·420 syf.··Beğendi
···Okunma: 16 Şubat 2026 14:55 Elif Şafak’ın Aşk kitabını bitirdiğimde gerçekten kitabı kapatıp hemen başka bir şeye geçemedim. Hani bazı kitaplar vardır, hikâye biter ama insanın içindeki düşünceler bitmez ya… benim için tam olarak öyle oldu. İlk başta açıkçası sadece bir aşk hikâyesi okuyacağımı sanıyordum ama ilerledikçe bunun aşkın çok ötesinde, insanın kendine bakmasını sağlayan bir yolculuk olduğunu fark ettim. Kitapta en çok hoşuma giden şey iki farklı zamanın iç içe anlatılmasıydı. Günümüzde yaşayan Ella’nın hayatı bana çok gerçek geldi. Düzenli, güvenli ama ruhsuz bir hayatın içinde sıkışmış olması aslında birçok insanın fark etmeden yaşadığı bir durum gibi. Ella’yı okurken bazen sinirlendim, bazen üzüldüm ama en çok da kendime şu soruyu sordum: “İnsan gerçekten mutlu olmadığı bir hayatı sırf alıştığı için sürdürebilir mi?” Bu sorgulamayı bana hissettirmesi kitabın en güçlü taraflarından biriydi.
Diğer tarafta Şems ve Mevlânâ’nın hikâyesi ise bambaşka bir atmosfer oluşturuyor. Oraları okurken sanki tempo yavaşlıyor, insan daha sakin düşünmeye başlıyor. Şems karakteri beni en çok etkileyen kişi oldu. Çünkü söyledikleri sadece o döneme ait değil, bugün bile insanın yüzüne çarpan gerçekler gibi. Özellikle insanların yargılama alışkanlığı, kalıplara bağlı yaşaması ve sevgiyi yanlış anlaması üzerine söyledikleri çok düşündürücüydü. Bazen bir cümlenin altını çizip uzun süre durduğum oldu. Kitap boyunca aşk kavramının aslında romantik bir duygudan çok daha geniş anlatılması beni şaşırttı. Burada anlatılan aşk; insanın kendini bulması, egosunu bırakması, kabullenmesi ve değişebilme cesaretiyle ilgiliydi. Okurken şunu hissettim: İnsan değişmekten korktuğu için mutsuz kalmayı seçebiliyor. Ella’nın dönüşümü de bu yüzden bana çok gerçek geldi; bir anda değil, yavaş yavaş, sorgulaya sorgulaya gerçekleşiyor.
Dili ise gerçekten akıcıydı. Bazı bölümlerde felsefi düşünceler yoğun olsa bile ağır gelmedi. Hikâye ilerledikçe merak duygusu hep canlı kaldı. Özellikle farklı karakterlerin ağzından anlatılan bölümler kitabı monotonluktan kurtarmış. Her karakterin bakış açısı ayrı bir pencere açıyor ve okuyucuya “tek bir doğru yok” hissini veriyor.
Kitabı bitirdiğimde içimde hem huzur hem de hafif bir hüzün vardı. Çünkü bazı gerçekleri kabul etmek insanı sakinleştirirken aynı zamanda düşündürüyor. Bana göre bu kitabın en büyük başarısı, okuyana sadece bir hikâye anlatmaması; insanın kendi hayatını gözden geçirmesine sebep olması. Okuduktan sonra ister istemez ilişkileri, seçimleri ve hayatta gerçekten neyin önemli olduğunu sorguluyorsun.
Kısacası Aşk, benim için sadece okunup bitirilen bir roman olmadı. Daha çok, bazı cümleleri tekrar tekrar hatırlanacak, zaman geçtikçe anlamı değişecek bir kitap gibi hissettirdi. Herkes aynı duyguyu yaşar mı bilmiyorum ama ben okurken kendime dönüp bakma ihtiyacı hissettim ve sanırım kitabın asıl gücü de tam burada yatıyor.