtım konuşması dinler, son¬ra da bir daha dönmemek üzere çeker giderdim, ileride to¬runlarıma anlatmak istemeyeceğim bir hikâyem daha olurdu böylece. Hayat tecrübeleriyle gurur duyanları anlamayı asla beceremeyecektim. 24
* “Ne dersi?”
“Unutma dersleri. Yani danışanlarımız hatıralarından uz¬manlar eşliğinde, ama kendi iradeleriyle kurtuluyorlar. Be¬yin zarar görmüyor, irade güçleniyor. Derslere ilaveten bir de kişiye özel destek programlarımız var. Bazıları zaten pakete dahil. İlaveleri de ihtiyaç duyarsanız, minik bir ekstra ödeme karşılığında alabiliyorsunuz. Onlann da epey faydası oluyor.” 25
* Bilirsiniz, aptallığın ilk şartı, öyle olma¬dığınıza inanmanızdır.
“Anladım” deyip yerimden kalkmaya yeltendim. Beyaz ya¬kalı, Tarkan’ın kurdu gibi atıldı. 26
* “Böyle söylendiğinde kulağa garip geldiğinin farkındayım. Ama bakın size istatistiklerimizi vereyim. Her yedi danışa¬nımızdan altısı, buradan unutmak istediklerini unutmuş, en azından eskisi kadar önemsemekten kurtulmuş olarak ayrı¬lıyor.”
“Ha, unutmuyorlar yani? Sadece önemsemekten kurtulu¬yorlar.”
“Unutmuyorlar demiyorum, en kötü ihtimalle önemsemek¬ten kurtuluyorlar. Unutma ihtiyacının, bir şeyi hayatı zindan edecek kadar önemsemekten kaynaklandığı düşünülürse, bu hiç de yabana atılacak bir sonuç değil.” 26
* Lisede psikoloji dersinde, yaklaşma-kaçınma diye bir çatışma türü ol¬duğunu öğrenmiştim. O zamanlar bu manasız bilgiyi hayatı¬mın neresinde kullanacağımı düşünüp söylenmekle hata etmi¬şim. Hali hazırda içinde bulunduğum durumu tastamam kar-şılıyordu.
Bir yandan o garip binada neler döndüğünü merak ediyor, hatta içten içe oradan medet umuyor; bir yandan da bütün bunların saçmalık olduğunu hissederek, daha fazla va¬kit kaybetmeden kalkıp gitmek istiyordum.
Fakat karşımdaki beyaz yakalı, aldığı oryantasyonun hakkını vererek, ağzımdan girip burnumdan çıkmak suretiyle aklımı çelince, “Bundan da¬ha kötü ne olabilir ki, deneyivereyim bari” dedim. Beterin be¬teri olduğunu göz ardı etmişim. 28
* Erkekler nispeten gamsız mahluklar olduğundan mıdır nedir, galiba unutma mevzuuyla kafayı bozanlar genelde kadınlardı. Bel¬ki de böyle olduğu için merkezi de kadın çalışanlarla doldurmuşlardı. 28
* “Battı balık yan gider” diye düşündüm. Hatta “Hızlı anla¬tırım, bilgisayara geçecek olan da hepsini yazamaz” diye bile düşündüm. Öyle saçma şeyler düşündüm ki şimdi hatırlayıp kendimden soğumak istemiyorum aslında. 30
* “Yani sıradan eşyaların hatırlattıklarından kurtulmak sa¬nılandan kolaydır. Ama sanat eserleri öyle değil. Şarkılar mesela, işimizi epey zorlaştırır. Sanat eserleri, yani iyi olan-lar, genellikle bizden uzun yaşarlar. Unutmak istediğimiz bir mesele varsa ve onlarla bağlantılıysa, her karşılaştığımızda bize hatırlatırlar. Ama üzülmeyin, Rembrandt’ın otoportresiyle kaç kere karşılaşacaksınız ki...” 30
* “Fakat siz kızıl ve kısa saçlısınız.”
“O zamanlar böyle değildim. Ayrıldıktan sonra saçımın rengini üç, şeklini iki kez değiştirdim. Bu işleri bilirsiniz; aş¬kın posası saçlardan çıkar.”
“Elbette. Sizin serviste ders alan danışanlarımızın çoğu, fazla işlem görmekten saçlarının yıprandığından şikâyetçi. Hatta bu yüzden dördüncü katın kişisel destek ünitesi, ar- gan yağı özlü bakım serumu dağıtmaya başladı. İhtiyaç du¬yarsanız, arkadaşlarımızdan istemeniz yeterli, aklınızda bu¬lunsun. Lütfen anlatmaya devam edin.”
En son birileri bedava bir şeyler dağıttığında ilkokulday¬dım. İyi kalpli, güleç yüzlü insanlar tarafından itinayla sı¬ramın üzerine dizilen fındıkların Çernobil mağduru olduğu¬nu öğrendiğimde, ikramı sindirmemin üzerinden epey zaman geçmişti. Velhasıl, her ne kadar bu son malumat, içimden yükselen “Ne işim var burada?” ateşine odun atsa da, üzerin¬de durmamaya çalışıp faldan sonra olanlan anlattım. 32
* “Şimdi tam olarak unutmak istediğiniz şey nedir?” “Bilmem. Unutmak istiyorum işte. Bütün bunlar hiç ya¬şanmamış gibi hissetmek, hayatıma eskisi gibi devam edebil¬mek istiyorum.”
“Neden?”
“Çok açık değil mi?”
“Hem öyle hem değil. Unutma ihtiyacınızın sebebinden emin olmalıyız.”
“Peki. Sanırım yaşadığım mutlu anlar yüzünden. O anla¬rın geri gelmeyeceğini bilmek beni mutsuz ediyor. Sonra bir de medeni durumumun yarattığı suçluluk duygusu var tabii. Unutmayı becerirsem, ondan da kurtulacağımı umuyorum.” “Anlıyorum. Buraya kadar her şey tamam. Şimdi sizden bir isteğim olacak. Derslerde kullanmak için ihtiyaç duydu¬ğumuz bir şey var. Onu getirmek için bizi yeniden ziyaret et¬meniz gerekecek.”
“Nedir?”
“Hayatta en güvendiğiniz kişinin ses kaydı lazım.”
“Anlamadım? O niye?”
“İnanın bana, çok faydası olacak. Kimdir hayatta en gü¬vendiğiniz kişi?”
“Kocam herhalde.” Bunu söylerken kendimi dünyanın en rezil insanı gibi hissettim, ama sırdaşlarım bana yadırgayan gözlerle filan bakmadılar. Kim bilir daha ne rezillikler duy-maya alışkındılar.
“Öyleyse kocanızın sesini telefonunuzla ya da neyle ister¬seniz işte, kaydetmenizi rica edeceğim sizden. Uzun bir kay¬da lüzum yok, birkaç cümle bile işimizi görür.” 33
* Turist Omer Lordlar Kamarası’nda
*Kaydımı alan sırdaş kadının tavsiyesine uyarak, salonumun duvarında ası¬lı Rembrandt röprodüksiyonunu, “ilk düğün hediyen benden olsun” deyip Süheyla’ya verdim. Nasıl memnun oldu anlata¬mam. Herhalde tablodan ziyade, binlerinin, hele de benim gibi nemrut birinin, henüz umduğu teklifi alamadığı için ha¬yal kırıklığına dönüşmesi muhtemel görünen izdivaç hayali¬ni paylaşmasına sevindi.
Müstakbel damatla yıllar evvel, da¬ha bizim şubeye girmeden önce çalıştığı bilgisayar mağazasındayken tanışmışlardı, ama onca zamanın alın teri, sevgi¬lilik emeği hâlâ karatma sağlam bir yüzükle taçlanmamıştı. Süheyla bu duruma içleniyor, nikâh masasına dair ümitleri¬ni ciddiye alan birini buldu mu çocuk gibi seviniyordu.
Çün¬kü etrafındakileri mübalağalı gülücüklere boğanlar ve çev¬resindekiler tarafından tebessümle yıkananlar başta olmak üzere herkes, aslında kimse tarafından pek de umursanma¬dığını iyi bilir. Bütün o vıcık vıcık samimiyet gösterileri, ma¬nasız sohbetler, hep bu galiz hakikati örtmek için değil mi¬dir? İnsanların azıcık iyi niyet görünce ne yapacağını şaşır¬ması boşuna mı? Alışık değiller. Velhasıl, kendilerini hakika¬ten sevenleri bunun için cezalandırmakla onlara pelüş ayı¬cıklar gibi sıkı sıkı sarılmak arasında gidip gelirler.
Süheyla bana ikisini de yapamazdı. Ama zarif jestime pek sevin¬di, duygulandı. Hatta kendini tutamayıp, oksijensiz kalacak kadar çok konuşmaktan damarlanmış gözlerinden iki damla yaş bile akıttı. Kollarımda teselli bulma safhasına geçmesini beklemeden, masamın üzerinde birikmiş evrakı bahane edip süratle topukladım.
Böylece duygu şelalesi meslektaşımdan da, hafızama köşe kapmaca oynatan Rembrandt’tan da ay¬nı anda kurtulmuş oldum. Bir taşla iki kuş. Hiç değilse hâlâ ava gidip avlanmayacak kadar akıllıydım. Daha doğrusu, öy¬le hissedip avunmaya çalıştım. 35
* Kimileri, kötü ihtimallerle yüzleşmektense belirsizlik der¬yasında serbest stil yüzmeyi yeğler. Ben onlardan değilim. Her zaman en kötü sonlara bile hazırlıklıyım, yeter ki başıma ne geleceğini bileyim. Belirsizlik berbattır; beni perişan, ruhumu lime lime eder. 36
* Gamzeli çe¬nesini Cary Grant’tan, biçimli dudaklarını Gregory Peck’ten, baygın bakışlarını Clark Gable’dan ve düşünceli alnını îlyas Salman’dan alarak, yüzünde kusursuz bir puzzle oluşturmayı başarmıştı.
Üzerindeki beyaz önlükle, hekimlere has bir emni¬yet hissi; lüzumundan çapkın gülümseyen teklifsiz gözleriyle ise emniyet edilemeyecek hergelelere özgü bir seksapel taşıdı¬ğı bile iddia edilebilirdi.
Lâkin aşk, insanın gözünü sadece sev¬diğinin kusurlarına değil, sevebileceklerinin lütuflarına kar¬şı da kör ediyor. Âşık, çevresindeki temaşaya rağmen, ona ait olmayan teferruatı fark etmeyi reddediyor. Zaten kime baksa sadece tek bir kişiyi görüyor, kimden bahsetse aslında sadece ondan dem vurmanın yolunu açmaya çabalıyor, işte bu sebep¬le, genç adama hak ettiği biçimde alıcı gözüyle bakamadım. 37
* Hakkı yenmiş seksapel, si bemol bir günaydının ardından beni doğruca danışma bankosunun ardındaki asansörlere gö¬türdü. Bir yandan da kullanım kılavuzu okur gibi seri biçim¬de anlatıyordu. 37
* Kısa yolculuğumuz boyunca asansör müziği olarak Ajda Pekkan’m “Bir Gün Unutmak is¬tersen” şarkısını dinledik. Ajda’nın “Beni gördüğün yerde do¬laşma, tatsız geçmiş günleri anımsa, rastlaşırsak bile selam¬laşma, mutsuzsam da arama” tavsiyeleri eşliğinde dördüncü kata vardığımızda, merkezin bir gökdelenin tepesinde olma¬yışından memnuniyet duymaya çalıştım.
O esnada dünya¬ya edebi kahraman olarak gelsem, kuşkusuz Pollyanna olur¬dum. Hoş, haletiruhiyem bir korku filmi karakteri olmaya daha müsaitti, içime kaçan aşk acısı da düşünülürse, herhal¬de payıma Exorcisf in zemzem sulu Türk versiyonundaki Ay¬şecik tipli Gül filan düşerdi. 38
* Sonra, birbirinden beyaz otuz iki dişini görücüye çıkaran gevrek bir gülümsemeyle 40
* Üç tehlikeli beyazdan, kar, süt ve şekerden uzak durmuş olanlar, bekleme odasıyla hayatları arasında en ufak bağ kuramazdı. 41
* Derken genç bir kadın, Alice Harikalar Diyarında’ki beyaz tavşan gibi “Geç kaldım, geç kaldım” diye koşturarak bek¬leme odasından içeri girdi. Tepesinde atkuyruğu toplanmış kumral saçları, incecik bedenini sımsıkı saran silikozis cana¬varı taşlanmış kot pantolonu, ilk iki düğmesi açık bırakılmış yavruağzı gömleği ve toz değmemiş beyaz bez pabuçlarıyla, pek hanım hanımcık, çıtı pıtı biriydi. Dünyaya sakız olarak gelse, ya Cicoz olurdu ya artistli Minti. 42
* “Evet yaa! Kolumdaki sapıtmış. Saatler bile doğruyu gös¬termiyor artık!”
“Rahmetli dedem, emektar kösteklisi teklemeye başlayın¬ca, tamamen durdurup öyle kullanmıştı” diyerek, ecdadımın gizli dehasını hiç tanımadığım bir yabancıyla paylaşıverdim.
“Niye? Hiç değilse günde iki kere doğruyu göstersin diye mi?”
“Yok, dedem öyle klişe biri değildi. ‘Yarım yamalak çalışıp kafamı bozacağına ben onu tamamen bozayım da görsün gü¬nünü’ demişti. Dedemin zaman algısı da biraz değişikti za¬ten. Saatli Maarifin yapraklarını da yırtmazdı mesela. Ken¬disi koparıp kenara ayırmazsa günler geçmezmiş gibi. Yaşlı¬lık işte, insan ölümden korkuyor herhalde.” 42
* Cana yakınlığın bir beden büyük deli min¬tanı gibi üzerimden sarktığına şüphem yoktu. 43
* “Dedeniz diyorum. Nine olunca anlamak kolay; anneanne, babaanne diye ayrı ayrı isim vermişler. Ama dedelerde ayrım yok, annenin babası mı, babanın babası mı bilemiyor insan.” Lisanımızdaki bu büyük gediği daha evvel fark etmemiş¬tim. 43
* Miss Marple dikkatiyle yüzüme bakıp, “Trafiğe takılmamak için genellikle erken ge-lirim” dedi. “Sizi daha önce hiç görmedim. Yoksa ilk dersiniz mi?” Bir spagetti Western’de olsaydık, muhtemelen “Buralar¬da yenisin galiba ahbap” diye devam ederdi. Hayatta mana¬lar hep aynıydı, geri kalan sadece üslup meselesiydi. 43
* “Yabancılara mı?”
“Tabii. Sırlar tanıdıklarla paylaşılmaz ki. Dönüp dolaşıp bir şekilde karşınıza çıkarlar yoksa. Sırdaşınız çenesini tutsa da, zamanla garip bir borçluluk, suçluluk, öfke duymaya baş¬lıyorsunuz. Ondan çekiniyor, laf aramızda nefret bile ediyor¬sunuz. Size bir sır vereyim mi?”
“Hayır!”
Ne zaman gerçeği söyleseniz şaka sanırlar. O da yüzüne tatlı bir tebessüm yerleştirip iştahla devam etti.
“Sır şu: Sevdiğiniz biriyle aranızdaki bağı telafisiz şekilde incitmek istiyorsanız, ona hemen bir sır verin!”
“Yani?”
“Yani tanıdıklarla konuşmak riskli, ama yabancılardan zarar gelmez. Sizi yargılayacak ya da cezalandıracak kadar önemsemezler çünkü.” 44
* Başkalarının üzüntü¬sünü dinlemek insana çok iyi geliyor. Yani oh ne güzel olmuş diye kalkıp çiftetelli oynamıyorsun tabii, ama artık kendini o kadar yalnız da hissetmiyorsun” deyip anlatmaya başladı. 45
* O çıtı pıtı tazeden, çitlembik cimcimeden böyle uğursuz bir hikâye çıkacağını ölsem tahmin edemezdim. Yüzüm anında ekşiyiverdi. Artık nasıl bir cenabetsem, ketumluk kariyerim¬deki onca olimpik başarıdan sonra, çene çalmak için bula bu¬la bir çocuk hırsızını seçmiştim. 45
* “Yaptığımın feci bir şey olduğunu biliyorum tabii. Yani son¬radan anladım. Yoksa unutmak için kalkıp buralara gelecek kadar acı çeker miydim? Kimseye fenalık etmek istemedim ben. Gerçekten.
Yani, nasıl desem, yanlış olduğunu hep bili¬yordum, ama kötü olduğunu düşünmüyordum. Hatta bebeğe iyilik ettiğime inanıyordum. Annesi hastaydı, doğumu da çok güç yapmıştı. Doktor, ‘Bu kadın artık iflah olmaz, uzun yaşa¬maz’ demişti. Sonra babasını gördüm, zavallı bir adamdı. İşsizdi, yoksuldu, diğer çocuklarına nasıl bakacağı bile belli de¬ğildi.
Bir yanda başlamadan bitmiş bir gelecek, öbür yanda da evlat hasretiyle yanıp tutuşan, bebeğe her türlü imkânı suna¬bilecek o kadın olunca... Bilmiyorum beni anlar mısınız, ama herkes için en doğrusunu yaptığımı düşündüm.” 45
* Cehennemde bile yalnız olmadığınızı bilmek güzeldir. Hiçbir şey yapamazsanız ateşi paylaşırsınız. Yine de nihayetinde cehennemdeydik. Ben de prensip sahibi bir zebaniye yaraşır biçimde davrandım. Ocağa odun atmaktan geri durmadım. 46
* Üç numaralı kapının tepesindeki ampul yemyeşil yanmıştı. Toprağı bol olsun, Edison, icadının geldiği noktayı görse, kuşkusuz gözleri buğulanırdı. 47
* Aferin sana pırtı çene! 48
* Biriyle aynı odada oturup da oturmuyormuş gibi yapmak, bakışları başka istikametlere dikerek birbirini yok saymak, garip olduğu kadar komik de bir durum. Bir kere insan katiyen yalnızmış gibi hissetmiyor. Kimse böyle zamanlarda gizli maharetlerini sergilemiyor; burnunu karıştırmıyor, si¬vilcesini patlatmıyor, ferah fahur yellenmiyor. 49
* Evli miydi acaba? Göz ucuyla parmaklarına baktım; evet. Sol elinin yüzükparmağında kocaman bir alyans parlıyordu, ister istemez karısını düşündüm, hatta hızımı alamayıp gı¬yabında onun için üzüldüm. Bu donuk herifle nasıl geçerdi ki hayat! Yatakta, sokakta, düğünde, cenazede hep aynı su¬ratla mı geziyordu acaba?
Can sıkıntısı işte, adamı iş üstün¬de hayal etmeye çalıştım. Tavanı aynalı kocaman bir yatak odasında, afili muhitiyle müsemma devasa bir su yatağın¬da, şakaklarından şıp şıp ter damlaları süzülürken, emek¬li albay adabıyla, karısının üzerinde gidip geliyordu. Mey-menetsiz sıfatında en ufak bir ifade taşımıyordu.
Kocasının o esnada borsadaki dalgalanmayı mı, yoksa hangi pozisyo¬na geçmenin daha münasip olacağını mı düşündüğünü kes¬tiremeyen kadıncağız, onun yüzüne bakmayı yıllar evvel bıraktığından, gözünü tepedeki aynaya dikmiş, kendi botoks yorgunu yüzünü seyrediyordu.
Salonda açık unutulmuş rad¬yodan, döpiyesli TRT spikerinin vefakâr anonsu yükseliyor-du; sıradaki pozisyon, Erzurum’da vatani görevini yapmakta olan tüm er ve erbaşlar için geliyor. Kadın, gözlerini üç se¬ans botoksa meydan okuyan inatçı kaz ayaklarına dikmiş-ken, adam zerrece sarsılmadan ve gram inilti çıkarmadan, edebiyle geliyordu. 50
* Eskiden çok oynardım bu oyunu. Sokakta, vapurda, her neredeysem orada, çevremdeki yabancılara bakıp hayatlarını tahmin etmeye çalışır, bununla da yetinmeyip kendimce on¬lara yaşantılar yakıştırırdım.
Sinema biletçisinde yönetmen, banka müdüründe vidanjör operatörü istidadı görmüşlüğüm vakiydi. Bazen bir kadının suratına bakıp önceki gece sevişip sevişmediğini anlar, bazen küçük bir çocuğun yürüyüşünden hayatta en çok kimi sevdiğini çıkarırdım. Sonra sonra, insan¬lardan ve hayattan usandıkça, oyunun da peşini bıraktım. 50
* Hayatta her şey bir an evvel olup bitsin diye güzel ihtimallerden dahi vazgeçen biri için, tümüyle bek¬leme eylemine vakfedilmiş bir oda cehennemden farksızdı. 51
* adamın, kimlik beyanına üşenen Feridun Düzağaç gibi hece tasarrufuna giderek Mazi İmha Merkezi’ni kısalttığını idrak ettikten ve için için bu ismi beğenip benim¬sedikten sonra esas mevzuya dönebildim. 52
* “Dersi eşiniz mi veriyor? Hiç buralara gelmeden evde özel ders alabilirmişsiniz diyeceğim ama, o da hadi kendi aramız¬da İngilizce konuşup pratik yapalım demek gibi faydasız olur herhalde.” 52
* “Pasaportumun bana verdiği yetkiye dayanarak susmayı tercih ettim.”
* Ya meraktan ya libidodan demişler; düştüğüm vaziyetten ikisi de ayn ayn mesuldü. 54
* Şile’deydim. Yanımda o vardı. Ya birilerine yakalanır¬sak korkusu aramızda üçüncü bir kişi gibi yürüdüğünden, el ele tutuşmuyorduk. Ama parmaklarımız arada bir, hani yan-lışlıkla olmuş gibi birbirine değecek kadar yakın yürüyorduk. Parmaklarım onunkilere her temas ettiğinde minik şimşekler çakıyor, vücudum kapıldığım yüksek gerilim hattının etkisiy¬le titriyordu.
Bu bir hayal değil, hatıraydı. Derslerin sonun¬da unutmayı umduğum hatıralardan biri. Başka bir ömürde yaşanmış gibi hissediyordum ama çok değil, üzerinden sade¬ce iki ay geçmişti. Bir pazar günü Şile’ye kaçmıştık. Kaçmak ne tuhaf kelime. Kimden kaçmıştık ? Başkalarından mı, kendimizden mi, ait olduğumuz hayatın hazin rutininden mi? Ki¬me kaçmıştık ? Kendimize mi, birbirimize mi, yeni bir hayatın ılık ihtimaline mi?
Kaçmıştık işte. Sahilde yürürken parmak¬larımız birbirine değmişti. O, uzun karmaşık kirpiklerini kır¬pıştırıp bana gülümsemişti. Bir şey söyleyecekmiş gibi ağzını açmış, fakat söylememişti. Hep böyle yapardı zaten. İçini açıp okumak, neler düşünüp hissettiğini anlamak isterdim. Fakat çok konuştuğu zamanlarda bile pek bir şey söylememekte ma-rifetliydi. Hep benden sakladığı sırlar olduğunu düşünür ama sormaya cesaret edemezdim.
Aramızdaki her şey o kadar kı¬rılgan ve korunaksızdı ki her anı son anmış gibi yaşamaktan yorgundum. Ben evliydim. Sahi, söylemiş miydim; o da evliy¬di. Yani bu işin hiçbir yere varamayacağı en başından belliydi. Hayattan minik bir sevinç kırıntısı koparmaya çalışır gibiydik. Er ya da geç bitecekti. Acaba ilk kim kimden vazgeçecekti? 54
* “Size ufak çapta bir panik, belki keder yaşattığımın far¬kındayım. Ancak emin olun, bu iyiliğiniz için. Derslerimiz bo¬yunca size anlatacaklarımı hayatta en güvendiğiniz kişinin sesinden dinlemeniz ikimizin de işini kolaylaştıracak. Baş¬larda biraz zorlanabilirsiniz, ama on dakika sonra artık böy¬le hissetmeyeceksiniz.” 56
* Amerikalı olsaydım, ağzımı geviş getirir gibi yayarak, awesome, diye minik bir çığlık atardım. Fransız olsaydım, fik¬rim sorulmadan alman bu mühim kararı Liberte, Egalite, Fraternite çerçevesinde tartışmaya açardım. Japon olsaydım, öndeki cama yapışır, konuşanın fotoğrafını çekmeye çalışır¬dım. Ama hiçbiri değildim. Pasaportumun bana verdiği yet¬kiye dayanarak susmayı tercih ettim... 56
* Annemin sesini her duyuşumda içim cız etse de, açıkçası yöntemden etkilenmiştim. Onun sesinden çıkan kelamı, el¬bette tanımadığım bir yabancının anlatacaklarından başka türlü dinlerdim. Söylenenler sadece aklıma değil, kalbime de işlerdi; daha çabuk güvenip inanmayı becerirdim.
Hemen ora¬cıkta, derslerin selameti için akıllıca bir yol seçtiklerine kana¬at getirdim. Saçmalamaya cüret edecek kadar akıllı olanları severim. Bu yüzden, asla dönemeyecek birinin hasretiyle burnumun direğini sızlattıkları için sitem etmedim. Aklıma dışa¬rıdaki nursuz kodaman geldi, dersi karısından aldığını söyleinişti. Demek ona da aynı numarayı çekmişlerdi. 56
* Malum, aceleye gelmiş tanışıklıklar, ekseriyetle aslında hiç tanışılmadığınm fark edilmesiyle noktalanır. Güzel şeyler hızla, doğru ve emniyetli olanlarsa zamana yayıp bekleyerek yaşananlardır.57
* Dudaklarım anında gevşedi. Tıpkı düşündüğüm gibi, meb¬zul miktarda aforizmaya toslayacağım şimdiden aşikârdı. Bu çiklet laflarını annemin sesinden işiteceğim aklıma gelmezdi, ama veciz aromasının kıvamı tam da beklediğim gibiydi. Aca¬ba dersler hep böyle jelatine sarılmış fiyonklu laflarla mı ge¬çecekti, yoksa hakikaten dişe dokunur bir şeyler de yapacak mıydık? Verdiğim paraya, hiç olmadı zamana değecek miydi? 57
* Kendimi koşa koşa hayvanat bahçesine gelip ka¬fese kapatılmak için gönüllü olmuş devekuşu gibi hissediyor¬dum. Devekuşlarının beyinlerinin gözlerinden daha küçük olduğunu biliyordum, ama bu malumatın şahsımla bağlantı¬sını yeni yeni fark ediyordum. 57
* İlk ders: Unutulacak olanı hatırla
* “Dersimize özel durumunuzdan bahsederek başlayalım istiyorum” diyerek, zaten anlamlı bir bütün oluşturmaktan âciz düşüncelerimi iyice böldü Ses.
“Özel durumum mu?”
“Buraya gelmenize neden olan aşk acısını kastediyorum. Özel deyişime aldanmayın. Bu aslında klasik semptomlar gösteren bir hastalık gibidir. Kalbi sağlıklı biçimde çalışıp ni-hayetinde de kırılan hemen herkes, sizin gibi hisseder. Evet, zor bir dönemden geçiyorsunuz, ama bunu yaşayan tek kişi değilsiniz. Ve diğer dertdaşlarınız gibi siz de atlatıp iyileşe¬ceksiniz.”
Mesnetsiz bir vaat olabilirdi, ama duymak iyi gelmişti. İn¬sanın annesinin yumuşacık sesinden iyileşeceğini duyması gibisi var mıydı? Ölümcül hasta bile çabucak inanır, o moral¬le ayaklanırdı...
“Şimdi size İlişlerinizi anlamlandırmanıza yardımcı olacak minik bir bilgi vereceğim. Aşk acısı çeken birinin beyni, ko¬kain müptelalarının beyniyle neredeyse aynı biçimde çalışır. Kokainman kokaine nasıl ihtiyaç duyarsa, âşık da ayrı düş¬tüğüne karşı benzer bir açlık yaşar.
Yoksunluk çeken bağım¬lıların dopamin dengesi bozulur, bu da büyük risklere gözü kapalı girmelerine neden olabilir. Aşk acısı yaşayanlar, tü¬müyle kendi içlerine dönebilecekleri gibi, tam tersine o yıkı¬cı enerjiyle dışa da yönelebilirler. Bağımlı oldukları maddeye -ki örneğimizde bu eski sevgili- ulaşabilmek için normalde akıllarından bile geçirmeyecekleri işlere kalkışabilirler.”
Vay canına! Demek kalbimde narkotik alarmlar ötüyor¬du. Çanlar dopamin için çalıyor; beynim türlü riskler alma¬ya hazır, teyakkuzda bekliyordu. Yoksunluklar içinde titreye¬cek; şayet kendime gelemezsem, telefona sarılıp onu aramak¬tan bileklerimde ince patikalar açmaya kadar türlü çeşit re¬zillik yolunda dörtnala gidecektim. Önümde pırıl pırıl bir is-tikbal uzanıyordu!
“İçim açıldı, teşekkür ederim.”
“Bunları moralinizi bozmak için anlatmıyorum. Fakat düş¬manı tanımadan onunla savaşamazsınız. Burada kendini¬zi bağımlılıktan kurtulmak için kliniğe yatmış bir hasta gibi hissetmenizde fayda var. Hastalığınızı kabullenir ve kendini¬ze karşı dürüst olursanız, hem hormonal baskılardan ötürü niyetlenebileceğiniz olası çılgınlıkları denetleyebilir, hem de daha hızlı iyileşebilirsiniz.”
“İyi de girizgâh biraz ağır olmadı mı? Aşk acısı ile kokainmanlığın ne alakası var şimdi?”
“Kokain bağımlıları hangi semptomları gösterir, bir fikri¬niz var mı?”
“Ancak nikotin ve tein bağımlılarınınkileri sayabilirim. Renksiz hayatımda kokain tecrübe edecek fırsatım olmadı.” “Ben sayayım, hangilerinin tanıdık geldiğine kendiniz ka¬rar verin: Uykusuzluk, huzursuzluk, saldırganlık, kilo kaybı, kas zayıflığı, konsantrasyon bozukluğu, panik, aşırı şüpheci¬lik, paranoid sanrılar, halüsinasyonlar, kan basıncında yükselme-düşme, gözbebeklerinde genişleme, terleme, titreme, bulantı, solunum sıkıntısı...”
Bende hepsi mevcuttu! Fakat “Anneler abartmayı sever” diye düşünüp sükûnetimi korumaya çalıştım.
“Bu kadar mı?”
“Açıkçası, listede kalp krizi, epilepsi nöbeti, beyin kanama¬sı ve ölüm de var.”
“Ağzınızdan bal damlıyor. Haftaya gelirken kefen bezimi de getireyim mi?”
“Söyledim size, bunları kendinizi kötü hissetmeniz için an¬latmıyorum. Son saydıklarım başınıza gelmeyecek, çünkü iyileşme yolunda ilk adımı tam da şu anda, burada atıyorsu-nuz. Hali hazırda sahip olduğunuz semptomlardan da yine aynı nedenle kurtulacaksınız. Nasıl iyileştiğinizi birlikte gö¬rüp sevineceğiz. Güvenin bana.”
“Umarım öyle olur. Çünkü kayıt sırasında cüzdanım kâğıt gibi inceldi ve bunun sonunda ölmekten daha şık bir karşılı¬ğı olmalı.”
“Doğrusunu isterseniz, sonunda ölmekten sizi ben bile kurtaramam. Ama ölmeden evvel aşk acısından kurtulmanız için elimden geleni yapacağımdan emin olabilirsiniz.”
“Her canlı ölümü tadacaktır diyorsunuz, ha?”
“Onu ben demiyorum, Âl-i İmrân diyor.”
“Pardon ama kokainden buraya nasıl geldik?”
“Ercan Saatçi’nin tek güzel şarkısını bilir misiniz?”
“Ne?!”
“Sayenizde.”
Durdum ve derin bir nefes alıp öyle cevap verdim.
“Hız sınırımı aştınız, takip etmekte zorlanıyorum. Riskler¬den bahsetmiştiniz. Biraz açar mısınız, ne tür riskler alma riskim var?”
Annemin sesi, evladının iyiliği için icabında sevimsizleş¬mekten çekinmeyen anneler gibiydi. Yeri geldiğinde taham¬mül değil, tahakküm edecekti. Ciddiyetle konuya döndüğü-mü görünce, sidik yarışını uzatmayıp anlatmayı sürdürdü. “Yine örneğimizden gidelim. Mesela bir kokainman, yoksunluğunu doyurmak için karakteriyle hiç uyuşmayan işlere soyunabilir.
Bu uğurda hırsızlık yapar, bedenini satar, adam bıçaklar. Bütün bunları yaşarken, yanlış yolda olduğunu bil¬se bile, yoksunluk o kadar şiddetlidir ki, evvela onu dindir¬meyi, sonra da hayatını yeniden yoluna koymayı planlayarak kendisini kandırmayı seçer. Aynı durum âşık için de geçerli. Âşık, maşuka kavuşmak yahut onun yokluğundan kaynakla¬nan acıdan kurtulmak için, karakteriyle örtüşmeyen davra¬nışlar sergileyebilir.”
“Ne gibi?”
“Böyle durumlarda demiri demire kestirmek için en yakın arkadaşıyla yatmaya çalışanlar, sabahlara kadar içip kaldı¬rım taşlarına kusanlar, görüntüsüyle birlikte hayatını da de¬ğiştirmeyi umarak, grantuvalet klasik bir tarza sahipken aniden punk’a geçiş yapanlar görülmüştür.”
“Bu kadar mı?”
Kinayemi kale almayan Ses, “Örnekleri daha da çeşitlen¬dirmek mümkün elbette” diye devam etti. “Kendi rızasıyla dönmeyen sevgiliyi kaçırıp kömürlüğe kapayanlar mı ararsı-nız, kırık kalbinin intikamını almak için cinayet planları ya¬panlar mı, neler neler var.”
Belli ki beni, bir köşecikte kendi kendine üzülmekten adam öldürmeye kadar uzanan hayli geniş bir risk grubuna koyu¬yordu. Ne var ki şahsi seçeneklerim oldukça cılızdı. Yatma¬ya çalışabileceğim yakın bir arkadaşım yoktu. Arka arkaya en fazla iki gece içebilirdim, vücudum daha fazlası için yaşlı ve yorgundu.
Kendimi bildim bileli dikkat çekmeyecek kıyafet¬ler tercih ediyordum, başka türlüsü yorucuydu. Eski sevgili¬yi kaçınp domuz bağı yapmak desem, yere batasıca gururum yüzünden telefon bile edemediğim için, bu dâhiyane seçenek bünyeme ters düşüyordu.
İntikama gelince, o da bana göre değildi. Mevzubahis aşk olunca, kadınların müthiş intikam¬cı yaratıklar olduğuna dair türlü çeşit tevatür mevcuttu. Sa¬nırım, kırık kalplerimizi başka kalpler kırarak, hatta onları parçalayıp çiğ çiğ yiyerek onaran cadılar olduğumuz filan sa¬nılıyordu. Külliyen yalan, hurafe, vesvese! Bir kere, kırılmış kalbin öcü zinhar almamıyordu.
Çünkü başka bir kalbi kır¬mak, öbürünü tamire yaramıyordu. Vaktiyle, yani çok sene¬ler önce, bir adamdan ve hatta yanındaki kadından intikam almaya kalkmıştım, oradan biliyorum. Ne acımı dindirmiş ne de başka bir işe yaramıştı. Velhasıl, bu saatten sonra kendi¬me seçeceğim çıldırma yöntemi intikam da olamazdı. 58-62
* “Söylemiştim, savaşı kazanmak için düşmanı iyi tanımak şart.” Aklıma, elinde orkestra şefi batonuyla Türkiye harita¬sı önünde dikilip komplo teorisi yumurtlayan asker emekli¬si stratejistler geldi. Demek hafıza düşmandı ve ben de düş¬manımı tanıyacaktım. “Oldu olacak kamuflaj da giyeyim” di¬ye geçirdim içimden. Ama Ses yeniden konuşmaya başlayın¬ca, çaresiz ona kulak verdim; anne sözü dinlemeyecek kadar nankör değildim.
“Bakma düşman dediğime. Hafıza aslında eski, hem de sandığımızdan çok daha eski bir dost, ama kimi zaman za¬lim bir hasma dönüşebiliyor. Biraz büyüyüp ele avuca geldi-ğimizde değil, biz daha ceninken aklımızda filizlenip kayıt tutmaya başlıyor. Biz farkında olmasak da, anne karnında¬ki süreç dahil, yaşadığımız her şeyi kaydediyor.
Ancak o dö¬nemde dil gibi bir sembol dünyamız olmadığından, olan bite¬ni sözcüklerle düşünerek hatırlayamıyoruz. Dolayısıyla akta¬ramıyoruz da. Öte yandan bedenimiz her şeyi pekâlâ hatırlı¬yor ve duygu kanalıyla kayda geçiyor. Bu sebeple de, mese¬la küçük bir çocuk, doğum öncesi travmasını sözcüklerle ol¬masa da farklı biçimlerde aktarabiliyor.
Bir örnekle anlata¬yım. Oyun terapisine alınan bir çocuk düşün. Çocuk, önünde minik bir tünel bulunan oyun çadırının önünde duruyor. Tü- nelli çadırı ana rahmini anlatan bir metafor kabul et. Çocuk, oyun oynarken evvela çadıra giriyor. Sonra solucan gibi kıv-rılarak tünelin içinden geçmeye başlıyor.
Derken yanındaki¬lerden oyuna iştirak ederek kafasını aşağı doğru bastırma¬larını istiyor. Daha sonra uzmanlar anneden doğumu anlat¬masını istediğinde, doğum sırasında çocuğun sıkıştığı ve va¬kumla alındığı öğreniliyor. Hafıza doğumu kaydettiği için, ço¬cuk aslında o anı bir biçimde hatırlıyor. İlginç değil mi?”
Ağzım açık kalakalmıştım. Ne acayip, hatta korkunç bir hikâyeydi bu böyle. Doğumunu hatırlayan bir velet! Addams Ailesi’nin nadide bir ferdi. Chucky’nin gelini yahut bizzat kendisi. 63
* “Unutmak için evvela hatırlamak şart! Yola çıkarken neyi unutacağımızdan büsbütün emin olmamız gerekir. Bazen zi¬hin, sahibine türlü oyunlar oynar. Hafıza, yaşanmış gerçekli¬ği parçalara ayırıp değiştirir. Biz bütün kuvvetimizi hilekâr hatırayı unutmaya harcarken; hakikat, aklı terk etmek ye¬rine, yeniden ortaya çıkıp hayatımızı altüst edeceği güne ka¬dar bir yerlerde gizlenir.
Bu nedenle evvela neyi unutmak is¬tediğimizi hatırlamamız icap eder. Bunun en basit yolu da konuşmak, binlerine anlatmak. Malum, bazen en iyi başkalarına anlatırken anlarız.” 64
* Kulağıma hoşlanmayacağım şeyler fısıldayacak bir düşmanın, beynimin metruk köşelerinde sin¬si sinsi beklemesindense, yiğitçe karşıma çıkıp kozunu pay¬laşmasını yeğlerdim. Ses haklıydı. Unutulacak bir şeyi son defa hatırlayıp helalleşmenin kimseye zararı olmazdı. 65
* “Hatırlamak, hele ki anlatmak, anlamaya yarar. Anlamak da çözmeye. Az evvel bahsettiğim hikâyedeki çocuk, hatırayı kaydettiği sırada onu ifade edecek sözcük dağarcığından yok¬sundu; yaşadıklarını dille aktaramıyor, fakat bedeniyle hissedi¬yordu.
Yıllar sonra da yine bedeniyle aktardı. Duygularını ken¬di dünyasına uygun biçimde ifade edince durumla barıştı ve do¬ğum travmasının getirdiği kasılmayı tekrar tekrar yaşamak-tan kurtuldu. Şimdi sen de benzer bir şey yapacaksın, Feribe.”
“Nasıl?”
“Unutmak istediğin tam olarak nedir; evvela bunu cevaplamalı, her şeyi tek tek hatırlamalısın. Zalim ama kolay vaz¬geçilemeyen sevgiliye veda busesi verir gibi, hatıralarını son kez, günahıyla sevabıyla kucaklamalısın. Şimdi sana minik bir ev ödevi...
Bir dahaki derse, unutmak istediklerini tafsi¬latıyla hatırlayıp, neden onlardan kurtulmaya ihtiyaç duy¬duğunu enine boyuna düşünmüş olarak gelmeni rica ediyo¬rum. Önümüzdeki hafta boyunca meşgul olman gereken şey bu. 65
* O gece, orta sınıf aile olmanın icaplarını yerine getirip öle¬siye sıkılmak için Filizlere ev oturmasına gittik. Bana kal¬sa, üzerimden TIR gibi geçen ilk dersten sonra değil evden, yataktan bile çıkmazdım. Ama çocuklar ne zamandır görüş¬mediğimiz için bozuk atıyorlardı.
Hele Filiz, son aylarda ya¬banilik kotamı doldurduğumdan yakınıyor, her telefonda tat¬lı tatlı fırça kayıyordu. Aslında yaralı parmağa işemeyen, ke¬rameti kendinden menkul arkadaşlığıma talimliydi. O, tanış¬tığımız günden beri üzerine düşeni fazlasıyla yapmıştı.
Has¬taysam gelip çorba kaynatmış, evleniyorsam nikâh şahidim olup imza atmış, yüzüm asıksa derdimi öğrenip içimi ferah¬latmaya çalışmıştı. Bense kendi derdimi anlatmayı da, onun¬kini sormayı da becerememiş, törenlere alerjim var deyip nikâhına gitmemiş, hasta olup olmadığını fark edecek sıklık¬ta telefon bile etmemiştim.
Ama kalender kadındı Filiz, be¬ni olduğum gibi kabullenmişti. Hatalıysam bile hep o aramış, arada söylense de hiç gönül koymamıştı. Bu yüzden on se¬kiz senedir arkadaştık, öyle kalabilmiştik. Hiç kuşkusuz ha¬yatımdaki bu olimpik rekor tümüyle onun başarısıydı. 67
* Üniversitede tanışmıştık. Her gün tıpış tıpış okula gidi¬şimin de, sabahları uyanmaya devam edişimin de nedeni¬ni bilmediğim; aklıma yapacak başka bir şey gelmediğinden yaşamaya kör topal devam ettiğim yıllardı. Annemin ardın¬dan hayatla bağlarım kopmuştu. Yavaş yavaş yaşanan ha¬zin bir idrak durumundan ziyade, ani bir elektrik kesintisi gibi olmuştu.
Kocaman bir yara açılmıştı kalbimde birdenbi¬re. İnsan nasıl ellerinde büyüdüğü kişiye benzerse, ruhumu aniden yaşlandıran o yaraya benzemiştim galiba ben de. iş¬te o mahzun halim, yaralı sokak kedilerine, kimsesiz yaşlıla¬ra ve yetim çocuklara bayılan Filiz’i mıknatıs gibi çekmişti. Hak edip etmediğimi bile düşünmeden, çabucak sevmişti be¬ni.
Güzel olanla ilgilenmezdi. Onu daima, çirkin, karanlık ve cerahatli olanlar cezbederdi. Fakat bu temayülü, başkaları¬nın acısında kaybolmak istemesinin yahut karanlıkta kendi¬ni daha aydınlık hissetmesinin değil, şefkat ve merhametten örülmüş geniş kalbini açıp içindekileri akıtacak münasip bir yer aramasının neticesiydi.
İyileştirmek için hastaları, sahip çıkmak için kimsesizleri, sarılıp güzelleştirmek için yalnız ve çirkin olanları severdi Filiz. Üstelik bütün bunları ne kulun ne Allah’ın gözüne girmek için yapar; ne bu dünyadan ne de öbüründen izzetü ikram beklerdi. Aslında bence durumunun farkında bile değildi, zira kendine dışarıdan bakmayı pek bil¬mezdi.
Arkadaşlığımız okuldan sonra da devam etmişti. Derken Vedat’la tanışmıştım. Sırası gelmişken söyleyeyim; evet, ko¬camın bir adı da var. Ailesi ve arkadaşları Vedat diyor; ta¬nımayanlarsa gerektiğinde, arkasından beyefendi, birader fi¬lan diye sesleniyor.
Her şey göz açıp kapayıncaya kadar olup bitmişti. Kendi¬mi daha evvel hayal bile etmediğim bir yerde, nikâh masa¬sında bulmuş; her sabah uyanmayı neden ısrarla sürdürdü¬ğümü bilmeyişim gibi, sebebini anlayamadan apar topar ev¬lenmiştim.
Düğünlerden nefret ederim. Hayatımda sadece Figaro’nun Düğünü'ne ve bir de kendiminkine gittim, ilkin¬de seyirciydim, İkincisinde de misafir sanatçı gibiydim. Be¬nim şahidim Filiz’di, Vedat’mki ise işyerinden arkadaşı Se¬lim.
Nikâhta rezalet varmış; Selim ile Filiz o masada tanıştılar. İmzaların atılması ile badem şekerlerinin dağıtılması arasında, ışık hızıyla sevgili oldular. Böylece eşeyli üreyerek dört kişilik bir grup haline geldik, iki sene sonra onlar da ev¬lenince, şahken topluca şahbazlığa terfi ettik. Birinci Dünya Savaşı gibiydi, Almanlar yenildi diye... 67
* Baş başa kaldılar mı iş konuşmaya bayılırlardı. Patronlarını zengin etme hevesleri benim umurumda değil¬di, ama Filiz her defasında kalayı basardı. Bizi görünce to-parlandılar.
“Kavga filan mı ettiniz siz?” dedi Filiz, Vedat’a dönüp. “Bu¬nun yüzü niye sirke satıyor yine?”
“Bu aralar çok çalışıyor, yorgun” diye cevap verdi, sökükle¬rimi dikmeye alışkın kocam. Hayatı kaknemliklerime baha¬neler bulmakla geçiyordu. Garip şey, yine de kaderine lanet okumuyor; değil mutsuz, bezgin bile görünmüyordu. Bir ben miydim acaba elindekilerle yetinmeyi bilmeyen?
Minik yolcu¬luklara çıkmaya heveslenip sonra da dönmeyi beceremeyen? İçimde yine o feci his yükseldi Vedat’a karşı; suçluluk sosuyla terbiye edilmiş borçluluk! Çok fenaydı. Nedeninden emin ol¬mamakla birlikte her nefesimde kendimi ona daha çok borç¬lanmış hissediyor, sonra da için için öfkeleniyordum.
Gönül Hemşire, “Sırrını verdiğin kişiye öfke duyarsın” demişti; ha¬yatını paylaştığın kişiye, o hayattaki her şey gibi öfke duy¬mak da biraz ona benziyordu.
Oysa beni mutlu etmeye çalışmaktan başka kabahati yok¬tu Vedat’ın. Hiç olmamıştı. Şefkatli, anlayışlı, esprili, güler yüzlü bir adamdı. Cömertti, düşünceliydi, yakışıklıydı. Bir kadının isteyebileceği her şeye sahip görünüyordu. En azın¬dan ne istediğini bilen bir kadının...
Bense içimde ona kar¬şı gizli öfkeler biriktiriyordum. Öfkeliydim, çünkü bunu hak edecek hiçbir kabahat işlemiyordu. Öfkeliydim, çünkü karan¬lığım, aydınlığının yanında daha da belirginleşiyordu. Öfke¬liydim, çünkü iyiliği, masumiyeti ve kendisine reva gördükle¬rimi hak etmeyişiyle, müthiş canımı sıkıyordu. O ışıl ışıl par¬ladıkça, benim pul pul olmuş boyalarım iyice dökülüyordu.
O gece de öyle yapmıştı. Dengeleyen, toparlayan, bağışla¬yan tavırlarıyla borç hanemi kabartmış, sinirlerimi yerinden zıplatmıştı. Merhametiyle boğuyordu bazen beni. Hep birlik¬te seyredeceğimiz filmi seçerken bile, çok sevdiğimi bildiği İyi, Kötü ve Çirkin’den yana kullanmıştı oyunu.
Onlar güle oynaya filmi izlerken, ben de her zamanki gibi Tuco darağacına çekilirken nefesimi tutmuş, Sarışın ipe nişan aldığında dudaklarımı ısırmış, ip kopup Tuco kurtulduğunda da uzak¬lara dalmıştım.
Bazı iplerin kolay koptuğunu, bazılarınınsa asla kopmadığını bilecek kadar kalmıştım hayatta. İnsanın kendine kaçacak pay bırakması; ille de bağlanacaksa bir ye¬re, çürük ipler seçmesi gerektiğini bilecek kadar yaşamıştım.
Geceyi bir sis bulutunun içinde, etrafımda konuşulanla¬rı anlayamayarak, oradaymış gibi davranmaya çalışarak ge¬çirdim. Dördüncü olacak gücü kendimde bulamadığım için, uzaktan bakan bir yabancı gibi üçünü izledim durdum.
Filiz, çayı bitene çay getiren, şakası rağbet görmeyenin şakasına gülen, kimin ne ihtiyacı varsa sezdirmeden gideren bir iyilik perisiydi. Vedat, herkesi ve her şeyi anlayışla karşılayan bir ermiş; Selim, hayatta doğru yeri bulmanın rahatlığıyla için¬deki huzuru dışına yayan bir kandil gibiydi. Kahrolasıcalann hepsi insanı canından bezdirecek kadar iyiydi!
Bir ben kötü ve çirkindim aralarında. Onların yanında bütün kusurlarım serpilip büyüyordu sanki. Bu halleriyle değil benden, bir me¬lekten bile şeytan yaratabilirlerdi. 70
* Hatırlamak kaçınılmaz bir refleks olmaktan çıkıp mecbu¬ri hizmete dönüşünce, aşk acım azalacağına büsbütün dep¬reşmişti. 72
* Planladığım hayat bu değildi. Ama hayat zaten genel olarak planların tıkır tıkır işlediği bir şetaret fabrikası sayılmaz, değil mi? Siz planınızı yaparken, o da kendininkini yapar. Nihayetinde kazanan hayat, kaybeden siz olursunuz. Kul kurar, felek güler derler.
Hayatla felek sıkı dosttur, bir¬lik olup sizi düşman bellerler. Ama ben böyle netameli şey-lere üzülmekten vazgeçeli çok olmuştu. Hayallerimin yası¬nı tutmayı bırakalı, eskiden nasıl biri olduğumu unutalı da...
Yıllar evvelki halimle karşılaşsak, muhtemelen birbirimizi tanımazdık. Ya da o, benim gibi birine dönüşmüş olmaktan utanç duyardı; ben de tek kaşımı kaldırıp onu küçümserdim. Küçümsemek, sanıldığı gibi kibirle ilgili değildir; o da kadim bir ayakta kalma yöntemidir. 73
* Eski halim şimdi karşıma çıksa, evlenmemi, aynı adamla bunca sene geçirmemi, karakterlerin su katılmamış gerzekler gibi konuştuğu dandik televizyon dizilerini itibarlı Rus romanlarına tercih etmemi de garipserdi muhtemelen. Ya¬şadığım hayatın her zerresini garipserdi. 73
* Eğer tutunacak sağlam bir dalımız yoksa, dünya, bizi kırpan, güden, yola getiren; ümitsiz, isteksiz, sefil meczupla¬ra dönüştüren, heves kırıcı bir yerdi. Hayat öldürürdü. Zaten yaşamanın nihai amacı da ölmek değil miydi? 74
* İnsan neden yaşar? Bu soruya verilen fırfırlı cevaplar be¬ni güldürüyordu. Bana kalırsa, insan sadece vadesini doldur¬mak için yaşardı. Yapacak başka bir şeyi yoksa, ölüme koş-mayı beceremediğinden, onun kendi rızasıyla gelmesini bek¬liyorsa...
Yaşamayıp da ne yapacaktı ki? Şu kısacık dünya ko¬nukluğuna, kendi varlığına ve hatta cehenneminin şömine¬sine odun atmakla mükellef başkalarına koca koca manalar yüklemenin ne âlemi vardı? Ama işte âşık olunca, o zaman her şeyi haddinden fazla önemsemeye başlıyordu insan. Da¬ha doğrusu, bazı şeyleri önemserken, bazı şeyleri de tümüy¬le göz ardı etmeyi öğreniyordu.
Kimyası değişiyor, bambaşka birine dönüşebiliyordu. Bu yüzden âşık halimden hiç hoşlanmıyordum, bana vazgeçtiğim şeyleri hatırlatıyordu. Aşk, güç¬lü ama şimşek çakması gibi kısacık bir mutluluk vaat ediyor¬du. O tek anın diyetini, biteviye mutsuzlukla ödüyordunuz sonra. Ama galiba bir şekilde, yine de değiyordu.
Mutluluğa inananlardan değildim. Mutluluk bile ancak mutsuzlukla birlikte anlamını bulurken, sürgit sevinçler ya¬şayabileceğini düşünen saftiriklere gülüp geçiyordum. Hiçbir zaman parıltılı saadet hayallerinin peşinde koşan biri olma¬mıştım. Ama bu vaatle kapımı çalan aşkın peşine takılacak kadar budalaydım. Evet, bütün kalbimle söylüyorum: Mutlu-luk muhakkak ki budalaların işi!
Budalalığımın diyetini, unutmak istediklerimi ve daha fazlasını hatırlayarak ödedim. Koca haftayı gündüzleri ban¬kadaki bankonun gerisinde, geceleri evimde, peşine takıldı¬ğım aşktan geriye kalanları, unutmak istediklerimin bitmek bilmeyen tafsilatını düşünerek geçirdim.
Nicedir depresyon¬da olduğuma kanaat getirip, “Neyin var?” diye sormayı bıra¬kan kocam, uzaklara daldığımda bana ilişmedi. İşyerindekiler zaten kolay kolay ilişemezdi. Böylece hatıraları, acıla¬rı, pişmanlıkları, hasreti, kopyala yapıştır yöntemiyle tekrar tekrar yaşayıp gönlümce telef olmakta güçlük çekmedim. 74
* iş çıkışı azıcık soluklanıp kendime gelebilmek için oturduğum Pembe Pelikan’m bahçesinde kar¬şılaşmıştık. Gülümseyerek yanıma gelip hatırımı sormuştu. Yabancılarla yaptığım sohbetler, tanıdıklarımla yaptıklarım gibi ekseriyetle başlamadan biterdi ama onunla öyle olma¬mıştı. Şeytan tüyü vardı adamda.
Kırk yıllık ahbapmışız gi¬bi, müsaade dahi almadan yanıma oturmuştu. Cüretine kı-zacağıma sohbetine kapılmıştım. Küresel ısınmanın sillesini yiyen imparator penguenleri bekleyen feci istikbalden, Cummings şiirlerine uzanan geniş bir yelpazede ha bire bir şeyler anlatmıştı. Bir süre sonra dinlemekten vazgeçip kirpiklerini seyretmeye başlamıştım.
Sanırım o da alttan alta dudakları¬ma bakıyordu, içimde, yeşil erik pınarında yıkanmışım gibi mayhoş bir kamaşma oldu, midem buruldu. Tüm vücudumu gıdıklayarak boğazıma doğru yükseldi kanatlı bir şey; sonra tam orada, soluğumu bırakacağım yerde muzipçe durdu.
O gün o masada, minik bir pericik gelip çubuğuyla bana dokun¬du. Perilere ve çubuklara inanmazdım, ama aynen böyle ol¬du. Tabii o zamanlar hayatta kıça giren peri çubuğu diye bir şey olduğunu bilmiyordum henüz. 75
* Dünyaya yeniden gelsem kesin odun olur, Gepetto Usta’nın ellerine düşerdim. 76
* Hatırladım. Buluştuğumuz kafede birer Türk kahvesi iç¬miştik, kakuleli. Fincanı eline alıp, “Beklenmedik bir yola gi¬riyorsun, sakın korkma. Uzun yürüyeceksin, kendini hazır-la” demişti.
Mealinin, “Girdiğin bu yolda kaybedecek, fakat göğsü san¬cıyla şişen yaralı atlar gibi soluk alıp vermeye devam edecek¬sin. Hayatta kalmaya hazırlan” olduğunu bilememiş; kirpik-lerine bakıp salak gibi gülümsemiştim. 76
* Hatırladım. Kafeden kalkıp yürümeye başlamıştık. Uzun, çok uzun bir yürüyüş olmuştu bu. Yan yana; iç içe geçmeye hazırlanan Lego parçaları kadar yakın, birbirimize değme-yecek kadar uzaktaydık. Koca bir mıknatıs gelip yerleşmiş¬ti aramıza. İttikçe çekiyor, çektikçe kalplerimize korkulu kir¬piler salıyordu.
Oduncuların göz diktiği yaşlı bir çınara ben¬zeyen Haydarpaşa’nın önüne kadar gelmiş, nicedir görünme¬yen yolcuları bekleyen banklardan birinp oturup azıcık soluklanmıştık. İncecik bir meltem, hainlik edip boynunun ıtı¬rını taşımıştı bana.
Bugün bile nereden bulduğumu bileme¬diğim bir cesaretle eğilip koklayıvermiştim. O da hep bu anı beklermiş gibi, şak diye öpmüştü dudağımla çenemin arasın¬da saklı kalmış bir yeri. Hayat öpücüğü diye bir şey vardı ha¬yatta.
Tek bir öpücük, insanı öldürebilir yahut yaşatabilirdi. Yüzümdeki o saklı yer dudaklarıyla yıkanınca donup kalmış¬tım. Kızamamıştım. Sevinememiştim. Kalbim yerinden çıka-cakmış gibi atmıştı sadece. Ne yapacağımı bilememiştim. Sa¬nırım bunun adına, ilk öpüşte aşk diyebilirim.
Hatırladım. Birkaç gün sonra beni yeniden aradığında, dünyanın sonunu, kıyametin zamanını ve ateşin korkunç ha¬rını görmüş bahtsız bir kâhin gibi, başıma gelecekleri sezip telefona cevap vermemiştim. Sonra tekrar aradığında, sesi¬ni duymak arzusuyla tutuşup açmış, ancak yeniden görüş¬me teklifini kabul etmemiştim. Üçüncü telefonda ise yerimde duramadım, kendi cenazeme yetişir gibi gittim.
Hatırladım. Denizini arayan incecik nehir misali, ona doğ¬ru akmaktan alamadım kendimi. Karşı konulamaz bir fizik kanununun eseriydi yan yana gelişimiz. Su donar, ateş ya¬nar, ben de ona akardım. Kuş olsaydım uçardım, balık olsay¬dım yüzerdim, salyangoz olsaydım kumda minik izler bıra¬karak usul usul ilerlerdim.
Lâkin kalbi çarpan sersem bir in¬sancı
HEP KİTAP